Bir kölem vardı. Sevgi ya da acıma duyamayacağım kadar silik biriydi. Adını bile bilmiyordum. Ona sadece ben seslendiğim, onunla tek konuşan ben olduğum için adını kullanmaya ihtiyacım olmuyordu. Hep pis, hep aptaldı. Olup bitenlerin bile farkında değilmiş gibi geliyordu. İsteklerimi ağır hareketlerle yerine getiriyordu. Hep aynı ifadesiz yüz. Uyurgezer gibi. Sanki aklının içindeki bir düş dünyasında yaşıyordu.
Murat Gülsoy’un "Kendi Üzerine Kapanan Köle Hakkında” başlıklı öyküsünden...
Kölelik ne rahat ve sorunsuz bir iş diye düşünürdüm bu düş dünyasını dışarıdan gizli bir hayranlıkla izlerken. Bu kadar duyarsız, bu kadar algısız bir yaşamı nasıl sürdürebilir bir insan, uyur-uyanık bir biçimde bir yaşam nasıl idame ettirilebilir... diye merak eder ve zaman zaman gizlice izlerdim evimdeki bu silik yaşamı.
Günlük işlerimden yorulduğumda, yapacak bir iş bulmadığımda, uyku tutmayan gecelerde tavanı seyrederken hep aklıma takılırdı kölenin-kölemin bu silik yaşamı içindeki gerçek dünyası. Nihayetinde o da bir insandı... Onun da duyguları, arzuları, düşünceleri, fikirleri vardı... Olmalıydı...
Zamanla fark ettim ki her geçen gün daha fazla düşünür ve hatta gizliden gizliye izler olmuştum kölemi, kölemin içinden dışa yansımayan yaşantısını. Bu merak beni öldürecek diyerek günlük işlerimden birer birer vazgeçiyor ve nasıl oluyor da bu türlü bir yaşam mümkün oluyor, keşfetmeye çalışıyordum ki fark ettim köleme karşı bir öykünme içinde olduğumu. Bu silik, duygusuz kölenin aksine duygularıma yenik düşen ve bu yenilgiyi davranışlarına ve yaşamına yansıtan, otokontrolünü yitirmiş bir adama dönüşüyordum farkında olmaksızın. İnsanlar genelde belirgin ve göze çarpan yaşamları merak eder ve o yaşamlara sızmaya meylederlerken bense duygularımı bile harekete geçiremeyen bu silik kişiliğin peşinde gittikçe güçlenen bir merak duygusuyla savrulmaya başlamıştım.
Merakımın altında, bilinçaltına işlemiş bir kölelik ruhu mu yatıyordu acaba?
Çevresinde olup bitenlerin farkında değilmiş gibi geliyordu ve ben bu düşünce ile dizginlenemeyen merakımın ipini bir kere daha salıveriyor ve geceleri sessizce odasına sızıp saatlerce izliyordum bu soğukkanlı tavrı. Sessiz sakin ama huzurlu bir uykunun kollarında buluyordum her ne zaman aralasam pis kokulu odasının kapısını.
Ne ağır hareketlerle isteklerimi yerine getiriyorken ne de gün içinde bir köşede pineklerken kölemin geçmiş veya mevcut yaşantısına ilişkin bir ipucu yakalayabiliyordum. Bu durum kontrolümü yitirmeme sebep oluyor ve yaşantım her geçen gün biraz daha köleme, kölemin yaşantısına köle oluyordu. Merakımın kölesi olmuştum.
Her ne hikmetse o da bir açık vermeden yaşıyordu. Çünkü rol yapmıyordu...
Sabahları karşılaştığım ve gün boyunca zihnime kazınmış bu aynı ifadesiz yüz belli bir süre sonra parça bölük uykularımın da sonunu getirdi. Yemekten içmekten imtina eder hale geldim. Kölemin aklının içindeki bir düş dünyası benim kâbusuma dönüşmüştü. Bazı sabahlar bugün bu sırra ereceğim ve artık rahat uyuyacağım diye büyük bir inançla yataktan fırlarken gittikçe sayıları artan günlerde ise yataktan çıkamaz hale geliyordum büyük bir çaresizlikle. O ise her sabah gelip bir isteğim olup olmadığını sormaya, benim bu hastalıklı halimden dolayı benimle daha fazla ilgilenmeye başlamıştı. Belki bu süreç onun yaşantısına sızmama bir ipucu yakalamama sebep olur diye her sabah gelip benimle ilgilenmesini beklemeye başladım.
O sabah yoktu, gelmedi...
Ne bir ses vardı koca evde ne bir tıkırtı. Yavaşça doğrularak yataktan uzattımsa da başımı bir yaşam belirtisine rastlayamadım yalnızlığımı derinleştiren o koskocaman evde. Adını bile öğrenmediğim ama yaşantısını nasıl bu denli kontrol ettiğini keşfedebilmek için uğruna hastalanıp yataklara düştüğüm köleye ne kadar seslendimse de duyuramadım gittikçe cılızlaşan sesimi. Nihayet gözetlemek konusunda ustalaştığım odasının kapısında biraz oyalanıp içeriye kulak kabarttıktan sonra sessizce süzüldüm içeriye. Her zamanki gibi huzurla, lâkin diğer zamanlardan farklı olarak muzip bir gülümsemenin yüzüne yayılan ışıltısıyla uyuyordu.
Yüzüne yayılan bu ironik gülümseme bana sonumun geldiğini hissettiriyordu. Sona geldiğimi... Uyandırmak istemedim. Sessizce ilişip biraz daha izlemeliyim diye düşünürken gözüme kucağındaki defter takıldı. Büyük bir şaşkınlık içindeydim... Bir şekilde uyandırmadan yaşama dair belirti gösteren ilk ve tek ipucunu alıp bir bakmalıydım. Hatta odama kapanıp, saatlerce uyanmaması için dua ederek uzun uzun okumalıydım.
Nitekim öyle de oldu. O sabah beni hiç rahatsız etmedi.
Bense büyük bir şaşkınlık, büyük bir dehşet içinde tüm incelikleriyle kaleme aldığı yaşamımı okuyordum kölemin kaleminden. Bırakın okuma yazma bildiğini, elini kağıda kaleme sürmüş olduğundan bile şüphe duyduğum bu adam büyük bir ustalıkla tasvir ediyordu içinde bulunduğum merakı, onun iz’siz yaşamı etrafındaki keşif turlarımı. Sanki efendi olan oydu, kölesinin yaşamını tasvir ediyor ve geleceğine ilişkin bir çizgi çiziveriyordu. İçimden dökülen parçalar artık canımı bile acıtmıyordu. Kanımı donduran bu ustalık karşısında gittikçe hafifledi yüreğim. Ve yanıbaşıma koyduğu bir bardak suyla yeniden hayat buldum sanki güncesindeki son cümlesiyle: Huzur içinde uyu efendi(m)...
Beni o günden sonra hiç rahatsız etmedi.
Huzur içinde bir uykuya daldım kucağımda kölemin defteriyle, cevapsız sorularımı yanıbaşımda bırakarak...
Efendisiyle aynı gün ölen köle olarak anıldı hep ve beni o silik kişiliği, ifadesiz yüzü ve pis kokusuyla gerisinde bıraktı...
Gölgesinde!...






