Bir intikam romanını okurken, tren seslerine karışan kora kor inatlaşmaların, duraklararasındakapalıgişe gidişatların aynı hızar temposu, başlarımızı kesip elimize verecek gibi bir armoniyle, ama ilerleme be tren! Ben olsam karışırdım trenin hayatına, inatlaşırdım ta en başından, ölüyordum zira onun içinde, yüzlerim ölümüne yanıyordu, tombul yanaklarım aynasız kıpkırmızı olmuştu, buram buram bir kusmuk tabakası ve pisliğin etnik tebaası, duruma maruz kalan insana, insan olma hakkını hatırlatan şeyler, cümlelerin sonu gelmiyor neden, tren durmuyor neden, milyonlarca yüz, günlük yarışlarına çıkıyor neden, hiçbir anlam okunmuyor neden, bırakın ben ineceğim, bırakmayız diyor tren çıkardığı armoniyle, arada bir duruyor ve kayseri bozkırlarından bir piyano sesi duyuluyor, kapkaranlık bir memleketi yara yara gidiyor tren, içinde ölen benden bir iz bıraktırmıyor ne ki bu hareketlilik, bir çare olsun diye değil, yedi tane işin baş aktörü olsam bu hareketsizliğin kusursuzluğunu yakalayamam, sadece birinde işlerin ters gitmesi yeterli, beynimin cengaverliği de para etmiyor, seninle tartışıyoruz, trenin içinde, kondüktör gelip kemerlerinizi bağladınız mı diyor, bağlıyoruz armoniyle sallanan kafalarımıza kemerlerimizi, kondüktör işini yapmış ve mutlu, bütün önlemleri aldık, ama şimdi genel geçer bir durum var, her şey o kadar kusursuz gözüküyor ki tartışacak bir şey bulamıyoruz, sen iki dil biliyorsun, bana portekizce kavga edelim mi diye soruyorsun, başım kemerin altında kesmece karpuz, ama kelek çıkarım her mevsimde, bir karpuzun sert ve sulu olmaya başladığı zamanlar, insanların aşık olmaya başladığı zamanlar, hepsi evine alıp götürsün beni, bir hayal kırıklığının da aktörü olabilirim, şimdi sen bu adamın bir kimlik problemi var diyorsun, söyle bana banka memuresi filan mısın, kafamda hâlâ kemerim var, bu serzenişlerimin bir nedeni var, arada bir tren duruyor, yolun ortasında, yol dediğim tren yolu elbet, iki rayın kesiştiği noktadan polatlısporlu bir genç korner atmak için uyanıyor sıcak yatağından, tren şimdi bu korner atışını bekliyor, hareket etti, uzadıkça uzayan durmalara, çoğaldıkça kısalan gitme mesafeleri eklendi, yanımda oturduğuna bazen inanamıyorum, ekseriyetle gözlerin kapalı, ağzından çıkan iki kelimenin şimdi her ikisi de küfür, hep yapmak istediğin bir şeyi mırıldanıyorsun, not ettim bir güzel, sen uyanınca, öperim yanaklarından, yanlış anlamayın lütfenler durağında yaparım tam da bunu, sen kızınca incecik parmaklarımla işaret edebileyim diye, o güzel yüzünün Fransız havası, bir öğretmen edasına kurban olduğum, bu kadar güzel bir yüze sahip olmasan, beni bu trene bindiremezlerdi, duraklı trenler, her durakta yeni bir şey öğreniyoruz diyorsun, sana doğru benden yönelmiş ani bir nefret füzesi, fazla uzun sürmüyor, kafalarımızın üzerinde duran el işi kağıtlarından yapılmış, içi un kurabiyesi dolu kartondan balonu çuvaldızlarımızla patlatsak, komşu olmak için doğan teyzelerin, mutfakları gibi kokuyoruz şimdi, iki inşaat işçisi gibi de görünüyoruz muhtemelen, kondüktör geliyor, bir sorunun olup olmadığını merak ediyor, yüzünden