Kunta Kinte’nin başına gelenleri bir türlü sindiremediğim çocuk ruhumda, tüm siyahların denize atlayıp neden ülkelerine geri dönmediklerini veya beyaz adamların hepsini birden öldürmediklerini asla anlayamaz ve her hafta ‘lütfen, bu sefer bir şeyler yapsınlar’ diye tanrıya yalvarırdım. Ve her hafta Kunta Kinte’ye acımayla karışık sevgim artarken, benim canım toplumumun siyahlara kötü davranmamasına ve Amerikalı beyazlar gibi ırkçı olmamalarına sevinirdim. Büyüyünce anladım, meğersem benim ülkemde siyah yokmuş!
Amerika’da, siyah ve beyazların arasında artık kemikleşmiş ve neredeyse herkes tarafından şaşırtıcı bir şekilde kabullenilmiş ayrımcılığını afallayarak yaşadım: Yüzyıllardır bu kadar mı ilerleme kaydedilmez! Aslında bu neo-ayrımcılıktı. Herkes kendince durduğu yerleri belirlemişti, siyahlar belirlenen çizgiye kadar rahatça yürüyebiliyorlardı ama sonrasına geçmeye tenezzül etmiyorlardı; kendi içlerinde, kendi İngilizceleri, yaşam şekilleri ve sistemin onlara bonkörce müsaade ettiği hizmet, müzik-eğlence, spor, uyuşturucu satıcılığı alanlarında çalışarak ve asla herhangi bir ülkeye kaçmayı akıllarının ucundan bile geçirmeden doya doya Afro-Amerikanlıklarını yaşıyorlardı.
Uzun yıllar önce Ege’nin cennet koylarından birinde Güney Afrikalı bir beyazla tanışmıştık. ‘I am from South Africa and this is not my fault’ (Güney Afrikalıyım ve bu benim suçum değil) demişti. Onun adına hepimizin hüzünlendiğini hatırlıyorum. Ne kadar büyük bir külfetti kim bilir, milyonlarca insanı hem de kendi öz topraklarında, köle gibi çalıştırmak ve tarif edilmez işkenceler yapmak... Oysa çok geçmeden bizler de tanıştık bu duyguyla. Toprağı ve verdiklerini paylaşmasını bilemeyen veya asla paylaşmaya gönüllü olmayan yöneticilerin elinde nice insanlar ezildi, niceleri göçtü gitti. Bizlere de ayrımcı damgasının utancı kaldı.
Şimdi Araplar görüyoruz medyanın her köşesinde. Uçak kaçıran, toplu katliam yapan, kadınları ezen, çağ dışı kılıklı, çağ dışı düşünüşlü Araplar. Ve küçük Arap kızlarını görüyoruz, gözlerindeki ifadeyi çözemiyoruz çünkü hiç bilmediğimiz şeyler yaşıyor onlar. Dünyanın yarısı, çıplak ayaklı ülkelerinin bombalanışını alkışlarken, onlar sadece yaşıyorlar. Umutları var mıdır, ya da umut diye bir kavramdan haberleri var mıdır, bilemiyorum. Ve tüm bu olup bitenleri, yemek saati televizyonun karşına kurulup, ağızlarını şapırdatarak savaşı seyredenlerin arasında (hatta belki de tarafında) yaşıyor olmaktan ıstırap duyuyorum. Artık insan olduğum için utanıyorum.
Şimdi gerçek ırkçılığı dünyanın her yerinde birebir yaşama zamanı. Teninizin rengi neye çalıyorsa, siz onun çağrıştırdıklarının esirisiniz. Eskiden okuduğum bir hikâyeden aklıma kazınmıştı: ”Hepimiz kardeş olacağız.” Hayır, asla kardeş olamayacağız. Dost olamayacağımız gibi, karşılıklı anlayışlı, hadi ondan geçtim saygılı bile olamayacağız. Hep rakip, hep düşman, hep sinsi olacağız. En sonunda paranoyak şizofren, pasif agresif ve derken deli olacağız. Sadece deli. Ama olsun bu utanç ve kederi yaşamaktansa, delirmek çok daha keyiflidir.




