DenizALTI SENDROMU
Kendi Dolayımsızlıkları sayEsinde dile gelmekten yoksuN şeyleri dilselleştİren imge nosyonu, atalarımıZın henüz denizlerden çıkıp da sürüngenliğe evrilmedikleri çAğlardan bu yana, karşıLığını "meTaphora"da bulmaktadIr.
Evet, evet en son böyle demiş olmalıyım: Dile gelmekten yoksun şeyleri (dediğim gibi, kendi dolayımsızlıkları yüzünden), dillendirmeye çabalarken... Ellerimden kayıp kurtulmak için direnen şarap kadehlerini son anda kurtarmış, peynir tabağını masaya özenle yerleştirmiş, asıl sürprizin etrafını yeşillik ve papatya limonlarla süslerken...
"Her şeyi dile uygun hale getirme, dilde yuvarlama, dil altından çıkartma uğraşından vazgeç artık, yoksa bu mevzuu bir zahmete dönüşecek."
Mi demişti karşılık olarak hatırlamı... yani duyamamıştım, mutfağın kapısını kapattığımdan. Kazara gelip de sürprizimin içine edilmesin diye.
Biraz sonra dile getirilemeyen şeylerin dert edilişi, dilin eksik ve güdük bırakılışı, sözün düşüşü ve dilin kesilişi hakkındaki tüm düşüncelerimi gösterecektim ona;
Açık ve net olarak!
Hiçbir dolayım ve metafora başvurmaksınız.
Mutfak kapısını kolumla açıp, ayağımın tersiyle kapatıp dirseğimin en sert yerini lambanın düğmesine hedefleyerek ışığı kapattım:
Bir anda kararan oda, eşzamanda da incecik, titrek bir mumun ışığıyla görünüverdi; hiç fena değil. Kitap bile okunabilir hatta. Zaten on dakika sonra karşılıklı açacaktık
kitaplarımızı. Birbirimize kaçak nazarlarla bakıp, kaç dakikada, kaç sayfa okunmuş merakıyla susarken altyazılarımız belirecekti ekranda.
O: Aslında okumuyor, yine kafasını bir şeye taktı. Yoksa yarım saatte 2 sayfa...
Ben: Okur gibi görünürken kaçmak! Görünmeye gerek yok ki, okurken de kaçabilir, sersem. Sanki konuşma dese, konuşacağım. Zaten yarım saattir iki satır okuyamadım. Aman be, sanki o okuyor. Yoksa benden gizli gizli hızlı okuma kurslarına mı gitti? Yok canım yüz vermez böyle tezcanlı durumlara.
Düşüncelerimi konuşturmaya devam edersem, mum, tabağın üzerine eni konu akacak ve yemek berbat olacak. Evet yemek dedim. Oysa siz üzerinde mum yanan bir yumuşakçanın pasta olacağını düşünerek sevindiniz, sanki bir dilimin de payınıza düşeceğini umut ederek.
Birkaç damla mumla şenlenen, hayır pasta değil ama evet bir yumuçakçaydı: Taptaze, mis gibi ve kocaman bir Koyu(n) Dil(i). Kıvamında haşlanmış, sıcak sıcak kullanıma sunulmuş.
Kendi dolayımsızlığı sayesinde soframıza gelmekten yoksun olan dili, sözcüklerin yardımıyla satın aldık, tarifi okuyarak pişirdik ve ellerimizle servis ettik.
Kendi dolayımsızlığı sayesinde dile gelemeyen imgelerimize somut bir darbe olarak indirdik onu odamızın ortasına; ikimizin arasına.
"Artık iyice saçmaladın" dedi, "benim vejetaryen olduğumu bilmiyor musun?"
Saçmalamaya devam ettim, irice bir dilimin üzerine karabiber ekerek.
Ne yani, sen bunu yiyeceğini mi sanıyorsun?
Bu bir imge nosyonu, hayatım!
Yoksa sen yine bunun hiç de niceliksel bir şey olmadığını mı söyleyecektin.
Sen söylemesen bile ben içimden tekrarlayarak senin sesini dile getirdim.
Hahh! Hep aynı terane: Bu, niceliksel bir şey değil...
