Saçağın altında, yağmuru ve çeşit çeşit nemi emmekten iyice mantara dönmüş sebze kasasının üstünde sigarasını içiyordu. Derin bir nefes çekti. Önce sigarasından, dumanı dışarı verdikten sonra da şehrin pisliğini bir anda siliveren sağanak yağmur kokulu havadan... Az ilerideki çöp konteynırlarından her daim yükselen ekşi kokular bile katlanılır olmuştu bu yağmurla beraber. Aşçı içerden camı tıklattığında sigarası yarı bile olmamıştı daha. Kaldırımdaki eksik, altıgen parke taşlarından birinin çukuruna dolmuş yağmur suyuna nişan aldı yarısı içilmiş sigarayı. Tutturamadı. Sıklıkla düşen yağmur damlalarından biri ya da daha fazlası, yarısı hâlâ içilmemiş olmasına rağmen atıldığı için artık izmarit olmuş sigaranın közü üstüne düşüp minik cozurtular çıkardı.
İçeri girince hemen duvardaki saate baktı. Daha neredeyse bir saati vardı. Ellerini önlüğüne silip tezgâhta bekleyen siparişleri alırken başka bir garson dışarı sigara içmeye çıktı.
Lokanta dar ve uzundu. Tıpkı pencerelerinin baktığı sokak gibi... Dar ve uzun bir sokaktaki bu dar ve uzun lokanta yılın hiçbir zamanı güneş almazdı neredeyse. Sadece belli saatlerde, belki yirmi dakika, taş çatlasın yarım saat güneş görürdü. O da doğrudan değil de karşıdaki iş merkezinin aynalı camlarından yansıyan güneş sayesinde.
Siparişi lokantanın en sonundaki cam tarafında olmayan masaya götürdü. Adam başıyla teşekkür anlamına gelen bir hareket yaptı. O da aynen başıyla önemli değil anlamına gelen bir hareket yaparak karşılık verecekti ama birden duvardaki pano aklına geldi. İşe girdiğinden beri nerdeyse bir yıl geçmişti ama o kadar uğraşmasına rağmen hâlâ ayın elemanı seçilememişti. Başlarda gerçekten istiyordu ayın elemanı olmayı. Orada fotoğrafının bir ay boyunca asılı kalması ufak da olsa gurur veriyor olmalıydı. Arada sırada uğrayan tanıdıklara gösterir, havamı atarım diye düşünüyordu. Hem ayın elemanına yarım maaş ikramiye de veriyorlardı. Başarı belki önemli değildi ama maaşı az bile olsa bu ikramiye çok önemli sayılırdı. Ama sonraları içine bir karamsarlık çöktü. Her ay seçilmeyi umup seçilmedikçe hevesi daha da kırıldı. Yine de vazgeçmedi. Artık bu onun için onur meselesine dönüşmüştü. Sadece seçilmek istiyordu. Paradan çoktan vazgeçmişti. Para falan istemiyordu. Sadece o panoda bir ay, hatta bir gün asılı kalsın istiyordu fotoğrafı. Belki bu şekilde onu birileri görürdü artık. Artık bu daracık lokantanın içinde kıvrılıp duran bir solucan gibi hissetmek istemiyordu kendini.
Adamın baş işaretli teşekkürüne mırıltı halinde afiyet olsun diyerek cevap verdi.
Yan masaya bakan garson panodaki 'ayın elemanı'ydı. Müşterinin isteklerine bin bir türlü yaltaklanmalar, ezilip büzülmeler, reverans yapmalar, hayhaylamalarla cevap veriyordu. Ayın elemanını boş gözlerle izlerken o da bir anda arkasını döndü ve göz göze geldiler. Kendi gözlerinin aksine cin gibi gözlerle bakıyordu etrafına. 'Bak da müşteriye hizmet nasıl oluyormuş öğren!' der gibi küstahça göz kırparak mutfağa yöneldi.
O sırada az önce dışarı çıkan garson geri dönmüştü. Bir iki dakikadır fıldır fıldır etrafına bakan bir müşteri onu görünce hemen seslendi.
