İtirazım var kaderin böylesine…
Uzaklardan gelen arabesk nağmelerin elektronik ritimlerle birleşip evlerinin balkonlarına ve bahçelerine sızdığı orta sınıf ailelerin hülyalı çocuklarıydık. Bazen arabesk, bazen sanat musikisinin bozulmuş ve elektronize olmuş versiyonlarının uzaklardan gelen seslerinin evlerimize, yatak odalarımıza sızdığı günlerdi. Önemlerini, onlarla bitimsiz bir yoğrulmayı yaşadığımızı o zamanlar bilmezdik. O müzikler asla çalınmazdı evlerimizde. Ama onların “sürünen” ve “itirazı olan” uzaklardan haykırışı, bizim için kola ve çekirdek kadar vazgeçilmez bir yaz gecesi arka fonuydu. İster istemez ezbere bildiğimiz şarkıların sözlerini bugün duyunca gözlerimizin dalması bundan. Elektriği kesilmiş karanlık sıcak gecelerinde sahil kentlerinin, denizi boydan boya, koy koy dolaşan şarkılar çocukluğumuzu ve ilk aşklarımızı süslediler, istesek de istemesek de...
İlk uzaklar hayalimizi de onlarla kurduk, içimiz hüzün ve acı bir tadla dolarak, bilerek flüoresan ışıklı evlerin çekirdekleri kadar hüzünlü uzakların varlığını. Uzaklardan göz kırpan minik beyaz ışıklar, başka dünyaların görüntüleriydi, başka evler, başka kadınlar, başka erkekler, hatta başka çocuklar- var mıdır başka çocuklar? Gizli acı ve suçluluk duygularını ilk kez o uzakları düşününce duyduğumuz, anlamlarını çözemediğimiz ve bu duyguları bastırmayı öğrendiğimiz o ilk saf romantizmi gençliğimizin... Tuhaf bir histi işte, biliyorduk, onlar bizdik, biz onlardık, ama onları reddeder, flüoresansız güneşli dünyalar yanılsamalarını yaşardık orta sınıf yazlıklarımızın bahçelerinde. Uzaklardan kulaklarımızı dolduran “öteki” sesler, asla bir araya gelinememiş dünyaların varlığını taşırken evlerimizin bahçelerine, uzaklar hayalimizin aslında o sınırda durduğunu da ancak yıllar sonrasından geçmişe bakınca anladık: bize ne kadar benzese de o “uzaklar”ı istememeyi, onları sevmemeyi çoktan öğrenmiştik, ne zaman, bilmiyorduk, ama öğrenmiştik bir kez!
Çünkü aslında onlar o kadar içimizdeydiler ki, annelerimiz görmezden gelseler de! Onları reddederek farklı olduğumuzu kanıtlama çabalarımızı düğünlerimizin sarhoş geceleri yerle bir ederdi. O müzikleri, ama göbek atmağa elverişli olanlarını, hayatla, hüzünle, dünyayla dalga geçenlerini düğünlerimizin sıcak yaz gecelerinde içimize alır, gecenin sonunda onları mırıldanarak eve döner, yine de bunu fark etmez görünürdük. Sonra hüzünleri çöplerle beraber kapının dışına çıkarır, televizyon ve radyolardan atılmış müzikleri bahçelerimizden ve salonlarımızdan da atardık. Oysa kulaklarımızda kemanlar ağlardı rüyalarımızda, yıllar sonra bile ağlayacaklardı, biz istesek de istemesek de... Üstelik bir de hüzne bulanmış mutluluklar vardı gecelerimizi boyayan! Anne ve babalarımızın uzun akşam yemekleri için kurulan sofralarda bir ağızdan söyledikleri şarkıları yatırıldıkları yatak odalarının pencerelerini açarak dinleyen çocuklar olarak, bu sanat musikisinin ağırlığı kadar, bunlara ötelerden karışan ağdalı kemanlı çıstakları da sevdik aslında! Kavuşamayan aşklara, kör kuyularda merdivensiz kalmaya, şarap bardaklarındaki dudak izlerinde sevgili aramalar kadar bunlara uzaklardan çığlık çığlığa karışan itirazların ağdalı kemanları da belki çoktan bezemeye başlamıştı mutluluk hayallerimizi hüzünle! Hüzün ve mutluluğu yan yana koymasını bilemeyen iklimleri yabancılamamız bundan mı? Bundan mı pür neşe ve başarı toplumlarının hikâyelerine yalnızca gülmemiz? Ve inanmamamız? Hep görünen ışıltılı sahne perdesinin hüzünlü arkasını görme çabalarımız? Ve ancak o zaman anlamı yakalayabilmemiz? Hüzün renklerine bürününce?
Yıllar sonra, iyi eğitimli orta sınıf çocuklar olarak, sahne perdesinin önüne fırladığımızda, çıkardığımız seslerin bir dönem çok tiksinilen ağdalı kemanlarla, dalga geçsek de içimize işleyen itirazlarla yoğrulmuş olmaları tuhaf değil de belki, tuhaf olan bunları iyi eğitimli çocuklar söyledi diye çöplerle beraber kapının önüne çıkarmayıp dinlemek. İşte belki de bu yüzden, eskiden uzak uzak göz kırpan beyaz ışıklar bugün hâlâ uzak uzak göz kırpıyorlar denizin iki kıyısına sıralanmış konserlerde, barlarda yankılanan müzikleri kulaklarına dolduranlara. Kıvırtkan bedenlerin dansları unutturamıyor heyhat! Uzak ışıkların hüznünü... Rüyalarımızdaki ağlayan kemanlar, yıllar ötesinin koylarını aşıp yanı başımızdaki darbukanın ritmine karışıyor, biliyoruz, her kahkaha içten bir gözyaşıyla değerlenir, bunu bilerek kıvırtıyoruz oryantal hocalarının öğrettiği figürlerle. Bizler bunu biliyoruz ve kocaman gülüyoruz ağlayan kemanlarla atışan darbukanın tutturduğu ritme. Cevap verememişliğimizin hüznüne boyuyoruz kocaman gülüşlerimizi. Bunu hepimiz biliyoruz.