Kabak kalye ve domatesli pirinç pilavı var, istersen mutfakta.
Ben metafor yemek istiyorum bu gece.
Biraz yazı yazmam lazım, yazmak hep biraz, hep biraz, biraz.
Koskoca bir yıldır, sadece bir az.
......
Metin burada kırılır, çünkü anlatıcı kırılır sonra kendini kırmaya başlar.
Kendi olma halini, zamirini, yönelişini kırar. Kendini karşısındakine göre kurar.
Soruların altını doldurabilen tek zamansal süreç bu (idi).
Süreç, süre, yaşanılanlar, zaman ne denli önemli diye kendini avutmak, nereye kadar?
Bir yıl önce, yine bu saatlerde dinlediğin müziği dinlerken yine düşünceli, yine hüzünlü, yine gergin, yine kararsız (sanki daha güçlümsü) ve yine eksik hissediyordun.
Eksik!
Durumumu tek başına ne kadar anlatabiliyor bu sözcük?
Ama sen bu soruyu hiç sormadan, salt hissedebildiğini en öz ve kestirme yoldan böyle anlatabiliyorsun. Ne anlatması, sadece bir soru?
Nasıl bir eksiklik? Yarım kalıp tamamlanmamak, yoksunluk çekmek, bir parçanı kaybetmek gibi mi...
Al sana bir metafor daha: Gecenin başkahramanı.
Bu bir denizaltı sendromu; deniz üstü eksikliği… Denizaltının, tam denizin dibine inecekken (batacakken; dibe)ki konumu… Yarı/n denizin üstünde; diğer yarı/n/sa batmaktayken bakıyor yarısına. Boğulayazarken derinliklerde, diğer yarısını bekliyor; onun da az sonra ineceğini ve kendisiyle bütünleşeceğini böylece zaten bir bütünken, ayrı kalmalarının anlamsızlığının sona ereceğini
Sen biliyor musun, böyle bir sonluluk durumunu?
Olumsuz hiçbir sözcüğü seninle aynı olumsuzlukta olumlayamayız!
Kandırma kendini artık, bir zamanlar denizaltlarına ilişkin bir belgesel hazırlamış olmak seni muaf kılmıyor işte… Hiç bilmemiş ya da kanıksamış gibi davranıp yasak savmalarla kendini kandırır gibiyken beni kandırırdığını sandın. Eğlendin...
Ýki tür gibilik, hangi gerçekliği sağlayabilir ki?
O çok güçlü, çok naif, küçücük bir mutluluğa, bir akşam yemeğine, bir sevişmeye, sıkı bir sarılmaya kanan çocuk kalbin/ruhun, artık geçen yılki, ve/veya geçen ayki kadar esnek ve yumuşak olsaydı da eğlenmene, eğleşmene izin veremezdin.
Ki! (ki, artık tek başına; bir yüklemin tamamlayıcısı değil; sensiz)
Ölü bir deri parçası sertliği.
Ýnsanın bedeninde en çok hangi uzvun derisi ölür sence?
Topuk!
Önce sararır.
Senin durumun bu işte; sertleşmek değil.
Sararmak!
Gülün sıfatı değilse eğer, uğurdur. Çocukluklardan beri böyle bilinir; güneş sarıdır, sarı ışıktır, candır, sıcaklıktır, harekettir, aydınlıktır, kıpır kıpırlıktır…
Ayçiçeği tarlalarının sarısıdır; amma "onun" ölümüyle sarı, artık hüzündür… Ölmeye yatıştır…
"Sararmışsın sen neyin var? Hasta mısın? Gözlerin sapsarı, bir tahlil… Ürktün mü yoksa?"
Ölü bedenler gibi yerde cansız yatan yaprakların hışırtısında yürüdüğünüz gün çok korkmuştun.
Sarı mı sonbaharı, sonbahar mı ölümü önceliyor bilemediğinden, bir sonraki güze revervasyon yaptırıyorsun vakit kazanmak için.
Oyalamak mı şimdi bunun adı yoksa ertelemek?