Dışarıda ince ince yağmur yağıyordu. Zaman bir türlü geçmek bilmiyordu. İnsanlar sürekli yiyorlardı. Masalar hiç boş kalmıyordu. Sanki anlaşmışlar gibi daha biri kalkarken kapıdan yeni biri giriyordu. Tıpkı yollar ve arabalar gibi, diye düşündü. Bazen sabah erkenden yol kenarındaki bir banka oturur ve yoldan geçen arabaları seyrederdi. Belki saatlerce. Trafik ışıkları da olduğu halde yol bir anlığına bile boş kalmazdı. Baktığı yöne doğru hep bir trafik akışı olurdu. Şehirdeki bütün arabaların o yönde gittiğini düşünürdü. Ama sonra karşı şeride baktığında orasının da hiç boş kalmadığını görürdü. 'Yoksa bu arabalar sadece hareket halinde olmak için mi hareket ederler? Başka bir amaçları yok mu?' derdi kendi kendine. Sonra bunları düşünmenin saçma olduğuna kanaat getirince kalkardı banktan. Hava çoktan kararmış olurdu. Hangi arabanın ne zaman ne yöne gideceğini ve hangi insanın ne zaman nerde yemek yiyeceğini bilemezdiniz. Onları izlediğinizdeyse sanki bütün arabaların o yolda, o yöne doğru gittiğini; bütün insanların aynı lokantada yemek yediğini sanırdınız. Bir garson telaşla yanından geçerken düşüncelerinden sıyrıldı.
İlk önce ne olduğunu anlayamadı. Müşterilerden biri, garsona çorbanın çamur gibi olduğunu bağırıyordu, öbür müşterilerse, iyi küçük çocuklar, kötü küçük çocuğun azarlanmasını işitecekmiş gibi afallamış, ama sırıtkan bir yüzle adamı dinliyorlardı. Yanından geçen garsondu bu. Ağlamaklı olmuştu. Yenisini getirmeyi teklif eden garson hemen masadaki çorbaya saldırdı. Ama o kadar heyecanlıydı ki çorbayı olduğu gibi kızgın adamın kucağına boca etti. Kızgın adam, kucağına dökülen kızgın çorbayla daha da hiddetlenmişti. Eli ayağı titriyordu garsonun. Hemen koşa koşa biri geldi. Ayın elemanı! Artık alenen ağlayan garsonu gönderdi ve kızgın müşteriyle ilgilenmeye başladı. Sonra onu gördü. Yanına çağırdı. Sanki ona emir verme yetkisi varmış gibi. Hâlbuki aynı pozisyondaydılar. Adamın üstünü temizlemesi için bir bez getirmesini söyledi.
Bezi almaya gittiğinde vakit gelmişti. Vardiyayla beraber temiz bezi de yeni gelen arkadaşına teslim etti. Önlüğünü ve kırmızı renkli iş kıyafetini çıkarıp dolabına astı. Kendi kıyafetlerini giydi. Ortaya genel bir 'iyi akşamlar' diyerek dışarı çıktı.
Yağmur yağacağını tahmin etmediğinden sadece ceketle gelmişti. Ceketin yakasını kaldırdı. Kız arkadaşı karşı kaldırımda elinde şemsiyeyle bekliyordu onu. Koşarak yanında gitti. Öpüştüler. Küçük bir derenin nehre dökülmesi gibi, daracık sokaktan muazzam geniş caddeye aktılar.
Yanlarından yağmurluk giymiş, kendi kendine mırıldanan, sahipsiz bir köpek gibi kendini kaybetmiş yaşlı bir kadın geçti. Güldü.
“Tanıyor musun?” diye sordu kız.
Güldü.
Yıllardır o çevrede dolaşan, işi gücü olmayan meczup bir kadındı.
Yine de onu son gördüğü zamandan daha iyi ve gençti.
Kendisi ise yaklaşık bir senedir o lokantada çalışan on sekiz yaşında bir gençti. Kendini sabah aynada gördüğünden daha kötü ve yaşlı.






