Bir tür seri cinayet kurbanıyım. Ne yazık ki hikâyem öyle çok esrarengiz ya da heyecanlı değil. Elimde ahize, ayakta ya da duruma göre bazen de otururken, katlediliyorum: Ben buna Telefon Cinayetleri diyorum.
Cesedim biri beni buluncaya kadar yerde ya da kanepede yığılı kalıyor; sol elimde ahizeyle. Alışkanlık işte, konuşurken sağ elimle not alabilmek için ahizeyi hep sol kulağıma dayarım. O kadar ki, olur da ahizeyi sol kulağıma tutamazsam (ben de herkes gibi öldürülmediğim zamanlarda gülük işlerle uğraşırım) sağ kulağımın ahizeden gelen sesleri anlayamadığını, evet duyduğunu ama anlamlandıramadığını fark ettim. Aslında not almak zorunda olmadığım konuşmalarda, sağ elimle bir kâğıdı karalamaya başlamadan önce söylenen hiçbir şeyi anlayamadığımı, evet duyduğumu ama anlamlandıramadığımı da fark ettim. Sonradan, konuşurken çiziktirdiklerim olmadık zamanlarda karşıma çıkar. Bu karalamalar andaç değildir; küçücük şişeye girmiş cin’dir. Renkli çizgiler, rakamlar, yarım yamalak sözcükler fotoğraf ve koku olur.
Telefon, her zaman için nasıl çalıştığını anlayamadığım bir icat olmuştur. Eğer anlamak gerçekten insanın kendini aşması demekse, anlayamamak da kendi üstünde tepinmesi olmalı; kendimi bildim bileli anlayamadıklarımın elinde kalmışımdır.
Öldürücü darbenin nasıl ve ne zaman geleceği belli olmaz. Adamakıllı dövüldükten sonra bedenimin iflâs etmesi sonucu da ölebilirim, iki kaşımın ortasına sıkılan kurşunun beynimi dağıtması sonucu da. Şık bir bıçak darbesiyle bağırsaklarım kucağıma birikebilir. Kalp krizi, beyin kanaması, felç geçirebilir, salonumun orta yerinde bir kamyonun altında kalabilirim. Komşular da alışmıştır artık polis de. Birkaç gün çöpü çıkarmazsam kapıcı polisi arar, polis karşı komşudan yedek anahtarları alır, ‘yaz kızım’ kabilinden ayaküstü bir rapor tutulur ve bedenim morga kaldırılır. Benim prosedürüm budur; benim kendi prosedürümdür bu.
Maktulün iç organları parçalanmak suretiyle... Maktulün kafasına aldığı darbe nedeniyle... Bunca kan revanın ortasında yalnızca bir kere, genç bir polis sol kulağımdan akan ince, koyu kırmızı kana dikkat etmişti. Sevdiği kızı vermemişlerdi, o da kasabadan ayrılıp polis olmuştu. Amirlerine ne dediyse dinletemedi; kafamın arkasından boşalan kan gölü ortadayken kulaktan sızan birkaç damlanın esamisi okunmazdı. Ahh, küçüktü ama önemliydi işte.
Katillerimin beni bile isteye öldürdüğü de olur, hiç farkına varmadan, lâf arasında canıma okudukları da. Aslında hepsinin bir tarzı vardır. Hayran olduğum en birinci şey tarzdır. Kimin hayatıma son verdiği önemli değildir, yeter ki herkesi öldürebilecek rastgele sözlerle olmasın; tarzı olan herkesin kurbanı olmaya razıyım. Katilim doğrudan bana söylenmiş sözlerle öldürürse beni, ona anında derin bir saygı duyarım ve bu kadar acımasız olmasına, karşı konulmaz bir hayranlık duyarım. Bedenimin telefonun dibinde titreye titreye can verdiğinin farkında olmayan katillerimeyse çok şaşarım. Telefonda da olsa cinayet cinayettir; biraz farkındalığı hak ediyordur. Oysa onlar anlatırlar/öldürürler, geçip giderler; sıradan bir dedikodu, yararsız lâf kalabalığı, uzaklardan önemsiz bir haberdir işte. Ahh, değildir ama. Lütfen biraz daha dikkat, cinayet işleniyor burada.
Hep genç polisin işaret ettiği şekilde başlar; sol kulağımda ani, keskin, derin bir acı. Çok ani, çok keskin, çok derin bir acı. Orada öylece de biter. Geri yanı süsüdür; ne kadar kan akacak, kaç kemik kırılacak, vahşet kaç dereceli olacak. Sol kulağımda çoktan cinayet tamamlanmıştır.
Morglarda geçen korku filmlerini gerçekçi bulmuyorum. Ama tabii bu benimkisi fazlasıyla öznel bir saptama. Korkmadığım ve yabancılık çekmediğim tahmin edilebilir. Oysa morg aynı zamanda kurban gittiğim her Telefon Cinayeti’nin ardından sığındığım sessiz bir mağaradır. Dirilişimden önce soğuk dolaplarda sert tepsilerin üstünde yatarken, annemin karnında bile daha rahat olmadığımı düşünürüm.
Hazır olduğumda ayak başparmağımdaki künyemi çıkarırım, anahtar olmadan yalnızca içeriden açılabilen kapının kolunu aşağı bastırırım. Ve bir kez daha aranıza karışırım.






