
O sıralar Millet’nin bakışlarının etkisi altındaydı Vincent ve o bakışları her şeyin üzerinde kullanıyordu; gübre yığınlarına inip kalkan kuşlar üzerinde, Sien’in üzerinde, kapı önlerinde toplaşan kalabalıklarda… Bütün gün çatık kaşlarıyla kâğıdın üzerine eğilip çalışıyordu. Ara verdiğinde üç beş kelime konuşursak eğer, yeni projeler öneriyordu; “her gün bir şiir çevirmeye ne dersin?” diyordu, “Kısa şeylerle başlarsın. Bir dilin anlatım olanaklarını kavramak için bundan iyi yol olur mu?” Günde on sayfa yazma zorunluluğu getirmişti bana. Ona göre bu sadece bir başlangıçtı ve zamanla elli sayfaya kadar çıkacaktım, çıkmalıydım. “Böylece gerçek yaşantılarını yazmayı ve yazdıklarını yaşamayı öğreneceksin. Sanatta samimiyetten başka bir şeyi temel alamayız, ben bazen modelimin hayatını yaşadığımı hissederim ve işte o zaman sonuç kötü bile olsa içinde işe yarar bir şeyler olacağını bilirim,” diyordu; konuşurken gözleri parlıyordu. Sonra deseninin başına dönerken heyecanla ekliyordu: “Haydi başla sen de yazmaya, anlatacak ne çok şeyin olduğunu göreceksin.”
Oysa ben daha başlamadan yılgınlığa kapılmıştım, önümdeki koca başlangıç yıldırmıştı beni. Hem sonra anlatmak, hatırlamak demek. Ben unutmak istiyordum. Herkesi, her şeyi unutmak istiyordum; herkesin, her şeyin de beni unutmasını. Özellikle geçmiş güzel günleri hatırlamak istemiyordum hiç. Ama hatırlamaktan kaçamıyordu insan; bir şeylerin ona, en ilgisiz başka bir şeyleri hatırlatmasından kurtulamıyordu.
Vincent bir denizci şarkısı mırıldanıyor; şarkıyı hatırlıyorum, şarkı hatırlatıyor. Buradayım, önümde açık bir kitap, Vincent’in atölye dediği pis bir odanın köşesine yığılmışım. Kitabın sayfaları elimden nemlenmiş. Vincent’in önündeki kâğıtta bir soba ve onun yanındaki beşikte uyuyan bir bebek var şimdi; son dokunuşları yapıyor, gölgeler iniyor beşiğin üzerine. İçerisi oldukça karanlık, çünkü geçen hafta Vincent içeriye çalışmaları için gerekli olandan fazla ışık girdiği gerekçesiyle pencereleri kartonla kapattı. Soba huzursuz bir hasta gibi derin derin inliyor. Odanın havası ağır ve insanı yoran bir sıcaklık var. Bütün bunlara Vincent’in kaleminin kalın kâğıt üzerinde çıkardığı kararlı sesler ve bir bebeğin uykusu eşlik ediyor.
Dışarı çıkıyorum, biraz temiz hava almam lazım. Kar bulanık bir balçığa dönüşmüş; insanlar bata çıka, hırsla evlerine dönüyorlar. Her akşam tuhaf bir umutla tekrarlıyorlar aynı şeyi. Yıllarca sahnede kalan bir tiyatro oyunu gibi, bıkmadan usanmadan sahnelenen bir fars. Çamura girmemeye çalışarak ağır aksak yürüyorum. Acelem yok, evde beni neyin beklediğini biliyorum; boğucu bir sıcak, ter kokusunu odaya iyice yaymış bir Vincent ve belki de ölü bir bebek. Bebek sabahtan beri kıpırtısızca uyuyor ve Sien ortalarda yok. Ben kendi adıma ciddi ciddi bebeğin ölmüş olma ihtimali üzerinde duruyorum. Gün içinde birkaç kez kaygılı bakışlarımız karşılaştı Vincent’le; sonra o resmine döndü, ben de kitabıma ve hayallerime; ikimiz de bebeğin yanına gitmeye cesaret edemiyorduk. Umarım yalnızca uyuyordur ve Sien geldiğinde her şey tatlıya bağlanır. Yoksa rahatsız edici bir durum ortaya çıkacak: Bir zamanlar beyaz olduğu pekâlâ düşünülebilecek karın içinde sinir krizi geçiren bir fahişe ve karanlık, sıkıntılı odada ölü bir bebeğin hayatını yaşayan bir adam.