Sapsarı ışıltılı sarının, pastel renkler kandırmacasıyla aldatıldığı, aslında sarının gri gri, kara kara kapkaranlık ağladığı sonbaharı hep ittin topuklarınla.
Korktun eğer itmezsen, parmaklarının arasından kayabilir zamansız, hiç nedensiz.
Sonbahar hayatından hiç eksik olmamıştı ya… Eylül çocuğu!
Tüm hayatına yayılan, serin rüzgârlar hep ama hep fırtınaya dönüştü ya seni bir kez olsun yanıltmadan, utandırmadan.
Eksilmeyi de soğuruyor işte sonbahar, sarıyı da, denizin altını da…
(Hayatında bir denizaltına ilk kez sonbaharda binmiştin unutmasana)
Sararıyorsun eksilirken; tırnaklarına kadar, sesine kadar, dahası yetilerine…
Sapsarı olup derken sarı bardaklarda teselli arıyorsun.
Avunmak!.. Herkes ister, neden olmasın?
Yerinme, asla.
"O değişmeyecek, hiç… Sen de… Artık kendini, kendinin değiştiğine değil, hiç ama hiç değişmeyeceğine inandırırsan..." gibi iyilikçi cümlelere hiç lüzum yok.
Kocaman bir yalan hepsi.
Onu bir tuvale aktarabilir, pitoresk peysajlar çıkarabilirsin… Gerçekçi bir ressam olmak kaydıyla… Ya da yürekli… Van Gogh gibi… Nasıl kulağını kesip attıysa, o ölü organını… Sen de kesip atabilmelisin içindeki uru… Duymamak için mi kesmişti kulağını? Ne dersin!
Evetse diyeceğin, çıkart yüreğini… Bir masaya fırlat, karşına al, birlikte için.. Kulak kabart! Koşma, cevap yetiştirmek için direnme; dinle.
Ne diyor sana müfredat dışından haykıran ses?
........
Kendini o kadar çok kırıp dağıtır ki konuşan ses, bir anda durur. Kelime bulamaz, cümle kuramaz, sadece imleçle yazıyı tarayıp tahsihleri ayıklar.
Bu kadar mı zor, cevap?
Zamansız birlikteliği istiyorum diyebilmek böylesi acı verir mi insana?
Saatlerin hani o akıp akıp gittiği değil de durduğu zamansızlığı… Durgunluğu, sakinliği, sessizliği, tenini usulca yalayıp geçen o meltemin lezzetini… Süregelen/süregidensizliği.
Onunla bir bütün olmayı… Tıpkı denizaltı gibi… Bir yer/in, suyun içindeyken diğer yarın suyun dışıdaysa eğer, bir denizaltı bilir bütün olacakları…
Sen denizlerin bilgisine ermek istiyorsun.
Olmazsa:
Gidip bir denizaltını (denizin altını mı yoksa?) bombalayacaksın.
Ya da denizin altını boylayacak, batacaksın…
Eksilmenle, eksik bütünlüğünle, bir yarım olarak ya batacaksın çamurlara gömüleceksin ya da…
Ya da.
Ya da diye başlayan bir olabilirlik cümlesi kurma şansı verilseydi sana; belki denizaltı değil denizatı olup denizin dibinde, kendi sırlı mavi dünyanda yaşayıp gitmeyi arzulayabilirdin.
Bir katile rastlayıncaya dek…
Bir sualtı cansızları koleksiyoncusunun evinin bir köşesinde kuru, kırılgan, buruşuk bedeninle bir salon aksesuvarı gibi ölümsüzlüğü giyinene dek.
Boş ver en iyisi, bir dilim dile daha salla çatalını.
Ve belki de daha iyisi, dile gelen bedenin fenomenolojisini okumaya devam et.
Bulaşıklar mı, bırak kalsın. Kim nereye bulaşmış, asıl bunu düşün!
DenizALTý SENDROMu
Kendi Dolayýmsýzlýklarý sayEsinde dile gelmekten yoksuN þeyleri dilselleþtÝren imge nosyonu, atalarýmýZýn henüz denizlerden çýkýp da sürüngenliðe evrilmedikleri çAðlardan bu yana, karþýLýðýný "meTaphora"da bulmaktadIr.
