Adımlarının granit zemin üzerinde çıkardığı seslerden başka bir şey yok gecede. O yürüdükçe hep aynı sesler duyuluyor. Brrrok rok… Brrrok rok… Brrrok rok…
Adı Salih, yirmi dört yaşında, bekâr. Askerden gelir gelmez güvenlikçi olmuş. Karanlıktan korktuğunu söylememiş kimseye, gece nöbetlerini hesaba katmamış. Kurusıkı tabancası belinde, kabzasını tutarak yürüyor. Çıt sesi duysa, küt küt atıyor kalbi, bembeyaz yüzü o saniye allaşıyor. Alışveriş merkezin çeşitli yerlerinde bulunan saatleri aynı aralıklarla kurması lazım, ne geç ne erken. Aslında işine saat kuruculuğu desek kimse alınmaz. Tezkeresine üç ay varken ayarlanmış bu iş, ilk maaşından komisyon kesmiş şef, memleketlisiymiş, ama adı batsınmış. Brrrok rok… Brrrok rok… Brrrok rok…
Dört otuz devriyesini bitirince sütunlara dayanıp, soluklanıyor. Eli, iç cebine gidip sigarasını çıkarıyor. Çekinerek yakıyor bir tane, izmariti unutmamalıyım, diyor öksürerek. Temizlikçiler, izmarit atanlardan şikâyetçi olmuş geçen de. Şef hepsini toplamış, sıraya dizip; kimi yakalarsam, yakarım, demiş.
Sıkı nefeslerle bitiriyor sigarasını. Tabanıyla iyice ezdikten sonra avucunda tutuyor, granitte kalan izi de silmeyi ihmal etmiyor elleriyle.
Gökyüzü ağarmaya başladı. Kavak ağaçlarının polenleri uçuşuyor, inceden bir esinti olmalı dışarıda. Hiçbir yere atamadığı izmaritleri yan cebine koymuş, kokusunu inceden yanında taşıyor. Beş devriyesine bir şey kalmadı, eğilip bağcıklarını sağlamlaştırıyor. Paçalarını botlarının içine soktuğunda daha bir kuvvetli hissediyor kendini. Tam dizlerinin üzerinde doğrulacakken, bir havlama sesi işitiyor. Hayırdır İnşallah, sabahın köründe ne ürümesi bu? Alışveriş merkezinde ondan ve botlarının çıkardığı sesten başka kimse olmamalı. Arkasına dönüp usulca bir adım atıyor, brrrok. Sessizlik ve alacakaranlık içindeki çarşıyı tedirginlikle kolaçan ediyor, rokkk… Eli çoktan tabancanın kabzasına konmuş. Aniden arkasına dönüyor, kimse yok, sadece kauçuk sesi yırtıyor sessizliği. Yanıldım, zihnimin küçük bir yanılsaması bu diyecekken, yine havlıyor it. Gel kuçu dese, gelir mi? Yahut gelmesi gerekir mi bilmiyor. Sevmez hayvanları. Güvercinleri sever, onların da taklacı olanlarını sadece. Çocukluğunda çok istemiş güvercin beslemeyi, izin vermemişler. Çocuk değil artık, güvenlikçi.
Havlama sesine odaklanmışken, yakınlarda bir yerde, bir şey devriliyor. Kendinden emin, devrilme sesiydi işte, kalbi neredeyse ağzından çıkacak. Ardından tıkırtılar, tıkırtılar… Öyle korkmuş ki, neredeyse yere basmıyor.
Tabanca elinde. Sanki İyi, Kötü ve Çirkin’i oynuyor vitrine yansıyan sureti. Her yer karanlık, sadece Abiyeci Müjgan’ın dükkânından bir ışık süzülüyor. Sarı mı dese, kırmızı mı, bilemiyor. Kafasını cama dayayıp eliyle gözlerine siper yapıyor. Yok, yapmıyor. Tabancayı cama çarptı, kıracaktı nerdeyse. Kırsa, kırılsa cam, nasıl öder parasını. Elbiseler, askılar, cansız mankenler. Bir dükkânda ne olursa, onlar var işte. Gün doğdu, şafak derlerdi askerken, sıcak ensesine vurdukça içi geçiyor.
“Ah Salih, yıllarca uğraştın, bir türlü kazanamadın üniversiteyi. Spor Akademisi, Polis Akademisi derken kapandı tüm kapılar yüzüne. Şimdi kurusıkı bir tabancanın kabzasını tutan bileğin bilmiyor mu sanıyorsun, yusuf yusuf korktuğunu.”
