anasayfa altArşiv İç İçe: Serap Gecü


İç İçe: Serap Gecü

e-Posta Yazdır PDF

eylül’e

 “o sahip olduğun en güzel şeydi... sahip olduğun en güzel şey uzaklara gitti...”

Biliyorum, yeni bir şeyler anlatmam gerekiyor. Hep aynı hikayeleri anlattığım için insanları sıktığımın farkındayım. Ama ne zamandır tek başıma kalıp düşünmeye fırsat bulamıyorum. Çok meşgul olduğumdan ya da etrafımın çok kalabalık olduğundan değil. Sorun sadece benim. Kendimi bir odaya kapatıp saatlerce yalnız kalacak gücüm yok sanki eskisi gibi. Zaten hiçbir şey eskisi gibi olamaz, neden uğraşıyorum ki?.. Olamaz, çünkü ben eski diye bir şey hatırlamıyorum. İnanın çok zorluyorum kendimi ama bir türlü adına ‘eski’ diyebileceğim bir şeyler anımsayamıyorum. Eski evim, eski arkadaşlarım, eski aşklarım, eski odam, eski yatağım, eski ben, eski siz... Olmuyor. Hiçbirinin karşılığı belirmiyor zihnimde. 

Bu gece farklı bir öykü anlatmalıyım etrafımda toplanan kalabalığa. Onlara yeni bir kapı açmalıyım, gözlerinin alışık olmadığı büyüleyicilikte, rengârenk, dinleyen herkese mor bir mutluluk verecek, yalnızların içini ısıtacak, yorgun olanları bir anda dinlendiriverecek yepyeni bir öykü anlatmalıyım. Ya da öykü olmamalı bu gece anlatacağım şeyin adı. Beni izlemeye gelenlere bir masal hediye etmeliyim belki bu defa. En güzeli bu. Eskiye dair anlatacak hiçbir şeyim yok, anı olmayınca, anımsayacak bir şey de olmuyor ve böyle çaresiz kalıyor insan. Onlara yaşadıklarımdan esinlenerek güzel bir sunuş yapamam, evet, en güzeli bir masal anlatmak. Bunu daha önce kimsenin yapmadığından eminim. Çok güzel olacak. Ama bunun için bütün gün uğraşmam gerekebilir. Kafamda pek bir şey yok. Aklıma gelen her şeyi güzelce not almalı, sonra da akşam olana kadar aldığım notlarla uğraşıp onlardan ninni gibi bir masal çıkarmalıyım. Kendime neden bu kadar güvendiğimi bilmiyorum, aslında beceriksizin tekiyimdir. Bazen de böyle aptalca bir cesaret kaplar işte içimi. Neyse, hemen ümitsizliğe kapılmanın âlemi yok. Daha çok vaktim var... Neyle başlamalı? 

İlk önce masal kahramanlarını bulmalıyım. Yaşadıkları yeri anlatmalıyım. Yağmur yağmalı... Sonbahar gelmiş olmalı. Masalda yaşayanlar biraz üşümeliler... 

turuncunun masalı 

Bir varmış bir yokmuş, dün kadar uzak yarın kadar yakın bir zaman varmış... 

Sonbahar; kokusuyla, rengiyle, rüzgarıyla, karanlığıyla, düşleri ve karabasanlarıyla gelip yakalayıvermiş bu ‘zaman’ı bir yerinden. Bunca kalabalığın, cümbüşün, hareketliliğin arasında kendini kimseye göstermeyen, güzel gözleriyle etrafa bakarken neden o kadar üzgün ve çekingen göründüğünü kimsenin anlayamadığı bir kadın varmış. Uzun kahverengi saçlarını sadece rüzgarların okşayabildiği bu kadının hiç tanıdığı yok muymuş, nerede yaşar, gün boyu nerede ne yaparmış, neyin nesiymiş kimse bilmezmiş. Akşamları görünürmüş sadece. Deniz kenarında yol boyu yürüdüğünü görenler gözlerini ondan alamazlarmış. Ama o bütün bunların farkında bile değilmiş. Sessizliğini hiç bozmadan ürkek adımlarla yürümek dışında hiçbir şey yapmazmış. Onu konuşurken gören olmamış hiç. Peki ya güldüğünü gören, bir kerecik olsun gülümsediğini gören de mi olmamış? Kimse bilmiyor. 

