Halam ölmemiş. Yine eski sağlıklı günlerindeki gibi. Yürüyor, konuşuyor. Meğer Alzheimer böyle bir hastalıkmış: İnsan en son aşamaya kadar gelip ölüm haline ulaşınca bile eski sağlıklı haline dönebiliyormuş. Buna çok seviniyorum. Eskişehir’deyiz. Eskisi gibi, bir kebapçıda yemek yedikten sonra çıkıp yürümeye başlıyoruz. Ama Eskişehir tamamen yıkılmış, yeniden yapılıyor. Her yer inşaat halinde. Bütün inşaatlar da yeni başlamış, hepsinin temel çukurları kazılıyor. Şehir merkezi devasa çukurlarla dolu. Porsuk çayı bile kurumuş, yatağı kocaman kepçelerle kazılıyor. Cadde ve sokaklarda yürüyecek yer bulamıyor, yan taraflardaki daracık patikalarda tek sıra halinde yürüyoruz. Sonra birden uçmaya başlıyor, inşaatların üzerinden uçarak geçiyoruz. Altımızda çok derin çukurlar var, koca kepçeler çukurları kazıyor, toprakları alıp başka yere boşaltıyor. Biz yukarıdan rahat rahat seyrediyoruz. Hayret, ben kepçelerden çok korkardım, diyorum. Halam, ben de diyor. Ben, o kepçelerin kazdığı toprakların altında kalmaktan korktuğumu söylüyorum. Ya da beni görmeden altlarına alıvermelerinden. O ise, kepçelerin toprağı kazarken annesinin mezarını bulup kemiklerini çıkaracağından korktuğunu söylüyor. Doğru ya, halam annesini beş yaşındayken kaybetmiş diyorum kendi kendime, hayatta en korktuğu şey de ölüm. Ama şimdi yukarıdan baktığımız için, ikimiz de korkmuyoruz. Kepçeler bize hiç bir şey yapamaz.