ifadesinden, anlaşılan, bundan sonraki ilk durak, temiz görüntüler durağı, otomatikman kendinizi yenilersiniz diyor, temizleniyoruz bu acayip öngörü ile, kondüktörlerin tren içindeki bilgece tavrı, ama yazık, onlardan başkası ile konuşamıyoruz biz yolcular, kemerlerimizi bağlarken bile bir Türk’ün görgüsünü, belli edemiyoruz, mesela yüzümüzü ekşitemiyoruz yan pulmana doğru, bu kemerlerde olmasaydı, laleler solmasaydı gibisinden, bir iki zırvalama, bir hoş beşe giriş, ne tuhaf bir diyalog halbuki, ne çabuk uykuya daldın yine, pencere kenarında bile değilsin, kafanı bacaklarının arasına almışsın, ana rahminden kalma bir alışkanlık, ben o kadar esnek değilim, iki elimi bile birleştiremem bazen, ama şimdi halka açık bir mekan oluyor değil mi burası, o zaman fazlaca zorlamaz beni eklem yerlerim, uyumak için bir fıkra dinliyorum kendimden, bir antilop fıkrası, cilt cilt hayvan fıkraları arasından özenle seçilmiş, trenin camından bakıyorum, bu bozkırlarda antilop yaşamaz oğlum, gözlerin yanıltıyor seni, yerini yurdunu karıştıran bir ceylandır olsa olsa, ona da inanma, görüntülü anlatımlar çağı değil mi burası, yanlış gelmedik yani, kafasını kalamiti jane gibi üstten bağlamış ak saçlı bir nine sorusu, yazılı metinler yetmiyor tabi, okul müdürlerimiz karar verdi, bizler bilgisayar çağı çocuklarıyız, hadi daha vurucu olsun, biz bilgisayarın gayrı meşru çocuklarıyız, bu yolculuğu da doğaçtan çekilen bir belgesel film haline getirmişiz, iç anadolu otlak bozlak velhasılı kelam geniş düzlük, filmin adı, ucu bucağı gözükmüyor hakikaten yahu, İstanbul küçük derlerdi de inanmazdım, İstanbul küçük ama ince elenip sık dokunmuş, hangi terzinin elinden çıkmış, kilometrekareye düşen kararlar, bu kararların yoğunluğuna göre hızlanıp yavaşlaması, İstanbul yoğun biz kepçe, kaçıyorum İstanbul’dan, Beyoğlu’ndan, ama sen yanımdasın, ne kadar kaçabilirim, İstanbul’dan, kararlarım sarpa sarmış, fakat çokta hızlı aldığım bir karardı, bir takıntı belki de, akla ilk gelen doğru derlerdi de inanmazdım, tevek-keli değil, birkaç günlüğüne dinlen istersen patronları, bir kabus gibi hepsi, hani bu görüntü çağında, sekiz kara bıyıklı kara gözlüklü adam, hepsi kafa kafaya verir, bir çember olurlar, ortalarına bir kamera konur, o kamera tabandan seyreyler adamları, adamlar korkunç, adamlar tatile davetkar, biraz dinlen istersen diye diye, döner babam dönerler, kameranın etrafında, sekiz patronlu dev ahtapot, dev yapım, ses getiren osuruğun topluma mal olması gibi bir şey, e peki şimdi nerdeyim, bir trenin içinde, kafam zonkluyor trenin armonisinden, yoksa bu dünyadan çufçufluyor muyuz nedir, poposunu dönmüş uyumuş, aniden kaldırıyorum, soruyorum, çabuk bana beth gibbons’un doğum yerini söyle diyorum, aman allahım bu ne adaptasyon, derhal elini onun gibi havaya kaldırarak ve illaki o şekli vererek, bir sigara yakıyor, bir fransızın ucuz bir ingiliz röprodüksiyonu karşımda sanki, ama başarılı, sigarayı içemediği ve çantasına geri koyduğu için rahatsız, sonra yavaşça kalkıyor ve uyku mahmurluğuna geri dönen yüzüyle, restorana doğru seğirtiyor.
Tren hiçbir boka iyi gelmedi…




