Pisuara doğrulttuğu çükünü acıyla son kez salladı. Kan işemek acıtır. Sonra birkaç damla daha sidik boşaldı kırmızılığın ardından. Onca dayak yedikten sonra bu normal miydi acaba? Ayakta bile zor duruyordu. Fermuarını yukarı çekerek pantolonunun önündeki açıklığı örttü. Göz çukurlarının oyulmakta olduğunu hissediyordu. Sızlamayan tek bir kemiği kalmamış halde hafifçe sendeleyerek lavabonun başına yöneldi. Sonra kafasını kaldırıp aynaya bakarak bu al dudaklı yeni dilbere dikti gözlerini. Göz altları zifiri karaydı şimdi. Musluğu açtı fakat suya dokunmadı bile. Tükürdü. Tükürüğün rengi önce pembeydi. Sonra bir kez daha; bu sefer daha derinden gelen bir balgam ve... işte uğruna ölünen bayrağın rengi! Gözünden yaşlar süzülmeye başladı. Ağlamıyordu. Çükünden kan boşalması ne ise gözbebeklerinin ıslanması da o idi. Kenarı yırtılmış tişörtünü düzeltmeye çalıştı. Oysa daha yarım saat önce sözümona sevdiceğiyle oynaşırken bu tişört nazenin avuçların arasından nasıl da kayıp gitmişti. Hani tam o avuçlara yapışık parmaklar tüyler arasındaki göğüs uçlarını ararken...
* * *
Beyoğlu’nda, Mısır Apartmanı’nın karanlık bir katında sevişiyorduk sevgilimle. Ayaküstü sevişmeler için daha iyi bir mekân yoktur. İki-üç ayı bulmayan ilişkilerimde eğer Beyoğlu’ndaysak ve benim de canım çok çektiyse mutlaka en az bir kere bir punduna getirir bu içerisi karanlık binaya sokarım sevgiliyi. Her seferinde de aynı sözler farklı dudaklardan: “Nereye götürüyorsun beni söylesene?! Nereye gidiyoruz yaa? Ne bu böyle her taraf karanlık!” Sonra ben icraata başlayınca her şey anlaşılır. Anlamasa da sevgili kendini kollarıma bırakıverir. Bazen de kulaklarımda bir fısıltı: “Ay delisin sen.” Bu sefer de öyle bir geceydi işte. Ayaklarımızın altında soğuk taş zemin, binanın her katında olduğu gibi geniş koridorun üç duvarında üç ayrı kapı... İçerisi karanlık ve yere bir şey düşse yankısı peşi sıra gelecek şekilde bir yankılanıma sahip. En sevdiğim yer köşedeki yıllanmış asansörün yanındaki kuytu yer; sevişmeye en müsait mekân. İşte tam o kuytuda, vücutlarımız birbirine sokulmuş dillerimiz tükürüğe boğuluyordu. Elleri tişörtümün içinde bir şeyler aranıyor gibiydi. Mâlum... Sevişiyorduk işte!
* * *
Birden kız gözlerini araladı, dilini sevgilisinin ağzından çekti. Sonra soğuk apartmanın içinde bir dişinin çığlığı! Oğlanın ensesine bir yumruk indi önce. Sonra bir tane daha, başka bir koldan. Bir sıra yumruk inmeye başladı omzuna, sırtına, ensesine. Elleriyle kendini savunmaya çalışırken kız ürküyle çığlık atmaya devam ediyordu: “İmdat!”
* * *
Ne olduğunu anlamamıştım. Sevgilim bir yandan avazı çıktığınca adımı söyleyerek bağırıyordu bir yandan da omzuma yüzlerce külçe biniyordu. Saçlarımdan bir el yakaladı. Kafamın derisini sızlattı bu hareket. Kollarımdan tutan iki kol devinmeme engel teşkil ediyordu. Bir yandan iki karanlık siluet sevgilimin yanında belirmişti. Karanlıkta bir şey parladı kızcağızın boynunda. “Sus orospu, yoksa gırtlağını deşerim!” Saçlarımdan tutan el kafamı, enseme yapıştırmak istercesine geriye çekti. Bir karaltı görür gibi oldum. Yüzüme yumruk yemiştim. Sonra bir tane daha sağdan. Sonra başka bir tanesi aksi istikametten. Arkamda duran saçlarımı bıraktı, karşıma geçti. Sonra yine saçlarımı yakaladı, bu sefer iki eliyle birden ve boynumdan hızla aşağıya çekerek kafamı diziyle dövmeye başladı. Suratım darmadağın olmuştu.
* * *
Kız ağlamaya başlamıştı. Ağzı burnu kan revan içindeki oğlan bir yandan bilincini ayakta tutmaya çalışırken bir yandan yanındaki sevgilisine tecavüz edip etmeyeceklerini merak ediyordu. Öyle ya, bütün bu olanların bir amacı olmalıydı! Birden iki şaplak sesi duydu fakat bunlar kendi vücuduna inen ellerden gelmemişlerdi. Kızın hıçkırıkları karanlık katta yankılandı. Erkeğin ağzından karanlıkta rengi seçilmeyen, koyu kıvam halindeki sıvı yere doğru iniyordu. Demin kızı tokatlayan eller ve daha fazlası şimdi yere düşmek için can atan yaratığa yönelmişler onu tartaklamaktaydılar. Bu sefer karın bölgesine ve karnının altına girişiyorlardı. En son inen darbeler beline inen yumruk ve taşaklarına inen tekmeydi.
* * *
Bu son darbeyi de yedikten sonra kollarımda bir boşluk hissettim ve yere yığıldım. Dudaklarımı hissetmiyordum. Aslında o an hissedebildiğim yegâne şey kasıklarımın arasındaki dayanılmaz ıstıraptı. Sevgilimin hıçkırıkları düşen bir tempoyla yavaşlamaya ve sessizleşmeye başladı. Bizi terk eden adamların merdivenden inerek uzaklaşan adımlarının sesini duydum. Sevgilimin yanına süründüm, dizlerine yaslandım. Kendime gelince işemek için tuvalete gittim.
* * *
Karının çığlıkları neydi öyle be! Hayatımda hiç arkadaşlarla böyle adam dövmemiştim anasını satayım.




