Kutuları açmaya başlayalım mı abla?”
“Gerek yok. Ben hallederim.”
“O halde biz tamamız.”
“Çok teşekkürler, Ahmet Usta.”
“Abla, bak, bir şeye ihtiyacın olursa her zaman emrindeyiz.”
“Sağ ol, Ahmet Usta.”
Taşıma şirketinin montaj ustasını da geçirdikten sonra artık yeni başlangıcının ilk çayını içmeye hazırdı.
Mutfağa gidip el çantasına tıktığı su ısıtıcısını, fincanı ve poşet çayı mermer tezgâhın üstüne koydu. Tam musluğu açacaktı ki telefonu çaldı.
“N’aber?”
“Yorgun. Senden?”
“Aa! Sen bugün taşınıyordun, değil mi?”
“(Yaa, sen de unutma ayağına yatıyorsun, değil mi?) Evet, taşındım.”
“Var mı yardıma ihtiyacın?”
“Yok. Sağ olsun Ahmet, halletti her şeyi. Şimdi çayımı hazırlıyorum.”
“Ahmet kim?”
“(Çatla meraktan!) Tanımazsın, boş ver… Sen uğrayacak mısın?”
“Ben şimdi rahatsız etmeyeyim. Başka zaman gelirim. Nasıl olsa artık komşu olduk.”
“Sen bilirsin. (Gelme! Çok kızgınım.)”
“Kolay gelsin. Bir şeye ihtiyacın olursa ara!”
“(Ölsem aramam.) Olur.”
“İyi akşamlar.”
“Sana da.”
Akşam olmuş muydu bile? Olmuştu. Hava kararmamıştı belki; ama saat yediyi gösteriyordu. Çaydan vazgeçti. Akşam yemeği yemek için dışarı çıkıp yeni mahallesini tanımaya karar verdi.
Kapıdan çıkınca telefondaki gerginlikten kurtulmasına yardımcı olan keskin arapsabunu kokusuydu. En azından temiz bir yere geldim, diye avundu.
Araları iyice açılmış kaldırım taşlarından topuklarını kurtara kurtara önceden gözüne kestirdiği esnaf lokantasına doğru yürüdü.
“Hayırlı akşamlar, yenge!”
“(Abi yok ki yenge olalım.) Size de.”
“Ev yemeklerimizden mi seçeceksiniz yoksa ızgara mı istersiniz?”
“(O yağda yüzen yemeklerden yiyemem.) Izgara. Dana şiş var mı?”
“Olmaz mı? Siz şöyle istediğiniz yere geçin.”
On beşe on beş beyaz fayansların yedeklerinin de tuvalette kutularda olduğundan emin olduğu bu lokantada kendine mutfakla kapı arasında bir masa seçti. Sırı köşelerinden sökülmeye başlamış aynada yorgun kadını inceledi. Uykusuzluktan morarmış gözaltları sürdüğü kapatıcıya rağmen kendini ele veriyordu. Dudak kenarından aşağı doğru uzanan çizgiye yapabileceği bir şey yoktu. Keşke babamın sözünü dinleseydim de sinirlenince bile gülümseseydim, diye geçirdi içinden.
“Yeni taşındınız galiba…” diyen lokanta sahibinin sesiyle kendine bakmayı sonlandırdı.
“Evet.”
“Fikri Beyin kiracısı mısınız?”
“Her şeyden haberiniz var.”
“Burada büyük bir aileyiz biz.”
“(Yandık!)Ne güzel!”
“Sormayı unuttum. Salatanız nasıl olsun?”
“Olmasın.”
“Anlamadım.”
“Salataya gerek yok. Siz bana şişin yanında biraz yoğurt getirin yeter.”
Mutfağa doğru yönelen adamın ardından baktı. Hafif göbekli, kısa boylu adam ona lisedeki matematik öğretmenini anımsatmıştı. Ne severdi matematik dersini… Belki de öğretmenini sevdiğinden, kim bilir?
Düşüncelere dalmadan evdeki işleri planlamalıydı. Çantasından ajandasını çıkarıp o günün tarihine geldi. Yapılacaklar listesini gözden geçirdi.
“Taşıma şirketinin elemanlarının kutuları doğru odalara bıraktıklarından emin ol!” Bir tek ondan emindi.
“Ampulleri kontrol et.” Taşınmadan kontrol etmişti.
“Suyu kontrol et.” Su akıyordu.
