
Vincent Van Gogh
Elimde sırt çantamla metronun merdivenlerini nefes nefese tırmanıp, heyecanla karşımdaki sokağa baktım. Çok şükür, kafe olduğu yerde duruyor, ışıl ışıl sokağı aydınlatmaya devam ediyordu. Acaba içinde değişen bir şeyler var mıydı? Kafeye doğru yürümeye başladım, bu kez acele etmeden. Onunla karşılaşmaya hazır mıyım, bilmiyordum. Ya bana hangi yüzle geldiğimi sorarsa?
Ama bunu düşünmek için çok geçti. Ne olursa olsun, dönüp onu görmem gerekiyordu. Geçen zamana rağmen. Kalbimin çarpıntısına aldırış etmemeye çalışarak dışarıdaki yuvarlak masalardan birine oturdum. Doğrudan içeri girip mutfağa koşmaya cesaret edememiştim. Kaldırıma serpilmiş masaların birkaçı dışında, kafe boştu. Oysa bu saatlerde dolup taşardı burası, hatırladığım kadarıyla. Arkama yaslanıp çevreme bakındım.
Gecenin yüzü, lacivertti. Karanlık sokağın parke taşlarından her biri bu laciverdi alıyor, koynuna sokup yeniden dışarı veriyordu. Bu durumu sadece, kafeden taşan sarı-turuncu ışık seli bozuyordu. Bu renk şelalesi sokağa karakterini veriyor, oradan geçenlerin ruh halini değiştirip onlara halȃ aydınlığın, güneşin ve gökkuşağının var olduğunu hatırlatıyordu. Kurtarılmış bölge gibiydi kafe. Burada oturanların içleri, bir adaya sığınmış kazazedeler gibi derin bir huzur ve şükran duygusuyla dolu olmalıydı. Bir yıl öncesine kadar, ben de onlardan biriydim. Ama benim için burayı hem aydınlatan, hem de ısıtan, Olcay’dı.
“Hoşgeldiniz, ne arzu ederdiniz?” Başımı çevirince, taş çatlasa onsekizinde, çıtı pıtı bir garson kız gördüm yanımda. Elinde yuvarlak bir tepsi, dudaklarının ucunda alayla karışık sevimli bir gülümseme vardı. Çevresinde olup biten herşeyle dalga geçeceği çağlardaydı. Çarpıntım geçmemiş, aksine artmıştı. Bu dişi şeytan, hakkımdaki herşeyi biliyormuş gibi bakıyordu bana.
“Merhaba… benbir şey soracağım. Burada Olcay adında bir…..hanım çalışıyordu,” Adeta sözümü keserek, “Olcay gitti. Ben onun yerine geldim.” dedi. Zafer kazanmış birinin ifadesiyle konuşuyordu.
Kaynar sular boşanmıştı başımdan aşağı. Ne umuyordum ki? Beni mi bekleyecekti?
“Öyle mi? Acaba, nereye gittiği hakkında….”
“Beş para etmez birinin ardından gitti. Daha doğrusu gitmiş, öyle dediler. Ben bir kez gördüm, vedalaşmaya geldiğinde. Füsun hanım vazgeçirmeye çalıştı, ama…”
Ne kadar emindim onu burada bulacağımdan! Sanki taş bir bebek gibi, bir biblo gibi bıraktığım yerde beni bekleyecekti, öyle mi? Dünyada hareket eden, hayalleri, tutkuları olan tek insan benmişim gibi… Hayallerim yerini pişmanlığa, düşkırıklığına bırakıp da geri dönünce, onu elimle koymuş gibi bulacağımı mı sanıyordum? Peki o beş para etmez adam kimdi? Bu kadar çabuk mu unutmuştu beni de…?
“Füsun hanım burada mı?” İnler gibi sordum.
“Birkaç günlüğüne İstanbul’a gitti.”
İki elimle yuvarlak masanın kenarlarına tutundum, göğsümün ortasına bir taş oturmuştu. Yol boyunca aklıma getirmemeye çalıştığım, omzumun arkasına attığım korkular doğru çıkmıştı işte. Kızın yüzüne bakmadan bir kahve istedim. Kız bir süre bekledikten sonra, bir şey demeden uzaklaştı.
Ya ben? Bir bahar sabahı erkenden kafeye uğrayıp alelacele veda etmemiş miydim ona? Daha masalar bile konmamıştı kaldırıma. İçeride poğaça-çayla kahvaltı ediyordu. Öyle sakin karşılamıştı ki gidişimi, ne zamandır böyle bir şey bekliyor gibiydi. Hatta rahatlamıştı sanki. Hani, hep bir gün olacağından korktuğunuz şeyler vardır ya, olunca üzülürsünüz ama bir yandan da rahatlarsınız, artık korkmanızı gerektiren bir şey kalmamıştır çünkü. Üstüne üstlük, o kadar ısrar etmişti ki, gitmeden otur bir şeyler ye diye… Yok, sanki bekleyenim vardı, sırtımda çantam, emin adımlarla ayrıldım yanından. Tam çıkarken, arkamda bir bardak şangırtısı duymuş, yine de dönüp bakmamıştım. Kararımı hiçbir şey değiştiremezdi. Belki hayal kırıklığı da vardı, ondan beklediğim büyük patlama, gözyaşları, hatta yalvarma yerine, sakin ama donuk bir yüzle uğurlanmak gururumu kırmış, o buruklukla çıkıp gitmiştim kafeden. O zaman hiç düşünmemiştim ilerisini, bu gidişin bir de dönüşü olacağını.
Elim yağmurluğumun cebine gitti, ona aldığım yüzüğün kutusuna dokundu. Gülünç durumdaydım, bu kadar üzgün olmasam kendime kahkahayla gülerdim!! Hakkım yoktu, ne üzülmeye, ne kızmaya. Zaten en kötüsü de bu değil miydi, başına gelen felaketi haketmek, yaptığının bedelini ödemek! Onun felaketi benim gidişimse, benim felaketim şimdi, şu an başlıyordu. Adama, “Aklın neredeydi bir yıldır…” demezler miydi?
Kahvem ne zaman gelmiş ne zaman soğumuştu, hiç farkında değildim. İçecek halim de yoktu, yanına parasını koyup kalktım masadan. Kafenin o ışıl ışıl aydınlığı şimdi kahverengiye çalıyordu gözümde. İki adımda çıktım o aydınlığın sınırlarından, sokağın simsiyah kısmında yürümeye başladım.






