Okuduğum kitapla olan ilişkim gözkapaklarımın ağırlaşmasıyla sona ermiş, gözümde gözlüğüm, elimde kalemim, kucağım not defterim uyuyakalmışım. Ailesiz, özellikle de annesiz büyüyen biri olarak hiç hazzetmedim yalnız yaşamaktan, ama ne çare yalnız yaşlanıyorum. Kendime geldiğimde dışarıda ince ince yağmur yağıyordu. Yağmura aldırmadan bıraktım kendimi şehrin kalabalığına. Derdim biraz hava almak ve güne güzel bir kahvaltı ile başlamaktı. Keyif mekânım olan lokantanın yolunu tuttum. Şef garson her zamanki gibi kocaman bir gülümseme ile karşıladı beni. Tanıdığımdan beri nerdeyse hiç değişmeyen görüntüsünü tamamlıyordu bu nazik ve sevecen ifade. Yine de onu son gördüğüm zamandan daha ince ve gençti sanki bu sabah. Sabahları insanlar daha genç oluyorlar yaşlarından ve gün içinde yaşlanıyorlar diye düşünürüm ki garsonun durumu da benzerdi sanırım. Cam kenarındaki boş masanız var mı diye soracağımı bildiğinden midir, yoksa ne istediği çok belli bir adam olduğumu anlamış olmasından mıdır bilmem, boş buldukça tercih ettiğim her zamanki masayı işaret etti bana.
Seviyordum bu lokantayı. Şehre geldiğimden bu yana hiç tercih etmezsem haftada iki üç kez düşüyordu yolum. Tarihi taş bir binanın bir kısmını oluşturan, dingin havasıyla beni çeken bu lokanta dar ve uzundu. Binanın çeşitli zamanlara ait siyah beyaz fotoğraflarıyla süslenmiş koridorun aydınlatması lokantayı daha derin gösteriyor, sanki her seferinde zaman içinde bir yolculuğa çıkarıyordu. Bu sıradışı mimari ve dekorasyondaki özen beni buraya çekiyordu. Temiz masa örtülerinin üzerinde ışıldayan bardaklar, özenle katlanmış peçeteler ve her gün tazelenen güzel kokulu çiçekler ile yaşamı keyifli kılan bir hizmet anlayışına tertemiz giyim kuşamlarını süsleyen nezakete sahip garsonlar eşlik ediyordu. Beni baştan çıkaran kokusuyla güne uyanmamı sağlayan kahvemi getiren garson “ - kusura bakmayın, bugün kalabalık bir grup var içerde ve bir parça gürültülü ortam...” diyerek bana aradığım huzuru orada bulamayacağımı fısıldamıştı o günlük.
Huzurlu bir gün dilediğim için olsa gerek bu tür gelişmelere tahammül edemeyeceğimi hissettim ki çok geçmeden iç kısımdan gelen gürültülerle yankılanan koridor yaşanacak huzursuzluğun işaretçisi oldu. Bir parça kulak kabartınca anladım ki, müşterilerden biri, garsona çorbanın çamur gibi olduğunu bağırıyordu, öbür müşterilerse, iyi küçük çocuklar, kötü küçük çocuğun azarlanmasını işitecekmiş gibi afallamış, ama sırıtkan bir yüzle adamı dinliyorlardı. Bu tür bir olay bu lokantada görülmesi neredeyse imkânsız sayıldığı için ben de dâhil olmak üzere orada bulunan müdavimler ve dahi lokanta çalışanları olumsuz etkilenmişti bu durumdan. Bu ağır havadan kurtulmak ve şehrin ilk saatlerini yaşamak için sabah kahvesi ile yetinerek, kahvaltımı öteledim. Hesabımı ödeyip, moral desteği sayılabilecek kadar bir bahşişle vedalaştım nazik garsonlarla.