Evet, evet en son böyle demiþ olmalýyým: Dile gelmekten yoksun þeyleri (dediðim gibi, kendi dolayýmsýzlýklarý yüzünden), dillendirmeye çabalarken... Ellerimden kayýp kurtulmak için direnen þarap kadehlerini son anda kurtarmýþ, peynir tabaðýný masaya özenle yerleþtirmiþ, asýl sürprizin etrafýný yeþillik ve papatya limonlarla süslerken...
"Her þeyi dile uygun hale getirme, dilde yuvarlama, dil altýndan çýkartma uðraþýndan vazgeç artýk, yoksa bu mevzuu bir zahmete dönüþecek."
Mi demiþti karþýlýk olarak hatýrlamý... yani duyamamýþtým, mutfaðýn kapýsýný kapattýðýmdan. Kazara gelip de sürprizimin içine edilmesin diye.
Biraz sonra dile getirilemeyen þeylerin dert ediliþi, dilin eksik ve güdük býrakýlýþý, sözün düþüþü ve dilin kesiliþi hakkýndaki tüm düþüncelerimi gösterecektim ona;
Açýk ve net olarak!
Hiçbir dolayým ve metafora baþvurmaksýnýz.
Mutfak kapýsýný kolumla açýp, ayaðýmýn tersiyle kapatýp dirseðimin en sert yerini lambanýn düðmesine hedefleyerek ýþýðý kapattým:
Bir anda kararan oda, eþzamanda da incecik, titrek bir mumun ýþýðýyla görünüverdi; hiç fena deðil. Kitap bile okunabilir hatta. Zaten on dakika sonra karþýlýklý açacaktýk
kitaplarýmýzý. Birbirimize kaçak nazarlarla bakýp, kaç dakikada, kaç sayfa okunmuþ merakýyla susarken altyazýlarýmýz belirecekti ekranda.
O: Aslýnda okumuyor, yine kafasýný bir þeye taktý. Yoksa yarým saatte 2 sayfa...
Ben: Okur gibi görünürken kaçmak! Görünmeye gerek yok ki, okurken de kaçabilir, sersem. Sanki konuþma dese, konuþacaðým. Zaten yarým saattir iki satýr okuyamadým. Aman be, sanki o okuyor. Yoksa benden gizli gizli hýzlý okuma kurslarýna mý gitti? Yok caným yüz vermez böyle tezcanlý durumlara.
Düþüncelerimi konuþturmaya devam edersem, mum, tabaðýn üzerine eni konu akacak ve yemek berbat olacak. Evet yemek dedim. Oysa siz üzerinde mum yanan bir yumuþakçanýn pasta olacaðýný düþünerek sevindiniz, sanki bir dilimin de payýnýza düþeceðini umut ederek.
Birkaç damla mumla þenlenen, hayýr pasta deðil ama evet bir yumuçakçaydý: Taptaze, mis gibi ve kocaman bir Koyu(n) Dil(i). Kývamýnda haþlanmýþ, sýcak sýcak kullanýma sunulmuþ.
Kendi dolayýmsýzlýðý sayesinde soframýza gelmekten yoksun olan dili, sözcüklerin yardýmýyla satýn aldýk, tarifi okuyarak piþirdik ve ellerimizle servis ettik.
Kendi dolayýmsýzlýðý sayesinde dile gelemeyen imgelerimize somut bir darbe olarak indirdik onu odamýzýn ortasýna; ikimizin arasýna.
"Artýk iyice saçmaladýn" dedi, "benim vejetaryen olduðumu bilmiyor musun?"
Saçmalamaya devam ettim, irice bir dilimin üzerine karabiber ekerek.
Ne yani, sen bunu yiyeceðini mi sanýyorsun?
Bu bir imge nosyonu, hayatým!
Yoksa sen yine bunun hiç de niceliksel bir þey olmadýðýný mý söyleyecektin.
Sen söylemesen bile ben içimden tekrarlayarak senin sesini dile getirdim.
Hahh! Hep ayný terane: Bu, niceliksel bir þey deðil...
Kabak kalye ve domatesli pirinç pilavý var, istersen mutfakta.