“Perdeleri yıka ve tak.” Ne geri zekalıyım, keşke evden çıkmadan perdeleri makineye atsaydım, diye geçirdi içinden.
“Buyurun! Şiş ve yoğurt. Bir şey mi oldu?”
“Efendim?”
“Yüzünüz asıldı da…”
“Bir şeyi yapmayı unutmuşum evden çıkmadan da…”
“Bizim yardım edebileceğimiz bir şeyse lütfen söyleyin.”
“(Yardımseverle maydanozluk arasında ince bir çizgidesiniz.)Teşekkür ederim. Bir şeye ihtiyacım olursa söylerim.”
Adam kibarca savuşturulduğunu anlamış gülümseyerek yanıt vermemişti. Kapıdan giren iki gence doğru yöneldi: “Hoş geldiniz… Sınav nasıl geçti?”
Gençlerle yaptığı sohbetten muhtardan daha bilgili olduğu anlaşılıyordu. Ajandasını kapatmadan önce kalemini çantasından el yordamıyla alıp “Lokantaya dikkat!” diye not düştü. Artık bir an önce yemeğini yemeli ve eve dönmeliydi. Perdeleri düşünüyordu.
Valla olmaz, bir dahakine, ama nasıllar sonrasında lokantadan hesap ödeyemeden çıkmış evine doğru yürürken dükkânlarını kapatmaya başlayan esnafı inceledi. Gülümseyen insanlar… Belki mutsuzluk nişanım bu mahallede kaybolur, diye düşünerek apartmanın önüne geldi.
Anahtarlarını çantadan sökmeye çalışırken bir adam ondan önce davranıp kapıyı açtı. Geçmesi için bekledi.
“Teşekkürler.”
Adam yanıt vermedi. Başını salladı ve merdivenlerden yukarı doğru çıkmaya başladı. Birinci katta bir tekrar anahtarların sesi duyuldu. Sonra kapı kapandı.
Lokantacının samimi(?) davranışından sonra bu adamın yabaniliği iyi gelmişti. Az kalsın büyük şehirde yaşadığını unutacaktı. Sonunda çantasının içindeki ıvır zıvırlara takılan anahtarlarını çıkartabilmişti. Kapıyı açtı sonra anahtarı içeriden kilide yerleştirip içeri girdi.
Çantayı girişte duran kutulardan birinin üzerine bırakıp banyoya çamaşır makinesinin önünde duran kutuları açmaya gitti. Hızlıca perdeleri makineye tıkıp makineyi çalıştırdı. Kutulardan oluşan labirentten geçerek mutfağa geldiğinde onu gülümseten tezgâhın üstündeki su ısıtıcısı, demlik, çay kavanozu ve fincanı görünce önceden çay içmekten vazgeçtiğine ve hazırlıklı olduğuna sevindi.
Demlikle fincanını alıp salona geldi. Tekli koltuğun yanındaki sehpaya koydu. Çantasını alıp koltuğa oturdu. Ayağını koltuğun önünde duran kutuya uzattı. Perdeler yıkanana kadar bir şey yapmadan oturmaktı tek istediği.
Üst kattan gelen müzik sesini fark etti: Bilmediği bir Müzeyyen Senar şarkısı. Bu da çayla dinlenmez ki, diye düşünüp gözlerini kapadı. Bir süre sonra müzik sesi yerini komşunun gittikçe yükselen sesine bıraktı. Ses, “Delirtme adamı!” ile kesildi. Huzurlu akşamı rezil olmuştu adamın. Kesin bir kadınla konuşuyordu telefonda. “Delirtme adamı” kadına erkek olduğunu hatırlatma/belirtme sözüydü. Bilmiyoruz sanki, diye yerinden kalkıp, adama kızgın, banyonun yolunu tuttu.
Tuvalette otururken çamaşır makinesinin dönen tamburuyla düşüncelere daldı. Eski evine taşındığında da ilk iş perdeleri yıkamıştı. Bu kaçıncı evdi İstanbul’a geldiğinden beri? Kaç iş değiştirmişti? Kaç kez yüreğinin götürdüğü yerde parçalanmıştı yüreği?
Kapı ziliyle kendine geldi. Alelacele kalkıp sifonu çekti. Kapatamadığı pantolonunu gizlemek için bluzunu çekiştirdi.
“Kim o?”
“Ben üst kattaki komşunuzum.”
Hayırdır inşallah, diyerek kapıyı açtı. Evet, üst kattaki, akşam sokak kapısını açan adamdı.
