Ah Nemika*, diyor kendi kendine, tıpkı şu iliştiğin sandalyede, şu masa köşeciğindeki gibi iğretisin bu evde, hatta hayatım dediğin şu komik oyunda. Çıksan gitsen şu kapıdan, ardına düşecek kimsen yok. İşte kalem kâğıt önünde, yaz yazabilirsen, akıtabiliyorsan akıt bakalım gözyaşlarını kâğıda, nerede, kupkuru gözlerin.
Gözleri öylece bakıyor uzaklara, duvarın arkasında bir yerlere. Buraya geldiğinden beri hiç bir şeye elini sürmüyor, sabahtan akşama oturup düşünüyor sadece. Tülün ardından dışarıyı seyrediyor uzun uzun. Sabahlığını bile çıkarmıyor sırtından. Zaten yanına fazla bir şey almadı kaçarken. Yemek geçmiyor boğazından, anca çay içiyor sigarayla, ama sonra kusmak geliyor içinden. Kusabilse, yapamıyor, ağlayamadığı gibi onu da beceremiyor. Tıkanıp kalmış gibi, içi kurudu adamakıllı. Acısının katılığı, keskinliği onu ürkütüyor. Oysa eskiden acıyı, gözyaşlarıyla yıkanıp arınan yumuşacık hüzün bulutları sanırdı. Romantik, şiirsel bir yanı vardı sanki o zamanlar. Genç kızlık döneminin geride kaldığını fark ediyor birden. Artık bir kadın o, bir anne. Acı çekmenin de bir zamanı, zemini var.
Şimdi, uzaklarda, bir kız çocuğu okula gitmeye hazırlanıyor. Önlüğünü giydiriyor babası, saçı atkuyruğu toplanıyor. Bugün karne alacak. Birazdan bir elinde çantası, bir eli babasının elinde… Giysileri yıkanıyor mudur, ya külotlu çorabı, delik midir, pijaması, saçı-başı, dişi, tırnağı? Ani bir kararla kalemi eline alıyor. Bir şey yapmalı diyor, yazmalı en azından, gönderemeyeceğini bile bile. Kendini koyup göndermek istiyor aslında ona, çünkü mektuba sığmaz yazacakları, kâğıtlar almaz. Çayından bir yudum daha alıyor. Sonra başlıyor: “Canım kızım…”
Tam o sırada açılan kapının sesiyle hopluyor, yazdığı kâğıdı buruşturup sabahlığının cebine tıkıştırıyor. Hasan, bu saatte? Ayağa kalkıp telaşlı adımlarla kapıya doğru gidiyor. Hoş geldin diyor, titrek bir sesle. Karşılık bulmuyor selamı, Hasan yüzüne bakmadan ayakkabılarını çıkarıp mutfağa yöneliyor. Buzdolabını açmasıyla kapaması bir oluyor: “Yemek yapmadın mı yine?” Sandalyeye bir tekme vuruyor, tezgâhtaki bulaşıkları elinin tersiyle yere süpürüyor. Nemika, iki eli sabahlığın ceplerinde, biraz korku, biraz kaygıyla izliyor Hasan’ı. Bulaşıklardan sonra sıra ona gelecek, biliyor. Cebindeki kâğıdı sıkıyor iyice. Hasan birden dönüyor ona: “Ne var cebinde?” Nemika “Hiç…” diyor sadece, arka arka giderek. “Ben biliyorum ama! Başka derdin yok mu senin? O zaman ne diye takılıp geldin peşime?” Nemika ağlamayı başarıyor sonunda; neredeyse bunu becerebildiğine sevinerek, hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Hasan onu öyle görünce, geldiği gibi hışımla çıkıp gidiyor.
Nemika’nın hıçkırıkları, başladığı gibi birden kesiliyor. Cebindeki kâğıdı çıkarıp açarak o iki sözcüğe bakıyor: “Canım kızım,” Kâğıdı öpüyor, kızını öper gibi. Kâğıt elinde, çek-yata uzanıyor.
Kapının sesiyle gözünü açıyor, karşısında kızı. Nedense hiç şaşırmıyor. Yattığı yerden elini uzatıyor, gel yapıyor. Allah Allah, yalnız başına nasıl gelmiş? Kızının yüzü çok ciddi, gülmüyor. Elinde bir şey sallıyor, karnesi bu. “Ben de sana mektup yazıyordum, bak!” diye, heyecanla elindeki buruş buruş kâğıdı uzatıyor Nemika. Kızı kâğıda bakmadan, Nemika’ya karneyi veriyor. Karne baştan aşağı sıfır. Tam “Ne biçim karne bu?” diyecekken, kızı kayboluveriyor, buharlaşıyor sanki. Şaşırmaya fırsat bulamadan karnedeki isme gözü takılıyor: Nemika Yüce. Davranış notları çarpıyor sonra gözüne: Annelik: 0, Sorumluluk duygusu: 0, Sadakat: 0 Kızına olan sevgisi: 0. Ne tuhaf, hiç şaşkınlık duymuyor, hep bekliyormuş gibi bu karneyi. Hak etmiştim diyor içinden, “Görüşler” bölümünü görünce: “Hak edenler, ancak cezalarını çektikten sonra...” Sonrasını okuyamıyor, yazı çok kötü.
Evet ya, ceza, diyor, ancak cezasını çekene var huzur. Karneyi bırakıveriyor, yokluyor şöyle kendini: Hiç bir şey hissetmiyor, kaskatı. Bu çok saçma, üzülmesi gerekmiyor mu? Demek böyle oluyormuş. Mantığı keskin, düşünceleri duru. Çek-yattan kalkıp pencereye yaklaşıyor, camı açıp yukarı tırmanıyor. Serinliği yüzünde duyuyor, iyi geliyor serinlik. Tek hamlede bitirecek bu işi. Gözü bir an aşağı kayıyor, kızı tam orada, çırılçıplak ona bakıyor. Elinde önlüğü. Atlasa, tam üstüne düşecek. “Çekil ordan!” diye bağırıyor aşağı. Kızı, önlüğünü gösteriyor: “Anne, önlüğümü giydirir misin?” “Çekil dedim!” diyor tekrar. Kıpırdamıyor bile. Nemika, kararlı. Bırakıyor kendini, yavaş yavaş havayı yararken, “Anneee!!!!” diye bir çığlıkla sıçrayıp uyanıyor çek-yatta.
Sessizlikte neredeyse kalbinin gümbürtüsünü duyacak Nemika. Hâlâ hayatta olduğuna inanamıyor, bu bomboş, sevimsiz evde olduğuna da. Yavaş yavaş doğruluyor, buruşturduğu kâğıt elinde. Yeniden masanın başına gidip oturuyor. Hasan’a yazacak mektubu, veda mektubunu.
*(Osm.) Mektup