Ben metafor yemek istiyorum bu gece.
Biraz yazý yazmam lazým, yazmak hep biraz, hep biraz, biraz.
Koskoca bir yýldýr, sadece bir az.
......
Metin burada kýrýlýr, çünkü anlatýcý kýrýlýr sonra kendini kýrmaya baþlar.
Kendi olma halini, zamirini, yöneliþini kýrar. Kendini karþýsýndakine göre kurar.
Sorularýn altýný doldurabilen tek zamansal süreç bu (idi).
Süreç, süre, yaþanýlanlar, zaman ne denli önemli diye kendini avutmak, nereye kadar?
Bir yýl önce, yine bu saatlerde dinlediðin müziði dinlerken yine düþünceli, yine hüzünlü, yine gergin, yine kararsýz (sanki daha güçlümsü) ve yine eksik hissediyordun.
Eksik!
Durumumu tek baþýna ne kadar anlatabiliyor bu sözcük?
Ama sen bu soruyu hiç sormadan, salt hissedebildiðini en öz ve kestirme yoldan böyle anlatabiliyorsun. Ne anlatmasý, sadece bir soru?
Nasýl bir eksiklik? Yarým kalýp tamamlanmamak, yoksunluk çekmek, bir parçaný kaybetmek gibi mi...
Al sana bir metafor daha: Gecenin baþkahramaný.
Bu bir denizaltý sendromu; deniz üstü eksikliði… Denizaltýnýn, tam denizin dibine inecekken (batacakken; dibe)ki konumu… Yarý/n denizin üstünde; diðer yarý/n/sa batmaktayken bakýyor yarýsýna. Boðulayazarken derinliklerde, diðer yarýsýný bekliyor; onun da az sonra ineceðini ve kendisiyle bütünleþeceðini böylece zaten bir bütünken, ayrý kalmalarýnýn anlamsýzlýðýnýn sona ereceðini
Sen biliyor musun, böyle bir sonluluk durumunu?
Olumsuz hiçbir sözcüðü seninle ayný olumsuzlukta olumlayamayýz!
Kandýrma kendini artýk, bir zamanlar denizaltlarýna iliþkin bir belgesel hazýrlamýþ olmak seni muaf kýlmýyor iþte… Hiç bilmemiþ ya da kanýksamýþ gibi davranýp yasak savmalarla kendini kandýrýr gibiyken beni kandýrýrdýðýný sandýn. Eðlendin...
Ýki tür gibilik, hangi gerçekliði saðlayabilir ki?
O çok güçlü, çok naif, küçücük bir mutluluða, bir akþam yemeðine, bir seviþmeye, sýký bir sarýlmaya kanan çocuk kalbin/ruhun, artýk geçen yýlki, ve/veya geçen ayki kadar esnek ve yumuþak olsaydý da eðlenmene, eðleþmene izin veremezdin.
Ki! (ki, artýk tek baþýna; bir yüklemin tamamlayýcýsý deðil; sensiz)
Ölü bir deri parçasý sertliði.
Ýnsanýn bedeninde en çok hangi uzvun derisi ölür sence?
Topuk!
Önce sararýr.
Senin durumun bu iþte; sertleþmek deðil.
Sararmak!
Gülün sýfatý deðilse eðer, uðurdur. Çocukluklardan beri böyle bilinir; güneþ sarýdýr, sarý ýþýktýr, candýr, sýcaklýktýr, harekettir, aydýnlýktýr, kýpýr kýpýrlýktýr…
Ayçiçeði tarlalarýnýn sarýsýdýr; amma "onun" ölümüyle sarý, artýk hüzündür… Ölmeye yatýþtýr…
"Sararmýþsýn sen neyin var? Hasta mýsýn? Gözlerin sapsarý, bir tahlil… Ürktün mü yoksa?"
Ölü bedenler gibi yerde cansýz yatan yapraklarýn hýþýrtýsýnda yürüdüðünüz gün çok korkmuþtun.
Sarý mý sonbaharý, sonbahar mý ölümü önceliyor bilemediðinden, bir sonraki güze revervasyon yaptýrýyorsun vakit kazanmak için.
