Aniden gözlerimi açıyorum. Hem de çalar saatin onlara ‘açılın’ emri vermesinden önce. İmgelerin ve kelimelerin görüntüleri, ben onları yakalayamadan kayıp gidiyor. Her zamanki gibi, tamamlanmamış hissi bırakarak kayboluyorlar. Ne rüya gördüğümü asla hatırlayamıyorum. Bir kere olsun bunu yapabileceğimi boş yere umut ederek, yatakta beş dakikacık daha kalıyorum. Saatin sesi can sıkıcı olmaya başlayınca yataktan kalkıyorum. Zorlukla. Sendeliyorum. Ayaklarımın yere alışmalarına ve bacaklarımın bana bir gün daha destek olacaklarını bildirmelerine kadar bekliyorum. Pencereden dışarı bakıyorum. Gördüklerim hiç hoşuma gitmiyor. Bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor. Sert ve soğuk buz parçaları gibi balkona düşüyor damlalar; keskin, küçük. Varlıklarını onaylarcasına orada biraz kalıyor, sonra da buharlaşarak yok oluyorlar. Gökyüzü çirkin bir griyle kaplı, her köşesi birbirinin aynı. Dikkatlice bakıyorum ama, bir bulutla diğeri arasındaki farkı ayırt edemiyorum. Gözlerimi ovuşturuyorum. Güneş olmamasına rağmen ışık gözleri kör edecek kadar kuvvetli. İşte bir gün daha. Yeter artık. Zaten, yeterince zaman kaybettim. Biraz gerinip yüzümü yıkamaya banyoya gidiyorum.
Her sabah olduğu gibi, göz gözeyim aynayla. Yüzümü buruşturuyorum. Dudaklarım bir an hareketsiz durduktan sonra titremeye başlıyor; işte sonunda gülüyorum. Ve güldüğümü fark ettiğimde, defalarca tecrübe edilmiş bir alışkanlıkla şaşırmış ve biraz da kızmış duruyorum. Güldüğüm zamanki suratım çirkin. Tekrar aynaya dönüyorum ve dudaklarımı bir küfür mırıldanmak için hareket ederken görüyorum. Hemen utanıyorum. Düşüncelerim anılara doğru yolculuk ediyor. Aynada annem var. Gözleri gözlerime sabitlenmiş. Neredeyse korkuyla. Bana hatırlamadığım bir şeyler söylüyor ama emretmeye isyan edecek gücüm yok. Suratım aynaya, gözlerim görmeye geri dönüyor. Geç oldu. Acele etmeliyim. Yıkanmalı ve giyinmeliyim. Kahvaltı etmeli ve işe gitmeliyim. Mutfağa gidiyorum ve hazırlamaya başlıyorum. Sanki şu son beş dakika içinde düşen tüm yağmur damlalarını toplamışım gibi, şimdiden yoruldum. Pencereye bir göz atıyorum ama yararsız. Sanki başımın üzerine düşüyorlar. Suların yerde biriktiğini hissediyorum. Toprağı ıslatıyor, onu karıştırıp, siyahlaştırıyorlar. Çamur. Tıpkı hareketli kumlar gibi. Birden korkarak, ayaklarıma bakıyorum. Onları çamura batmış ıslak ve açgözlü bulacağımı düşünüyorum. Yanlış. Gördüğüm yalnızca terliklerim ve mutfağın yaşanmış zemini.
