
Kara derili kölelerin kanlarıyla beslenmişti, ortaçağ karanlığındaki renk cümbüşü saltanat.
Omzu apoletli, göğsü madalyalarla dolu amirallerin komutasında, geçmişten bugüne obur hırsları doyuramamış bir karnavaldı zaman.
Renkli tüylü şapkalar takmıştı başına entrikalar. Altın varaklar, sırmalar, nakışlı işlemelerle süslemişti kendini kötülük. Maskelerin arkasına gizlenmişti salyaları akan şehvet, kıskançlığın kavurucu ateşi, asil dik duran kibir.
Yaşlı, kirli emeller için kandırılan bir bakirenin tereddüt dolu masum bakışlarının, aşağılık yalanlar sızan gözlere yenilgisiydi günah.
Soytarının beyaza boyalı gülen yüzünün ardına saklanan şeytan, çalan borazanlar eşliğinde hilelerinin en eğlenceli danslarını yapıyordu.
Maymunlarla kurduğu tuzakların pazarlığındaydı kurnaz avcı. Kin, yıkıcı öfke, bilgece gizlenmişti beyaz saç tellerinin, derin yüz çizgilerinin arasına. Şaşırtıcı kılıklara girmişti ihanet.
Yalanların görkemli kuşatması altında, ruhların teslim olması, boyun eğmesi için, elinde kılıç, şövalye zırhına bürünmüştü adalet.
Ne yazık ki kırmızı başlı papağanların nakaratında kalmıştı yalnızca iyilik.
Çaresiz devindi kelebeğin kanatları, uyandırdı miskin, tombul uykusundan meleği, sordu “nerede koruduğun kutsal emanet?” Sorumsuz kanatlarını suçlulukla açtı melek. Çoktan unutmuştu iyi ne demek.
Bir çift kiraza dönüşen çiçeğin pembesi miydi, yoksa kuşun kanadında taşıdığı rüzgâr mıydı iyilik? Neydi, neye benzerdi?
Yılmadı iyiyi çölde, gökte aradı balık, bulunca korumak için gündüz nöbetindeydi baykuş, telaş içinde katıldı onlara çocuk.
Kucağındaki bebeğe her baktığında, gördüğü geleceğe gülen anne, umudu taşırken çocuğuna, fısıldadı kulağına “dön,” dedi.“Dön hadi yüreğine.”
Kendisini saran kargaşaya kapatıp kendini çocuk, içine çevirdi gözlerini. Doğumundaki saflığa erişinceye dek elleri sakin tutundu birbirine.
Aradığı iyiyi bulunca içinde, umut renginde huzuru giydi üzerine, mutlu gülümsedi kendine.






