Dört aydır dışarı çıkmıyorum. Merak etmeyin, yalnız değilim. Bu dairede ben, karafatmalar, yeşermiş ekmekler, küf kokusu, boş şişeler, anason tadı, grileşmiş camlar, izmaritler, çalan aynı hüzünlü parçalar, bir karalama defteri ve bir ton kurşun kalem beraber yaşıyoruz. Evet evet kalabalığız. Benim hayatımı yazıyoruz. Yapamadıklarımı. İlan edemediğim aşkımı yazdık geçen gün. 20 yaşındaydım o zaman, şimdi olduk mu 45? “Gelir başkası” dedim, geldi de. Geldi ve gitti… Bir daha öyle mide ağrıları kısmet olmadı ama… Durmuş kalbimin yasını tuttum sonra yıllarca. Durduk yerde dolan gözler yakışır mı erkek adama? Yakışmadı… Arkadaşlar da bıraktı teker teker. Anne baba derseniz sizlere ömür. Onlar bana değer verirlerdi oysa ki. Hayalleri vardı, yıkıldı.
Ah nasıl da planlar yapmıştım zamanında. Onları da yazdık. Evin koridorlarında bir öne bir arkaya giderken kendi kendime konuşarak yaptığım uzun yolculukları da. Öyle güzel yerlere gitmiş, öyle değişik insanlarla tanışmış, öyle hatunlara tutulmuştum ki… Kahramandım hep. Herkes beni seviyordu ama ben onları beğenmiyordum bazen. Sevmek ne kelime aslında, alçakgönüllülüğe gerek yok, herkes bana aşık…
“Ahmeeet gir odanaaa!!!”
Komşumun oğluna bağırışları döndürüyordu beni hayata, kapıcı zili çalıyordu ya da:
“Çöp var mı abi?”
Yoruluyordum bir de yürümekten. Oturup koltuğa boş boş tavana bakıyordum. Yine aynı parçaları mırıldanıyordum… İşte bazen de iki üç göz yaşı sonrası hızla içilen rakı ve hop uyku. Sabah uyanışlarımı da yazdık. Her sabah ilk gözlerimi açtığımdaki umudumun kendimi hatırlayınca nasıl söndüğünü de. Yatakta benle olmaktan duyduğum sıkıntıyı, sonra şimdi bile nasıl olduğunu bilemediğim bir güçle kalkıp rakı ve sigara parasını kazanmak üzere gittiğim işi anlattık detaylarıyla. Ne hayallerim vardı oysa ki… Hele küçükken… Sihirbaz olacaktım. Şapkadan tavşanlar falan çıkarmayacaktım ama. Kardeşler yaratacaktım; benim emrinde ve her zaman benden kısa ve sıska olacak kardeşler. Onları çok sevecektim tabii. Ömrümün sonuna kadar her akşam onları ben yatıracak, yanaklarından öpecektim. Arabalarımla da oynayabileceklerdi isterlerse. Hey gidi çocukluk! O günlerimi de yazdık merak etmeyin. Arka bahçedeki koşuşturmalarımı, komşunun kızı Ceylan’ın saçlarını çekişimi, tanımadığım çocuklar geldiğinde eve kaçışımı… Sonra annem zorla beni aralarına sürüklediğinde attığım çığlıkları, babamın sesimi kesmem için çaresizce attığı dayakları… Yazdık da yazdık… Karalamaların sonuna geldiğimizi hissedince de hepsini temize çektik. Bembeyaz sayfalara. Kalemtıraşlar hiç bu kadar yoğun çalışmamış, silgiler bu kadar hızlı tükenmemiştir. Her satırın mükemmel olmasını sağladık. Mükemmel…
Bittikten sonra yazdıklarımızı okumadan uzun süre harfleri inceledim. İşte tüm yaşanmamışlıklar ve yaşanmasa da olurlar önümde bana bakıyordu. Hepsi şekillerden ibaretti. İnsanın baktıkça bakasını getiren, “ne güzel yazı yahu” dedirten, yok olmaya hazır şekillerden. Gençlik yıllarımda unutmak istediğim ama bir türlü aklımdan çıkmayan insanların isimlerini kağıtlara yazar, sonra yırtıp çöpe atardım. Şimdi de kendimden kurtulacaktım… En sonunda… Yeni bir sayfam olacaktı hem, bu sefer yaşanmışlıklarla dolduracaktık onu .
Dört aydır tüm amacımız buydu. Ama yapamadık. Yakmak, çöpe atmak bir tarafa, bir kelimesini bile karalayamadık. Ben istediysem bile kalem karşı çıktı, ucu kırıldı. Silgi silmemeye, çakmak yanmamaya başladı. Yapamadık… Bunu da beceremedik. Diğerlerini bilmem ama ben korktum biraz. Kendime de veda edince kim bakacaktı bana? En zor anlarımda yanımda olan ben… Düşerken elimden tutan ben… Mutsuzluk bırakabilir mi hem kolayca? Nasıl geçer zaman? Belki bir gün eskimekten silinmiş sayfaları bulursa biri, meraklanır biraz, okumaya çalışır. Tam okuyamaz ama, hayalleri gerçek sanır. Beni çekip çıkarır buradan. Olmak istediğim ben özgürleşir sonunda… O güne kadar gitmek istesem de tutsağım bu kağıt parçalarına. Kendi seçtiğim mahpusluğumun şerefine bir duble rakı! Ve hop yatak…