“Buyurun.”
“Kusura bakmayın. Sizi rahatsız ettim.”
“Rica ederim. Bir şey mi istemiştiniz?”
“Şey… Ben gürültümle sizi rahatsız etmişimdir diye şey etmiştim…”
“Yok, ben bir şey duymadım.”
“Çok kibarsınız. Bu apartmanda katlar arasını kâğıtla yapmışlar. Ben üst kat komşumun fısıltıyla yaptığı dedikoduları bile duyuyorum. Siz de yeni taşındınız. İlk geceden kötü bir intiba bırakmak istemem.”
“(Neden? Seni nüfusuma mı geçireceğim?) Esas siz çok kibarsınız. Bir çay ikram edebilir miyim? (Etmem gerekir, değil mi?)”
“Ben size engel olmayayım.”
“Olmazsınız. Ben de yalnızım zaten. (İşte bunu demeyecektin!)”
“O halde bir çaya hayır demem.”
“Siz salona geçin. Ben fincanı getiriyorum.”
Ne garip bir adam! Akşam mahkeme duvarı gibiydi suratı. Şimdi kibarlıktan kırılıyor. Ben de sanki insana hasretmişim gibi ne davet ettim bu adamı?
Mutfakta pantolonunu ilikleyip hemen ellerini yıkadı. Fincanların olduğu kutudan el yordamıyla bir tane seçti. Sudan geçirip içeri seslendi.
“Şeker?”
“Varsa bir tane…”
Var ki soruyoruz.
Salona geldiğinde adamı duvarlara dokunurken buldu.
“Pardon, isminizi sormadım da…”
“Gökhan.”
“Ben de Mine.”
“Memnun oldum. Duvarları ne kadar iyi boyamışlar? Bu ev bambaşka olmuş.”
“Önceki kiracıyı da sık sık ziyaret ederdiniz demek.”
“Çok iyi bir insandı… İnsandır. Hâlâ haberleşiriz.”
“Eve kötü bakmış ama… Boyacılar çok konuştu arkasından.”
“Evi daha çok uyumak için kullanırdı. Rutubet önleyici boya mı kullandılar?”
“Evinizi boyatmak isterseniz veririm telefonlarını.”
“Ben de duvarlara takıldım. Size yardım edebileceğim bir şey var mı? Taşınmanın ilk günü insan çok yorgun olur.”
“(Rehabilite olmak istersen perdeleri asabilirsin.) Teşekkür ederim. Oldukça tecrübeliyim taşınma konusunda.”
“Bu kaçıncı oldu?”
“Altı galiba… Saymayı bıraktım.”
“İş yüzünden mi ev değiştiriyorsunuz?”
“Biraz öyle, biraz değil.”
“Hava kararmak üzere… Perdeleri asmanıza yardım edebilirim.”
“Olur mu hiç öyle şey?(Lütfen! Lütfen!)”
“Neden olmasın?”
“Yani… Şey…”
“Makine durdu. Siz getirin ben asayım. Bir de merdivenin yerini gösterin.”
“Ama… Nasıl anladınız perde yıkadığımı?”
“Taşındınız. Giriş katı… İlk iş perdeleri halletmek istersiniz. Hadi ama!”
Banyodan perdeleri almak için gittiğinde yüzüne su çarptı. Rüya değildi. Bu yabani şehirde ikinci yardımsever adam… Perdeleri ıslak ıslak kucaklayıp salona götürdü. Merdiveni küçük tuvaletten çıkardı.
“Ya, size çok zahmet olacak. (Tam sevmediğim kadın tipine dönüştüm. Ben böyle bir insan değilim. Ne oluyor bana?)”
“Komşuluk kavramını unutturmuşlar size. Bizim mahallede herkes birbirine yardım eder. Bana da Mesut abi söyledi yeni taşındığınızı…”
“Mesut…”
“Lokantanın sahibi. Biraz önce orada yemek yemiştiniz ya. Bana arkanız dönüktü.”
“Şimdi anlaşıldı… Siz eskiden beri mi buradasınız?”
“Uzun zaman oldu. Şu perdeleri uzatırsanız bu işi bitiririz. Siz de gönül rahatlığıyla ışıkları açabilirsiniz.”
Gökhan’ı daha fazla merdiven tepesinde bekletmemeliydi. Teslim oldu. Perdeyi uzattı.
