İnsanların kıskandığım bir yönü var. İçinde bulundukları ânı doyasıya yaşayabiliyorlar çoğunlukla. Bir saat sonra, bir gün, bir ay, bir yıl, bir on yıl sonra ne olacağını umursamadan o kısacık anı sonsuz bir hayat gibi yaşayabiliyorlar. Kıskandığımı söylediğime göre, benim böyle yaşamadığımı düşünebilirsiniz. Kısmen doğru. Ben de birçokları gibi gündelik yaşamın içinde koşup dururken derinlemesine düşünmüyorum olası gelecekleri. Daha kötüsünü yapıyorum: keyifli anlarımda düşünüyorum, anın gelip geçiciliğini. Keyifli ve sımsıcak bir aile toplantısında içine gömüldüğüm kanepede çevremdeki insanların cenazeleri hücum ediyor zihnime.
Geleceğin hayaletleri öyle acımasızdır ki… Sevdiğinizin yüzüne bakarsınız ve onun gelecekten gelen hayaleti size bir avuç toprak uzatır gülümseyerek. Dehşet içinde kıpırdamaksızın bakmaya devam edersiniz. Hem orada, o anda yanınızda olan hem de yıllar sonrasında nemli toprağın içine gömülü olan kişiye, bakarsınız. 'Ne oldu, ne düşünüyorsun?' diye sorar sevdiğiniz. Hiç, dersiniz, hiç.
Kendi ölümümü bu kadar yoğun düşünmem. Kendi hayaletim kovalamaz beni durduk yere. Ancak kendimi zorlayıp aynaya baktığımda, uzun uzun kendi yüzüme baktığımda, kırlaşan sakallarıma, heyecanı sönmeye başlamış gözbebeklerime baktığımda rahatsız eder bu geleceğin zombisi. Fakat gittiği yer diğerlerinin yanı olduğundan mıdır nedir çok üzmez, çok korkutmaz kendi hayaletim beni. Başkalarının yokluğu korkutur en çok. Bildiğim şudur çünkü: onlardan geriye kalan boşluğu benim doldurmam gerekecektir. En nihayetinde, bir zamanlar sevdiğiniz kim varsa, saçınızı okşayan, kapıdan girdiğinizde size gülümseyen kim varsa, şakalaştığınız, güldüğünüz kim varsa artık onların olmayacağıdır. Geriye sadece kediler kalacaktır. Sizi sevdiğini sandığınız başka türden canlılar. Kendi türünüz için artık istenmeyen birisinizdir: daha az akıllı, daha az becerikli, daha buruşuk ve daha az çekici… Gittikçe zayıflayan bir bellek, gittikçe çaresizleşen bir beden.
Çevrenizi kuşatan nesnelerden kurtulabilirsiniz belki… Fakat en az onlar kadar tozlu, onlar kadar eski, her biri kendi içine doğru büzülmüş zavallı eski hikâyelerden, anılardan kurtulmak mümkün müdür? Her biri diğerine bağlı moleküller gibi yüzüp dururlar bütün gün. Bulanıklaşmış bir şimdiki zamanın içinde eşini yitirmiş deniz kabukları gibi batar ellerinize. Biriktirmek boşunadır. Kimi zaman az yaşamış olmak iyidir. Kimi zaman…
Sonu olmayan bir mektuptu başladığım. Kime ve neden yazdığımı bilmediğim bir mektup. Şimdi bu mektubun varlığı korkutuyor en çok. Karamsar bir anımda kaleme aldığım üç beş zararsız satırın başka bir zaman diliminde karşıma çıkmasından duyduğum korku bu. Bir başka kış, bir başka ortamda posta kutumdan çıkıp geleceğinden korkuyorum. Herkes gittikten sonra bu mektupla baş başa kaldığımda, üstesinden gelemeyeceğimden korkuyorum. En korkunç, en ürpertici mektup insanın kendine yazdığı mektup olsa gerek.