Burayı tanıyorum. Daha önce de gelmiştim. Ama yalnız değildim. O zamanlar havalar böyle değildi. Sonbahar henüz gelmemişti... Son güneşli günleri yaşıyorduk belki... O gün, tam da şurada, şu bankın üzerinde oturup şarkılar söylememiş miydik? Her şey ne kadar değişmiş! Bu heykel eskiden de böyle denize doğru mu bakıyordu? Ne kadar tuhaf... hiçbir şey eskisi gibi değil... Bıraktığım gibi değil hiçbir şey... Oysa ben hiç hazır değilim bir şeylerin böyle bana hiç fark ettirmeden değişivermesine... Hava çok soğuk... Rüzgar saçlarımı uçuruyor... rüzgar böyle şiddetli esmeye devam etse, daha da coşkuyla esip bir anda beni de alıp götürse... nereye?..  eve gidiyorum... Bank arkada kaldı, dönüp baktım, bir anda rüzgar beni alıp götürdü sanki... tam da istediğim gibi... ama çok kısa sürdü... anlık bir şeydi... sıcacık bir yaz günüyle, bu rüzgarlı ve soğuk sonbahar akşamı arasında sıkışıp kaldım... güzel sesler duydum rüzgarın sesini yenip kulaklarımda uğuldayan... şarkıların peşinden gittim... nereye?...”   

Kimsenin zamanı ismiyle çağıramadığı, adını koyamadığı, kalabalıklar arasında yorulup kaybolan, gökyüzünde dans edip duran, kimse görmeyince kimse seyretmeyince de hayal kırıklığını kanatlarında taşıyarak uçup giden küçük kahverengi kuşların bir daha hiç uğramadığı yorgun bir yermiş bu deniz şehri... Bütün gözler yorgunmuş, bütün bakışlar kırılgan... Her şey hiç olmadığı kadar yabancı ve soğukmuş... Eski yokmuş... Yok olmuş... Nereye gittiğini, nasıl bir anda ortadan kaybolduğunu kimse görememiş... Belki o kahverengi küçük kuşlar şahit olabilmiş sadece gidişine... Gidişiyle yalnızlık yapışıp kalmış yorgun gözlere. Küçük kahverengi bir serçenin kanatlarındaymış mutluluk, uçup gitmiş... nereye?.. 

“Eve gitmedim. Gitmek istemedim. Rüzgarı böyle güzel yakalamışken bırakmak gelmedi içimden. Beni seviyor olmalı, saçlarımı öyle tatlı okşuyor ki... sanırım ben de onu seviyorum... Gün ortasında, akşamüzeri ya da gecenin bir vakti çok tatlı bir rüyadan o anda uyanıvermiş kadar mutlu oluyorum bazen... oltasıyla balık yakalamış küçük bir çocuğun mutluluğuyla gülümsüyorum, küçücük izler yakalıyorum eskiden kalan, canlılığını hiç kaybetmemiş ufacık zaman parçalarını bulup çıkarıyorum karanlıktan... bu koca denizin karanlığından rengarenk tatlı su balıkları çıkarıyorum, zıtlıkların buluşmasındaki büyüyü hayranlıkla seyrederken... küçük bir balık avcısı oluyorum... oysa kendim daha dün o küçük balıklardan biri değil miydim?.." 

