Kurtulduğuna sevinmeli miydi; bu yeni düzeni, eski düzenine uydurmaya çabalayacağı zamana üzülmeli miydi; henüz pek bir fikri yoktu. Her şeyi öyle tekdüze yapıyordu ki sanki yüz yıldır bu işi yapıyordu. Karton kutuları al, kırılacakları gazeteye sar, kutuya “kırılacak” yazmayı ihmal etme, bütün evi bir kutuya sığdırabilecek derecede bilinçli ve sakin…
Düşüncelere dalmış durumda; gözleri bakıyor ama görerek değil, sürekli düşünüyor, sürekli düşünüyor. İyi mi olacaktı bu kararı, sakinleşecek miydi, iyileşecek miydi; ne olacağını kestiremiyordu ama yapıyordu işte.
Gayet profesyonelce yaptığı çalışmalar sonucu, cuma günü ilk gecesini geçirecekti yeni evinde. Yeni bir de yatak almıştı. Bunu taşımanın hiçbir anlamı yoktu çünkü. Hatıralarla birlikte onu da götürmenin taşınmasını anlamsızlaştıracağını düşündü. Mantıklıydı bekli. Bilmiyordu şimdilik. Anılar bırakılabilir miydi ki bir evde, bir yatakta? Orda öylece kalırlar mıydı ki? Takip etmezler miydi? Deneyecekti; ne kaybederdi ki?
Yeni yatağı, ambalajından yeni çıkarılmış ‘yeni’ kokan nevresim takımlarıyla birlikte artık hazır; pencerenin hemen kenarına, koymayı zar zor karar verdiği yerde onu bekliyordu. Nedense erteliyordu sürekli, gitmiyordu ‘yeni’lerinin yanına.
Salona baktı son kez; her şey yerli yerindeymiş gibi gidip hiçbir zaman açmadığı televizyonun kumandasını koltuğun üzerinden alıp sehpanın üzerine yerleştirdi özenle. Halıları yaysa mıydı acaba? Neyse sabaha hallederdi artık, belki gerek kalmazdı, bu evin parkelerini sevmişti. Hem daha ferah gözükürdü. Yarın karar verecekti.
İç burukluğu, kırgınlık ve biraz da kızgınlık vardı. Kime kızıyordu ki; kendine mi? Kızamazdı ki kendine. Bu eve gelmesinin, bu yatağı almasının, yatağın sol tarafının boş kalmasının sebebi kendi değildi ki. Başkalarını suçlamalı ve iç huzuruna kavuşmalıydı belki de. Bu yüzden suçlayamadı kendini.
İhmalkâr mı davranmıştı? Biraz daha mı ihtimam göstermeliydi? Daha ne yapabilirdi ki? İşte gitti. O da istemedi ki. Kim her şeyi bir anda bırakıp gitmek isteyebilir, her şeyin planı yapılmışken, geleceğe dair hayaller kurulmuşken… Oysa daha geçen ay kedinin mamasını almayı unuttuğu için kızmıştı ona, biraz sorumluluk sahibi olmasını öğütlemişti. Aynı gün en sevdiği tatlının tarifini annesinden aldığını da söylemişti; hafta sonu yorgun olmazsa elleriyle yapacaktı. Yapamadı.
Ruhu bedeninden kaçıp gitmiş; bir beden sadece. Aldı bu beden kendini götürdü yatağına. Soğuktu, serindi yatağın içi. Döndü soluna doğru. Gözlerini dikti boş yastığa. Cenin pozisyonunda; elleri bacaklarının arasında; yorgan kafasının tepesine kadar çekili… Öyle baktı boş yastığa. Bedeni uçup gitti bu sefer, ruhu kaldı yatakta. Bedensiz bir ruh ağlayabilir miydi? Ağladı.
Sağına döndü. Ruh gibi döndü. Pencereye doğru; pencereyi delen gözlerle baktı, baktı, baktı. Bu şehrin ışıkları yüzünden göremediği yıldızlara baktı. Olmayan yıldızlara… Onu gördü olmayanların arasında. Onu aldı olmayanların arasından gözlerinin arasına. Kaçmasın diye kapadı gözlerini, döndü soluna. Ruh gibi döndü. Boş yastığa bıraktı gözlerinin arasındakini. Onu bıraktı oraya. Baktı sol yanındaki yastığa, baktı, baktı, baktı… Yatak biraz daha sıcaktı şimdi.
Yeni bir ev, yeni bir yatak hatta ‘yeni’ kokan nevresimleri de bir işe yaramamıştı. Yatağı pencerenin kenarına koymakla hata etmişti belki. Bırakmıyordu onu, giden sol yanının hayalleri. Gittiği yer neresi olursa olsun o da geliyordu peşinden. Nerede uyursa uyusun, nerede uyanırsa uyansın, gözlerini kapatsın veya açsın… Geliyordu…
O da gitmek istememişti biliyordu, bu kadar erken gitmek kim isteyebilirdi ki? Kime kızacaktı şimdi, kimi suçlayacaktı. Tanrının adaletsizliğine belki… Eğer varsa…
Ruhu uçup gitmiş bir beden uyuyakaldı sonra, biraz hayallerle ısınan o yatakta. Hayallerini artık darmadağın edecek şeyler yaşamak umuduyla; başka bir sabaha uyanmamaya niyetle kapandı gözler.