Gökhan’ın fazla kişisel konulara girmemiş olmasından dolayı içi rahattı. Duvar boyası, mahalle, perde… Perdeleri asarken çaktırmadan tipini incelemeye koyuldu. Bu ince elleri olan geniş omuzlu adam çocukken spora yönlendirilmeye çalışılmış bir sanatçı olmalıydı. Sormadan edemeyecekti.
“Mesleğiniz ne?”
“Muhasebeciyim ben. Serbest çalışıyorum. Siz?”
“Ben de bankada çalışıyordum. İnsan kaynakları…”
“Şimdi?”
“Şimdi emeklilik…”
“Emekli olmak için çok genç değil misiniz?”
“Ticaret lisesinde okurken sigortaya girişim yapıldı. Günümü doldurdum. Bankada çalışırken de özel emeklilik yaptırmıştım. Bu zamanda yaptığım işe dayanamaz oldum. Bir süre çalışmadan idare edebilirim.”
“Güzelmiş. Bir ev satın alsaydınız ya… Kiracılık zor değil mi?”
“Bu şehirde kalıcı olup olmayacağımı hâlâ bilmiyorum. Ailemden kalan ev var memlekette. Belki bir gün onu satarım… Belki de oraya dönerim.”
“Fikri bey iyi ev sahibidir. Kirayı aksatsanız da sesini çıkarmaz.”
“Bir yıllık peşin verdim. Ne olacağım belli olmadığından…(Ay ne çok konuştum!)”
“Kalanları arka odaya mı asacağız?”
“(Neyse ki lafı uzatmıyor) Zahmet olmazsa.”
“Şu zahmet sözünü bırakamadınız.”
Gökhan mimariyi tanıdığından hangi odaya gitmesi gerektiğini biliyordu. Merdiveni alıp koridorda arka odaya yöneldi.
“Ne çok kutunuz var? Ayakkabı koleksiyonu mu?”
“Kadın olunca ilk akla gelen ayakkabı oluyor tabii…”
“Yani…”
“Kitaplar ve CDler…”
“Ara odaya mı koyacaksınız?”
“Koridora raf yaptırmayı düşünüyorum.”
“Hüseyin usta var, arka sokakta. Sakın hazır raf almayın. Fiyatı da uygundur. Bir gün beraber gideriz tanışırsınız.”
“(Kirayı peşin vererek hata mı ettim acaba?) Bakarız… Acelem yok.”
Yanıt vermedi. Merdiveni yerleştirip perdeyi elinden alıp tırmandı. Kaba bir yanıt mı vermişti? Yorgunluktan ne dediğini biliyor muydu ki? Gökhan bir şey söylemeden merdivenden inip diğer odaya geçti. İşi bittikten sonra duvara tekrar dokundu.
“Boyacının telefonunu vereyim ben en iyisi.”
“Efendim?”
“Duvarlara takıldınız.”
“Yaşanmışlıkları da örtmüş sanki.”
“Efendim?”
“İz kalmamış eski boyadan… Neyse… Ben başka bir şey yoksa evime döneyim.”
“Bir çay daha ikram etseydim.”
“Başka sefere. Hem yorgunsunuz… Hem de… Neyse… Geç oldu. Memnun oldum. İyi geceler.”
Yanıt vermesine imkân vermeden hızlıca evden çıktı. “Hem de ne?” diyememişti. Ne tuhaf adamdı: bir samimi, bir uzak.
Onun ardından duvara dokundu. Birden bir görüntü belirdi gözünde: duvarın dibine yaslanmış, ağlayan bir kadın. Elini çekti görüntü kayboldu. Yorgunluktan ayakta uyumaya başladığını düşündü. Test için bir daha dokundu duvara görüntü filan yoktu.
Salona dönüp koltuğa bıraktı bedenini. Gökhan da aynısını yapmış olmalıydı, zira Müzeyyen Senar şarkı söylemeye kaldığı yerden devam ediyordu. Gözlerini kapayıp uzaktan gelen bu sese teslim etti kendini.
Eve bakmaya geldiğindeki halinde görünüyordu. Farklı olarak eski eşyalar da vardı. Oturduğu koltuğun yerini kadifesi kelleşmiş eski bir berjer almıştı. İçeriden bir kadının ağladığını duydu. Oraya doğru yöneldi. Keskin bir küf kokusu, duvarlarda kabarmış solgun bir boya. Kadının sesine doğru ilerliyordu. Kadın koridorun sonunda yere oturmuş ağlıyordu. Ona doğru yaklaşıp omzuna dokunduğunda kadın kayboldu. Sesi kesildi. Birden sıcak bastı ve nefesinin kesileceğini sandı. Derin bir nefesle uyandı.