Bir kadın varmış ya, hani şu güzel kadın, aslında onun kadar güzel bir sürü şey varmış, kimse görmez miymiş?.. Gözlerinin içi gülen; otobüsün arka camına yetişemeyen kısacık boylarına aldırmadan, parmak uçlarında direnerek, küçük parmaklarıyla el sallayan bir sürü kahverengi saçlı güzel kız çocuğu varmış... kimse görmemiş mi?.. Kahverengi kanatlarında hayal kırıklığını taşıyıp uçup gitmeden önce hiç gören olmamış mı onları?.. Eskiyi taşıyabilecek, o koca yükü minik bedenlerinde saklayabilecek kadar büyümüşler mi yoksa kimseye fark ettirmeden? Soruları soranın kim olduğunu kimse bilmiyor. Soru işaretleriyle dolu gökyüzünde bulutlardan başka bir şey kalmamış, herkes gitmiş, bir tek yeryüzündeki kalabalık kalmış her geçen gün daha fazla yorulan... Hiçbir şeyi hatırlayamayan, hiçbir şeyi hatırlayamadığını fark edemeyecek kadar yorgun ve uyurgezer, uykusunda gezen bir kalabalık... yeterince uzaktan, kuşların olduğu yerden bakınca sadece belirsiz bir karanlık... biraz daha çık yükseklere, bir de bakmışsın yoklar... yok olmuşlar... sen varsın... ellerin ve gözlerin var, ellerinde yakaladığın o rengarenk balıklar var, onları bırakacaksın birazdan... yerine yenileri gelecek, onlarla oynuyorsun evet, ama iki taraf da hoşnut bu durumdan... ellerin var, gözlerin var, bir de gülümseyişin... 

“Gülümsedim. Buraya iyi ki gelmişim... Her gelişimde bunu söyleyebiliyor olmak güzel: “İyi ki gelmişim...” Gülümsedim. Yanı başımda oturmuş, gülen gözleriyle bana bakan birini görmüş gibi gülümseyiverdim birden. Onu görmüş gibi oldum... Bir balık daha yakaladım işte, hissettim: kanatlarımdaki yük biraz daha hafifledi... Biraz daha yükseklere çıkabilirim bu hafiflikle, biraz daha görünmez olabilir kalabalık, kalabalık karanlık... Güneş batalı çok olmadı, deniz kenarında oturmuş uzakları seyrediyorum, arada gözlerimi kapatıyorum bir daha açtığımda buraya yeni gelmişim gibi hissedebileyim diye... gözlerimi kapıyorum: bir masal dinliyormuş gibiyim ya da ne söylendiğini bilmeden ninnisini dinleyen, gözleri yumuk, yumuk gözleri karanlıktan habersiz güzel düşler görmenin eşiğinde turuncu bir bebek gibiyim... gökteki ‘turuncu’ denize değiyor, bunu nasıl yapıyor?.." 

Masal devam ediyor...  Çok uzaklara gitmeyin, bir yerlere kaybolmayın, biliyorsunuz ben hep buradaydım, ama bu akşam size yeni bir şeyler anlatmaya gelmiştim... duymuyor musunuz anlatıyorum ya işte!?  Her şey iç içe geçiyor diye kafanız mı karışıyor... ama bu sizce de güzel bir şey değil mi?..

  “bir şarkı söyle bize

  bir şarkı

  içimizi ısıtsın diye

  burası öyle soğuk... öyle soğuk ki...”

 

Gözlerimi açtım. Biraz üşümüşüm. Yatağımdayım. Saatim yok, gecenin neresinde olduğumu bilmiyorum... Yağmur yağıyor, cama vurdu, hep daha hızlı hep daha hızlı vurdu, sonunda uyandırdı beni... Güzel bir şarkıyı mırıldanarak uyandım, yağmurun sesi bana eşlik etti, beni yalnız bırakmadığı için ona teşekkür etmeliyim... Akşamki turunculuğun sıcak dokunuşları yok şimdi üzerimde, bir tek battaniyem var beni sarıp ısıtacak, ama çok üşümüşüm, üşümekten yorulmuşum, yorgun uyandım... saat kaç? Herkes uyuyor.

Çok ilerlemiş olmalıyız, neredeyse sabah olacakmış gibi... Karanlığa aldanmamalı, içerisinde neyin saklandığını hiç bilemeyiz, bir gün çıkıp kendisini gösterdiğinde onu yakalamak için beklemeliyiz şimdi, yağmurun penceremize vuran hüzün çığlıklarına aldırmadan, onlardan korkmadan sessizce beklemeliyiz... 

"Şşş.. uyuyor, turuncu bebek uyuyor, onu sakın uyandırmayın!.."

 

altZine'de Gelecek Tema!

altZine'de bir sonraki tema: "Bellek". Bellek temalı çalışmalarınızı 25 Eylül 2010 tarihine kadar tema@altzine.net adresine gönderebilirsiniz:altTema

gelecek_tema_metamorfoz


takip edin: 1061260918 677166248 rss
177180262