Oyalamak mý þimdi bunun adý yoksa ertelemek?
Sapsarý ýþýltýlý sarýnýn, pastel renkler kandýrmacasýyla aldatýldýðý, aslýnda sarýnýn gri gri, kara kara kapkaranlýk aðladýðý sonbaharý hep ittin topuklarýnla.
Korktun eðer itmezsen, parmaklarýnýn arasýndan kayabilir zamansýz, hiç nedensiz.
Sonbahar hayatýndan hiç eksik olmamýþtý ya… Eylül çocuðu!
Tüm hayatýna yayýlan, serin rüzgârlar hep ama hep fýrtýnaya dönüþtü ya seni bir kez olsun yanýltmadan, utandýrmadan.
Eksilmeyi de soðuruyor iþte sonbahar, sarýyý da, denizin altýný da…
(Hayatýnda bir denizaltýna ilk kez sonbaharda binmiþtin unutmasana)
Sararýyorsun eksilirken; týrnaklarýna kadar, sesine kadar, dahasý yetilerine…
Sapsarý olup derken sarý bardaklarda teselli arýyorsun.
Avunmak!.. Herkes ister, neden olmasýn?
Yerinme, asla.
"O deðiþmeyecek, hiç… Sen de… Artýk kendini, kendinin deðiþtiðine deðil, hiç ama hiç deðiþmeyeceðine inandýrýrsan..." gibi iyilikçi cümlelere hiç lüzum yok.
Kocaman bir yalan hepsi.
Onu bir tuvale aktarabilir, pitoresk peysajlar çýkarabilirsin… Gerçekçi bir ressam olmak kaydýyla… Ya da yürekli… Van Gogh gibi… Nasýl kulaðýný kesip attýysa, o ölü organýný… Sen de kesip atabilmelisin içindeki uru… Duymamak için mi kesmiþti kulaðýný? Ne dersin!
Evetse diyeceðin, çýkart yüreðini… Bir masaya fýrlat, karþýna al, birlikte için.. Kulak kabart! Koþma, cevap yetiþtirmek için direnme; dinle.
Ne diyor sana müfredat dýþýndan haykýran ses?
........
Kendini o kadar çok kýrýp daðýtýr ki konuþan ses, bir anda durur. Kelime bulamaz, cümle kuramaz, sadece imleçle yazýyý tarayýp tahsihleri ayýklar.
Bu kadar mý zor, cevap?
Zamansýz birlikteliði istiyorum diyebilmek böylesi acý verir mi insana?
Saatlerin hani o akýp akýp gittiði deðil de durduðu zamansýzlýðý… Durgunluðu, sakinliði, sessizliði, tenini usulca yalayýp geçen o meltemin lezzetini… Süregelen/süregidensizliði.
Onunla bir bütün olmayý… Týpký denizaltý gibi… Bir yer/in, suyun içindeyken diðer yarýn suyun dýþýdaysa eðer, bir denizaltý bilir bütün olacaklarý…
Sen denizlerin bilgisine ermek istiyorsun.
Olmazsa:
Gidip bir denizaltýný (denizin altýný mý yoksa?) bombalayacaksýn.
Ya da denizin altýný boylayacak, batacaksýn…
Eksilmenle, eksik bütünlüðünle, bir yarým olarak ya batacaksýn çamurlara gömüleceksin ya da…
Ya da.
Ya da diye baþlayan bir olabilirlik cümlesi kurma þansý verilseydi sana; belki denizaltý deðil denizatý olup denizin dibinde, kendi sýrlý mavi dünyanda yaþayýp gitmeyi arzulayabilirdin.
Bir katile rastlayýncaya dek…
Bir sualtý cansýzlarý koleksiyoncusunun evinin bir köþesinde kuru, kýrýlgan, buruþuk bedeninle bir salon aksesuvarý gibi ölümsüzlüðü giyinene dek.
Boþ ver en iyisi, bir dilim dile daha salla çatalýný.
Ve belki de daha iyisi, dile gelen bedenin fenomenolojisini okumaya devam et.
Bulaþýklar mý, býrak kalsýn. Kim nereye bulaþmýþ, asýl bunu düþün!