Kendi koltuğunda sırılsıklam terlemişti. Kalkıp pencereyi açtı. Kadın kimdi? Önceki kiracı mıydı? Gökhan mutlaka biliyor olmalıydı. Saatine baktı. On bir buçuk olmuştu. O saatten sonra yardımsever komşu rahatsız edilir miydi? Hem ne diyecekti? Rüyasında bir kadın gördüğünü mü?
Çalan telefon sesiyle irkildi.
“N’aber?”
“(En olmadık anlarda ara sen zaten.) Hiç. Yerleşmeye çalışıyorum.”
“Var mı bir ihtiyacın?”
“(Yok, demiştim ya.) Yok.”
“Uyuyor muydun yoksa?”
“Dalmışım.”
“Evini sevdin demektir. Bu kadar erken uyuyabildiğine göre…”
“(Yorgunluktan olmasın o!) Ev güzel.”
“Bak! Tekrar söylüyorum. Bir şeye ihtiyacın olursa saat kaç olursa olsun ara!”
“(Emredersiniz.) Sağ ol.”
“Ne zaman davet edeceksin?”
“(Hiçbir zaman. Nasıl olsa sen davetsiz gelirsin.) Bir yerleşeyim de…”
“O zaman ben seni tutmayayım da sen bir an önce yerleş!”
“Hıhı…”
“İyi geceler.”
“Sana da.”
Telefonu kapadıktan sonra diğer koltuğa fırlattı. Timur’un bu yapışkanlığından içine fenalık gelmişti. Adama bir türlü anlatamıyordu onunla görüşmek istemediğini. Doğrudan da söylemeye çekiniyordu. Bir gün bu çekingenlik de son bulacaktı elbet.
Su içmek için mutfağa gitti. Buzluğu açtı. Buz kalmamıştı. İşte Gökhan’a gitmek için bahane, diye düşündü. Salondan fincanını alıp iyice çalkaladıktan sonra, merdivenlerden sessizce çıkmak için ayağına bir şey giymeden evden çıktı. Kapıyı da aynı özenle kapamaya çalıştı.
Gökhan’ın kapısının önüne geldiğinde kulağını hafifçe kapıya yaklaştırıp içeriden ses gelip gelmediğini kontrol etti. Müzeyyen Senar devam ediyordu. Tam kapıyı çalacağı sırada kapı açıldı.
“Hoş geldiniz.”
“Şey! Nasıl anladınız geldiğimi?”
“Kapının sesini duydum. Dış kapı açılmayınca da…”
“Çok dikkatlisiniz.”
“Bir şey mi istemiştiniz?”
“Buz var mı diye soracaktım?(Sakın yok deme! Nefesindeki anason kokusu seni hemen ele verir.)”
“Gelin içeri.”
“Rahatsız etmeyeyim. Geç de oldu…”
“Rahatsız, zahmet... İçim şişti ama.”
“Anlamadım. (Rakı rahatlatmış epey.)”
“Artık komşuyuz. Bir seneden önce de gitmeyecekmişsiniz. Hadi gelin içeri!”
“(Girmesem) Peki madem…”
“Etraf biraz dağınık, kusura bakmayın. Buzun yanında başka bir şey lazım mı?”
“Su içebilirim.”
“Sade su mu?”
“Sade derken…”
Sehpanın üstünde duran rakı kadehini işaret etti.
“(Evet, lütfen. Tüm yorgunluğuma ilaç gibi gelir.)Şey… Ben içmesem.”
“Ben getireyim de siz içmeyin!”
Kendini o kadar kolay ele verdiği için hem utanmış, hem de kızmıştı kendine. Kim bilir Gökhan neler düşünmüştür onun hakkında? Gece yarısı buz alamaya diye gelip rakı içmeye kalan yalnız kadın… Ne düşünürse düşünsün, diye içinden geçirirken omuz silkti.
“Yorgun görünüyorsunuz.”
“Perdeleri siz astınız ben yoruldum.”
“Taşınma yeter. Yerleşme zaten bitmez. Ben o yüzden bir kez buraya taşındım bir daha da kıpırdamadım. Buyurun. Afiyet olsun.”
“Madem getirdiniz… Çok içer misiniz?”
“Bazen. Siz?”
“Bazen.”
“Hava da şansınıza çok sıcak değil.”