Geriye doğru irkilerek zıplıyor; Kimsin lan sen, diye bağırıyor boşluğa, sesi yankılanıp, kayboluyor. Dört yanını kolaçan edip, tabancayı tutan sağ bileğini sol eliyle kavrayarak işi sağlama aldığını düşünüyor. Çocukluğunda Pazar sabahları izlediği kovboy filmlerindeki gibi kırıyor dizlerini Ama onunkiler titriyor nedense.
“Yoktun, bir hiçtin uzun zamandır. Ayakkabılarının çıkardığı seslerden başka kimin vardı Salih?” diyor elbiselerin arasından bir ses. Gözünü kısıp, içeri bakıyor. Bunların hepsi elbise işte, elbiseler konuşamaz diye öğretmişler ona. Kırmızı, sarı, siyah, iç içe elbiseler. Milimlerle yürüyerek, yeniden cama yaklaşıyor. Eller havaya, diyecek görebilse birini. Yakalamalı, ellerini arkadan kablo bağıyla bağlayıp, sabah şefin karşısına çıkarmalı. Şef, kahverengi deri koltuğundan kalkıp, aferin Salih, yüzümü kara çıkarmadın, sen de baban gibi mert bir adam oldun, demeli. Durumu şirkete bildirip, ikramiyeyle ödüllendirilmeli.
“Bağcıkların çözülmüş Salih,” diyor alaylı ses. Bu kadarı da fazla, göz ucuyla botlarına bakıyor, biraz daha eğilip, çözülen bağcıları içlerine tıkıştırıyor. Nereden seslendiği belli olmayan düşman karşısında tedbiri elden bırakmamalı. Dili, damağı kurumuş. İyice ısındı ensesi, bu acil durum yüzünden saatleri kurmaya da gidemeyecek. Kalbinin sesi dışarıdan duyuluyor mu? Duyuluyor. Ellerinin titremesi, gözlerinin kızarıklığı, pişmanlığı ve daha neler neler dışarıdan duyuluyor. Sonra yaklaş, diyor nerden geldiği belli olmayan ses. İstemeden yaklaşıyor. Çok yaklaşma, diyor başka bir ses. Yaklaştıkça sesler artıyor. İçinden gelen sesleri kısıp, dışarıdan gelen sesleri dinliyor. Kulağı hangi sesi yakalasa, çok geçmeden bir ses beliriyor. Salih’in tanımadığı yüzlerce ses kaplıyor her yanı. Tabancayı kavrayan bilekleri acımaya başlıyor. Kurusıkı değil de, gerçek olsa şu meret, öldürecek tüm sesleri. Susun ulan, yeter. Karılar hamamına çevirdiniz burayı diyecek.
Terledi iyiden iyiye, kokmaya başladı teri. Kasılmaktan bitkin düştü vücudu. Tabancayı usulca indirip, yere atıyor. Teslim olma Salih, bedenci ol. Puanın iyi ama mülakat berbat, Laz değilsin Kürt değilsin, ne amcan var ne dayın. Vitrinin önünde çömeldi. Düşmanın sıcak nefesi yüzüne vuruyor. Bu iş boktan olsa da sigortam yatıyor, kahve param, sigara param çıkıyor. Yetmez Salih, yetmez. Peki, peki ama sen kimsin, ne istiyorsun benden, diye soruyor boşluğa. İçinden mi, dışından mı soruyor, bilmiyor.
Havlama sesi kahkaha sesine dönüşüyor. Amonyak kokusuyum, diyor ses, düpedüz dalga geçmeye devam ederek. Salih perişan, silah buz gibi soğuyor yerde. Haydi, bilemedin gündüz uykuları çalınmış zavallı bir tuval köpeğiyim. Ucuz boyalarla şuracığa sıkıştırdılar beni, sesi ciddileşiyor, yer yer hırıltılara dönüyor. Neredeyse dişlerini geçirecek Salih’in kaval kemiğine, işin yoksa uğraş dur, aşıyla, dispanserle. Birden gülümsüyor, yılışma da denilebilir. Şu tepedeki resimden düşerim her gece. Düşmekle de kalmaz boyumdan büyük ürümelere girişirim. İnanmıyor Salih, inanıyormuş gibi yapıyor. Burnunun üstü boncuk boncuk terlemiş. Benim adım boncuk olsun, diyor ses. Salih başını olsun anlamında sallıyor. Şef geliyor aklına, kuramadığı saatlerin tik tak sesleri duyuluyor.
Kalkıp, bir el ateş ediyor. Tabancayı hangi ara aldı eline. Başka kurşunu yok, olsa onu da kafasına sıkacak. Botlarını oracıkta çıkarıp, cebindeki izmaritleri üstüne atıyor. Koca memeli temizlikçiye söverek yürüyor koridoru. Ayakları yalınken bile sesleri duyuyor, Brrrok rok… Brrrok rok… Brrrok rok…