Ocağın üzerine kahve cezvesini koyuyorum. Güzel bir kahveden başka hiçbir şey bana iyi gelemez. Sütü ısıtıyorum, tepsiye, kararsızca beş bisküvi yerleştiriyorum ve bakışımı neredeyse ağzına kadar dolu kutuya çeviriyorum. Bu baştan çıkarılmaya kanarak bir kaç tane daha ekliyorum. Kahvaltı için hazırım. Kendimi kahvenin renklendirdiği sıcak süte batırılmış gibi hissediyorum. Bisküvi kırıntısı adalara yanaşıncaya kadar yavaşça yüzüyorum. Mutluyum. Ama süt okyanusu çabucak kuruyor ve bana da dudağımın kenarındaki kırıntıları peçeteyle temizlemek kalıyor. Bir kahvaltı daha geçip gitti. Bir an ısı ve tokluk hissini tadıyorum. Mutfağın duvarları düşüncelerimin ekranı oluyor. Sabah temizliği için, su dolu kovaların gökyüzünden boşalması biterken evden çıkıyorum. Sonunda bulutlar birbirlerinden ayrılmaya karar veriyor ve güneş, gökkuşağını yaratarak selamlıyor. Ona bakıyorum. İyi bir işaret. Doğru. Bu doğru bir gün. Ve sonunda gerçekleşiyor. Rüyamı hatırlıyorum. Birden canlı ve net aklıma geliveriyor. Bu günün, doğru gün olduğunu biliyorum. İşe gitmemeye karar veriyorum. Bu bana eve dönüp bir bavul açacak kadar cesaret veriyor. Harekete geçmenin huysuzluğuyla, bulduğum her şeyi atıyorum, özellikle de güneş gözlüklerimi. Rüyam bana yola çıkmamı öğütlüyor. Ve ben onu dinliyorum. Nereye bilmiyorum ama kesinlikle güneşli bir yer olmalı. Bir gülümseme dudaklarımı buruşturuyor, gözlerim çukurlaşıyor ve kenarlarındaki kırışıklıklar artıyor. Güneş, duvarların pis beyazında yavaşça solarken, “The End” yazısı beliriyor.
Tekrar mutfağa dönüyorum. Her zamanki yerime oturmuşum. Toparlanmayı bekleyen kahvaltı artıkları masada. Üstümde hala pijamalarım var. Gök gürültüsü yok, şimşek yok; sadece sağanak yağış. Sofrayı topluyor, bulaşıkları yıkıyor ve her şeyi yerine kaldırıyorum. Zaman kaybettiğimi biliyorum. Midemdeki kazınma hissi boğazımı sıkmak istercesine yemek boruma tırmanıyor. Daha duş almadım. Banyoya gidiyorum. Hiç zamanım yok. Geç kalacağım ve bütün günüm mutfak masasını düşünmekle kaybettiğim zamanı yeniden kazanmakla geçecek. Duş sonrası acele ederken, çok fazla krem sürüyorum ve derim yağlı kalıyor. Derimde kalan fazla yağdan nefret ediyorum; bu onu kaygan yapıyor. Sanki beni çıplak ve silahsız bırakmak için elbisemden fışkırtacakmış gibi. Becerebildiğim kadarıyla kendime masaj yapıyorum. Yılların işaretlerinin ve selüloitlerimin farkına varmamaya çalışarak, ellerimi göğsümün ve kalçalarımın derisi üzerinde gezdiriyorum. Biraz daha oturuyorum; her an biraz daha yorulmuş. Sanki kafamın üzerinde bir çatı yokmuş da, yağmur bana bir duş daha armağan ederek derimden kayıyormuş gibi. Bana kendimi pis hissettiren bu yağı temizlemesini umuyorum.
Artık çıkabilirim. Aynadaki suretimle uzun uzun bakışıyoruz. Makyajımda çapak olup olmadığını kontrol etmek için gözlerimi iyice açıyorum. Renklerini hafızama kazımaya çalışıyorum. Birden gerçekle temasımı tekrar kaybedip hatırlayamadığım rüyamı düşünmeye başlıyorum. Neler gördüm, hangi sırada gördüm? Çabam boşa çıkıyor, rüyam yağmurun gürültüsünde kayboluyor. Gerçek dünyaya dönüyorum. Banyoya, aynanın önüne. Hazırım. Ceketimi giyip, çantamı almanın dışında yapacak bir şey yok. Evin girişindeyim ve kapıyı açıyorum. Sağanak yağışla ateşkes yapmak zorundayım. Titreyip duruyorum. Kaldırıma, yollara bakıyorum; korunmaya çalışırken kıvrık yürüyen insanları gezmeye götüren şemsiyelere takılıyor bakışlarım. Gözlerimi kısıyorum. Işık çok kuvvetli. Yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyor. Bulutlar, kalan azıcık havayı çalmak için aşağıya iniyor; diğer şemsiyelerle paylaşmam gereken o havayı. Sonunda karar veriyorum ve her sabah olduğu gibi kapıyı kapıyorum. Bir an hareketsiz duruyorum. Ceketimi çıkarıp tekrar pijamamı giyiyorum.




