Eşyanın Tabiatıyla İmtihanı Üzerine Kuruntular P.K. 2
KALEM:Henüz yazılmayan bir zamanda, Araf’ta doğdu. Usta bir demir dövücüsü olan babası, onu okutmamakta ayak diredi. Karşı koyan anasını da, döve döve kör etti. Babasını sevmesine sever gibiydi, fakat anasından da nefret eder gibiydi. On yaşını sürerken; evlâdının bu hakikatsiz halinden ötürü, enikonu gama gark olmuş kör anası, tüberküloza yakalandı ve acı içinde öldü. Ardından, babası günlerce gözyaşı döküp, yas tuttu. O ise, hiç üzülmedi ya da hiç sevinmedi. Hiçbir şey umurundan öteye geçemedi. Babası, onun bu ezeli fütursuzluğuna çok içerledi ve onu evlâtlıktan reddetti. Elinden herhangi bir iş gelmiyordu. Günlerce sokaklarda aylak aylak dolaştı; zaten fazla acıkmayan karnını, bağdan bahçeden aşırdığı bitki ve yemişlerle doyurdu. Bir gün, kaval çalıp, Cennet’ten koyunları çıkaran çobanın müziğini işitti. Oturduğu taşın üzerinden kalkıp, müziğin peşi sıra gitmeye davrandı. Günlerce yürüdü. Çobanı ve sürüsünü bulup, çobana fark ettirmeden sürünün arasına karıştı. Bu halde, yine günlerce yürüdüler. Dünya’nın Kapısı’na geldikleri vakit, çoban, kavalının en alttaki sağır deliklerine dokundu. Kapı açıldı ve hepsi birlikte yeryüzüne indiler. İnsanlar, çobanı ve koyunları görür görmez tanıdılar, fakat aralarındaki garip yaratığa bir anlam veremediler. Aralarından en bilge olanları, paçavralar içindeki bu fersude görünüşlü varlığı evirip çevirip, sonunda onun, Cennet’ten gelmesini bekledikleri gümüş boynuzlu koç olduğuna hükmettiler. Boynuzlarının nerede olduğunu soran şaşkın ahaliye ise, bunun Tanrı’nın onları bir imtihanı olduğunu savundular. Herkes bu izahata kani olup, olabildiğince sevindi ve kırk gün kırk gece bu kutlu koçun şerefine bayram etti. Olan biteni uzaktan izledi: Kimseyi dinlemedi, anlamadı ve kendisine gösterilen bu aşırı alâkayı hiç umursamadı. Kırkıncı gece, rüyasında annesini gördü: İlk defa canının sıkıldığını duyduğu bir anda, anası gökten gümüş boynuzlu koç suretinde iniyordu. Sevinip yanına gideceği sırada, ortalığı dolduran kalabalık, anasına doğru dört bir yandan koşmaya başlıyordu. Çığlık çığlığa bağırıyordu. Fakat, zembereğinden boşanmış kalabalık, çoktan anasını yakalamış ve gözlerini bağlamıştı. Kafasını kesiyorlardı, ağlıyordu; kafasını kesip gülüyorlardı, taşıyamayacağı bir acının yüreğine dolduğunu hissediyordu. Nihayetinde, kalabalık biraz olsun yatışıp, olduğu yere çömeliyor ve aralarındaki en yaşlı bilge, ayakta, bir elinde kanlı bıçağı, öteki elinde koçun kafasından kopardığı gümüş boynuzlar olduğu halde, yüzündeki zafer sırıtışıyla Tanrı’ya yakarıyordu. Kan ter içinde uyandı. Rüyasında, ruhuna dolan keskin ve delici acının geçmediğini; aksine, gerçekliğin de etkisiyle şiddetlenerek yüreğini burduğunu hissetti. İçi kavruldu. Dişlerini sıktığını fark etti. Ağzını açmaya ve bağırmaya çalıştı. Başaramadı. Gözleri hâlâ kapalıydı. Gözlerini açmasıyla, kafasının içinin ani bir gürültüyle kaşınması bir oldu. Çıldıracak gibiydi. Elini başına götürmek istedi. Birden, avucunun içinde soğuk bir metalin hissini duydu. Baktı: Elindeki kanlı gümüş bir boynuzdu. Kafasındaki kaşıntıyla birlik kalktı. Hızla ve hiç duymadığı bir hırsla, günlerce dünyanın dört bir yanını dolaştı. Gümüş boynuzun kanını silmeden, onunla gördüğü her insanın kafasını kesti. Yeryüzünde yaşayan kimse kalmadığına hükmettiği vakit, çobanın yanık kavalını duydu. Yanına gitti. Kafam kaşınıyor, dedi. Çoban, kavalının sağır deliklerine dokunup gözlerini kapadı ve başını uzattı. Gümüş boynuz, boynunun damarlarında dolaştı. Çobanın başı, kaval ve boynuz aynı anda yere düştü. Kafasının acı kaşıntısı dayanılmaz oldu. Yürüdü, Dünya’nın Kapısı’na vardı. Kafasını, şiddetle kapıya sürtmeye başladı. Sürte sürte kaşıdı. Sürttükçe daha çok kaşındı, kaşındıkça daha çok sürttü. Sürtükçe kafası aşındı, aşındıkça kaşındı. Kaşındıkça inceldi. İnceldikçe, kafasının tepesi sivrildi. Sivrildikçe, tepesinin ucu karardı. Karardıkça, kapıya çeşitli semboller yazar oldu. Yazdıklarını anlayıp okuyamadı. Okuyamadıkça kaşındı. Kaşındıkça sürttü. Sürttükçe yazdı.
TABANCA:
Ölümüne doğdu. Doğduğu karanlık, çıplak ve köhne odadan hiç çıkmadı. Senelerce, odadaki tek eşya olan hurda karyolada oturup, yazgısını bekledi. Yazgısı ölümdü. Fakat, beklendikçe gelmedi. Yılmadı; ölümü gelmedikçe beklemeye devam etti. Bir gün, yastığının altından gelen soğuk bir gürültüyle uyandı. Tabancaydı. İlk kez sevindiğini sezdi. Tabancayı aldı, sağ şakağına dayadı. Beğenmedi, ağzına soktu. Ateşledi. Tabancaya dokunduğu andan itibaren hiçbir şey hissetmemişti: Zira, canı çoktan, ölümüne: katiline: tabancanın kabzasına yapışıp kalmıştı. Ölümüne doğmuştu; ölümünden öldü.




