Uyanalı ne kadar olduğunu tahmin edemez bir durumda sırtüstü, kımıldanamadan, kıprtısız gözlerle yatağımda bekliyorum... Saat 08:15... Beklenmesi gereken on beş dakika var daha… O an geldiğinde, 08:30’un henüz ilk saniyesinde çalmaya başlayacak yine! Sorumluluğuna düşkün bir görevli titizliğiyle sinirime dokunacak bu sabah da emektar saatim. Israrlı, ödünsüz ve tiz sesli bu küçük alet marifetiyle yataktan kalkmaya zorlanmak hiç alışamadığım ama katlanmak durumunda olduğum sevimsiz bir zorunluluk her zamanki gibi. Ama doğruluşumla zili susturuşum arasına sadece saniyeler sığabilecek ve bir intikam almışlığın kaçamak huzuruyla dolacak içim. Perdeleri araladığımda içerideki loşluk, sabah aydınlığında eriyiverecek aniden. Pencereyi açıp, taze havayı yüzümde, esintiyi saçlarımda hissetmeyi ihmal etmeyişimin bugünkü tekrarı gelecek peşinden. Uyuşukluktan zindeliğe dönüşen bir hareketliliği vücudumda hissetmeye başlayınca, evimin küçük, sevimli banyosuna gireceğim. Açık krem rengi fayanslar, elektrik ışığının pırıltılı yansıyışlarıyla karşılayacaklar beni. Önce, musluktan avuçlarıma, oradan da yüzüme değecek suyun duru serinliği. Ve sonunda dağınık saçlarım ve kırık dişli tarağımla sinsi bir acelenin akışına kapılışım ayna karşısına geçişimle tamamlanacak... Çalan alarm, saniyeler içinde susturuşum ve kadrandaki akrep ve yelkovanın sevimsiz tablosu: Saat, tam 08:30.