“Benim için fark etmez. Her mevsimi özelliğiyle severim. Ben size şeyi soracaktım.”
“Neyi?”
“Benden önce oturan…”
“Aylin… Şanssızdır biraz.”
“Ne demek istediniz?”
“Bir sürü kötü şey yaşadı zavallı. Çok içine kapandı. Ben bir seyahate gittim. O ara taşınmış. Mesut abiye el sallamış bir tek. Sonradan öğrendim ki bir klinikte yatıyormuş. Arada ziyaretine giderim.”
“Ne olmuş ki bu kadar?”
“Bir adama âşıktı. Adam da bunu oyaladı… Oyaladı…”
“Adam nerede?”
“Kendi cehenneminde…”
“Anlamadım.”
“Çok ah aldığından cehenneme dönmüştür yaşamı herhalde. Neyse… Neden sordunuz, Aylin’i?”
“Hiç… Merak ettim.”
“Duvarlara vura vura ağlardı bazen… İnerdim, kapıyı çalmaya çekinirdim. Keşke çalsaymışım, derdini zamanında dinleseymişim… Şimdi belki bu kadar kötü olmazdı.”
“Şimdi anladım yardımseverliğinizin sebebini. Merak etmeyin ben delirmem. Delirtirim.”
“Aman büyük konuşmayın! Bir de yazık; delirtmeyin kimseyi.”
“Siz merak etmeyin. Size dokunmam.”
“Benim derdim bana yeter.”
“Anlatmak ister misiniz?”
“Anlatacak bir şey yok. Olmayacak duaya âmin demeye bayılırız ya…”
“Aynısından bende de var. Tanıştırsak mı onları?”
“İyi olurdu.”
“Neyse ben kalkayım daha geç olmadan.”
“Sizi geçireyim.”
“Gerek yok siz bozmayın rahatınızı.”
“Buz vereceğim.”
“Ah, evet, buz…”
Fazla ele vermeden kendini buzlarını alıp evine döndü. Buzun üstüne soğuk su ekleyip koltuğa geçti ve yatağa çarşaf serecek gücü kalmadığını düşünerek ayaklarını uzattı.
Demek adı Aylin’miş, diye düşünerek gözlerini kapattı.
“Sakın Gökhan’a güvenme!”, diye bir fısıltıyla uyandığında saat üçü gösteriyordu. Bütün bu kuşkularını belki internette bulabilirdi. Kutuların arasında saklanmış sırt çantasından dizüstü bilgisayarını çıkarttı. Arama motoruna ne yazacağını düşündü. “Üsküdar Aylin üçüncü sayfa” yazdı. Çıkan sonuçlardan birinde: “Üsküdar’daki gizemli intihar... Genç kadın evinde ölü bulundu. A.Ö.’nün ölümündeki gizem… Haberin devamı için tıklayınız” yazıyordu. Tıkladı. “Aradığınız haber kaldırıldı” yazan bir sayfaya yönlenmişti.
Uyku bana haram, diye düşündü. Yukarı baktı. Sonra hâlâ müziğin devam ettiğini fark etti. Gidip Gökhan’a bunu sormazsa rahat edemeyecekti. Ama bu haberde yazan doğruysa, Gökhan’a nasıl güvenebilirdi? Gökhan mıydı Aylin’i bunalıma iten? Nasıl bir eve taşınmıştı?
Bilgisayarı kapatıp çantasına geri koydu. Artık ısınmaya yüz tutmuş suyundan bir yudum içip gözlerini kapadı.
Banyodan gelen sinyal sesiyle irkildi. Hava aydınlanmak üzere gibiydi. Saatine baktı. Dokuza geliyordu. Anlam veremedi. Nasıl bir zaman geçmişti. Sonra birden camda perde olmadığını fark etti. Banyoya gittiğinde çamaşır makinesinin yeni durduğunu gördü. Tuvaleti de gelmişti. Tam tuvaletteyken kapı çaldı.
“Bir saniye!” diye seslendi. Ellerini güzelce yıkayıp pantolonunu düzgünce ilikledi.
Kapıyı açtığında Timur elinde çiçeklerle duruyordu. Timur’un gelmesine bu kadar sevineceğini hiç sanmazdı. Tam kapıyı kapatırken merdivenlerden aşağı inen komşusunu gördü. Adam apartmana girerkenki gibi ifadesizdi. “İyi akşamlar,” dedi. Adam yanıt vermedi. Sokak kapısından çıkıp gitti.