Kendimi yağmurun serinliğine, sabahın sessizliğine bırakmışken gözüme takılan çift yağmurun romantizminin her anının tadını çıkarıyor ve damla damla karışıyorlardı birbirlerinin ruhlarına. Bedenlerinden öteye geçmiş bu sevişme halinin yaydığı buram buram aşk kokusu, bu çiftin peşinden sürükledi beni. Gözleri birbirinden başkasını görmeyen otuzlu yaşlardaki bu çift hakkında ilk hükmümü verdim peşin peşin: Bunlar aradıklarını onca yıl bulamamış ve aramaktan vazgeçip ömürlerini eski sevgililerine ya da eşlerine feda etmiş şehir yorgunlarının yeniden doğmuş halleriydi. Kimbilir neler yaşamışlardı diyerek oturdukları bankın ötesine ilişiverdim sessiz sedasız ve üzerini inceden inceye örttüğüm yalnızlıklarımı izlemeye başladım bu iki sevgilinin hallerinde. O esnada yanlarından yağmurluk giymiş, kendi kendine mırıldanan, sahipsiz bir köpek gibi kendini kaybetmiş yaşlı bir kadın geçti. Kadının hali aldı beni, yıllar öncesine götürdü. Hatırlamam için çok çaba sarf etmem gerekmedi, zira zihnimde yer eden bir acı-anı ile ilişkiliydi sanki bu kadının yüzü:
Kasım ayının ilk haftasında üzerinde çalıştığım son kitabımı tamamlamak üzere çıktığım bir seyahatin ilk günleriydi. Yerleştiğim otel odasında vakit geçirmekten çok keyif almama rağmen bir türlü önüne geçemediğim keşif duygularıma yenik düşüp, defteri kalemi atıyor çantama, şehrin yaşanabilir mekânlarında çalışmayı sürdürüyordum. Geldiğim gün keşfettiğim çay evi, ağaçlarla süslenmiş avluya yayılmış tabureleri ve bergamot aromalı tavşan kanı çayları ile gözde mekânım oluvermişti.
Bunların ötesinde oranın müdavimlerinden olduğunu öğrendiğim ve tanımak, bilinmez dünyasında belki de kendimi bulmak için muhabbet etmek için zapt olunamaz bir istek duyduğum yaşlı kadın da mekana duyduğum ilgimi arttırmıştı. Birkaç gün sonra konuşmayı başarabilmiştim. Ertesi sabah her zamanki yerinde kendi kendine konuşur halde bulduğum kadının keyifli sohbetini sabah çayına eşlik edecektim ki büyük bir patlama ile sarsıldı şehir...
Sessiz ve yağmurlu bir gün sabah yaşayan şehir bir anda can pazarına dönmüş, aşk kokusu yerini kan kokusuna bırakmıştı. Koşturmacalar, sirenler, sağlık görevlileri derken nice sonra kendime geldim. Yaşlı kadının nasıl olduğunu anlamak üzere aramaya koyulduğumda bir cesedin üzerine kapaklanmış ağlarken buldum onu:
Oğlum... Oğlum...
Oysa biraz önce yan yana oturmuş hiç tanımadığım bu kadının gizemli geçmişine yolculuk ediyor, insanı şaşkına uğratacak dil hâkimiyeti ve diksiyonuyla kendimi sesli bir tarihsel serüvenin içinde hissediyordum. Ölümün soğukluğunu yaşadım ruhumun derinliklerinde, kandın sessiz sessiz döktüğü gözyaşlarında, boynuma sarılıp iç çekişlerinde...
Nice sonra tekrar ziyaret ettiğimde o şehri, aynı çay evinde anlattı bana bütün geçmişini, o günkü patlamada yitirdiği üvey oğlunu... Annesiz büyümüş olmamdan mı, yoksa bir annenin üvey de olsa tüm şefkatine açlığımdan mı gözyaşları içinde dinledim, dinlendim. Yalnızlıklarımın tozunu alan bu yaşlı kadının kanattığı yaralarımı saracak başka bir kadının kollarına döndüm unutamayacağım bu sohbetin hemen ardından.
Kendi kendine mırıldanan, kendini kaybetmiş yaşlı kadının ne işi vardı burada, onca zaman sonra benim şehrimde? Neden yaşadıklarını geride bıraksın gelsin ki, gibi düşünceler zihnimde dans ederken kendimi kadının peşi sıra giderken buldum. Çok geçmeden fark ettirdim varlığımı. Gözü yaşlı halde boynuma sarılmış ağladı uzun uzun. Sonra sonra boğazındaki düğümler çözüldü ve söyleyebildi... Benim için geldiğini... Beni uzun zamandır aradığını...
Okuduğum kitapla olan ilişkim gözkapaklarımın ağırlaşmasıyla sona ermiş, gözümde gözlüğüm, elimde kalemim, kucağım not defterim uyuyakalmışım. Evde yalnız olmadığımı bilmenin huzuruyla kendimi uyku kardeşin kollarına bırakırken annemin sıcacık busesiyle kendime geldim ve üzerimi örten elleri ellerimde uyudum:
- İyi geceler oğlum...






