Yeni bir eve taşınan... Taşınmak, siz taşınmak mı diyorsunuz buna? Önce hasbelkader evden ayrılıp, okur gazeteci olurum diye İstanbul’a gittim. Hiç o kadar eskiciyi, kitapçıyı, oyuncakçıyı bir arada görmediğimden okuma şevkim kalmadı, sokaklara vurdum kendimi. Okulda geçirdiğim zamanda da gazeteciliğin yazıp okumakla alakası olmadığını anladım, iyice boşladım. O sıralar çokçasın okuyup, yazmaya çalışmaktan ve okula uğramayıp ellerim ceplerimde bir Kadıköy, bir Bostancı, bir Erenköy Anadolu yakasında; bir Beyoğlu, bir Balat, bir Edirnekapı Avrupa kıtasında yalnız başıma dolaşmaktan dolayı sesim biraz kısıldığından âşık olduğum kadına da açılamadım. Derken, üzerinize afiyet annem sağ ayağının topuğunu o trafik kazasında sakatlayıp aylarca yürüyemez hale gelince tak etti canıma topyekûn yalnızlık, parasızlık, amaçsızlık ve yazma tutkuma rağmen sesimi duyuramayışım. Yaktım gemileri geldim, babam hoşlanmadı önce gazetecilik okulunu bırakmama, bitirmedim diye sinirlendi, kızamadı da küstü bana. Burada, memlekete yakın, tarih bölümüne başlayınca barıştık ama, babam için konu tarih olunca akan sular durur, bizim kasabanın kireç açısından zengin suları bile.
Taşınma, yeni bir eve değil mi? İstanbul’da o savruk, kimsesiz hayattan sonra evde kalamayacağımı, annem ve babamla yeniden bir arada yaşayamayacağımı anladım. Bu “yeni bir eve” böylelikle taşındım işte. Bir mutfak bir oda, tuvalet - banyo. Çağatay Caddesi’ne üniversite tarafından girince, sağdan üçüncü Aybol Sokağı’ndaki Yanarkuş Apartmanı’nın karşısında dikilen on iki numaralı Kazançlı Apartmanı’nın üçüncü katındaki on yedi numaralı daire. Yapının çelik kapılı iki dairesinden biri, kapıyı açınca kapı kanadının arkasında kalan kapı tuvalet - banyoya açılıyor, hemen önde beliren kapı mutfağa, aynı hizadaki kanadı olmayan kapıda odaya açılamıyor işte, hiç olmazsa giriliyor. Ayrıca evde temiz, yerler laminant (ahşap görünümlü tabakalar, ne olduğunu bilmiyorum, ismini de emlakçıdan duydum). Önce Göztepe’deki, sonra Acıbadem’deki iki bodrumdan daha temiz. Edirnekapı’daki daire hepsinden pis olurdu aslında ama komşu teyzeler sağ olsunlar kıyamamışlardı bana. Neyse, üç dört saat oldu eve gireli. Akşamüstü, sokak sokak ev aramaktan bıkmış bir halde Çağatay Caddesi’nde yürürken, sigaram dudaklarımın arasında yüzümün sağ kısmından fırlayan bir ok gibi emlakçıyı işaret ettiğinde, bu esrarın ardına düşeyim kalan son umudumla deyip dükkana daldım. Evi gördüm, fiyatı da uygun geldi: “Tutuyorum.” dedim. Hemen bir kira anlaşması, depozito ve ilk kiranın ödenmesi, yakıt parası için senetler, faturalar nerelere yatırılmalı görüşmesini takiben adam elime anahtarları tutuşturdu, “buyrun hemen yerleşin” dedi. Yerleşelim tabii, halama bıraktığım kitap kolileriyle yastık yorgan dengini bir de tekerlekli bavulu taksiye atıp getirdim. Altı seferde bunları yukarı çıkardım, her deliğimden ayrı ter boşandı da bunlarla bitmedi. Yatak yok, yakınlarda bir ikinci el dükkanı bulup otuz liraya onu da hallettim, eve gene tek başıma taşıdım. Taşınmak ya bu... Son bir sefere daha çıkıp köşedeki bakkaldan sigara, yoğurt, ekmek, iki buçuk litrelik kola, beş litrelik su, iki tane pet bardak, bir paket dolusu plastik çatal kaşık ve bıçak, iki tanede bulmaca eki veren gazete alıp, döndüm eve.
Çelik kapımı kilitledim, mutfağın ortasına bıraktığım yatağı kucaklayıp odaya taşıdım, sağıma kalan duvara bitiştirerek yerleştirdim, dengimi açıp yastığımı başucu bellediğim yere koydum, yorganı da yatağın üzerine fırlattım, ayaklarımı pencereden tarafa uzatırım soğuk gelirse etkilenmem diye hesabımı da yaptım. Baktım, bir koliler kalmış ellenmedik. İki koliden çıkan çoğunluğu kitap, bir kısmı da defter kalem olan ganimetimi karşı duvarın kenarına yığdım. Kanatsız kapının kasası altına da dikilip, şöyle bir gözden geçirdim odayı, “al sana taşınma” diye söylendim. Sonra da oturdum yatağa, önüme gazetenin spor sayfalarını serip yoğurtla ekmeği yedim. Doyunca da banyo yaptım, elektrikli su ısıtıcısı umduğundan verimli çalışıyormuş.
Eh, taşındım ya, alıştım bile sayılır hatta, düşüncesiyle pet bardağıma ısınmış kolamı döküp, yatağa uzanıp sigaramı ateşledim - önce derin bir nefes aldım sonra, yavaş yavaş üfledim dumanı dudaklarımı “u” yaparak. Kalktım, bir şiir kitabı seçtim, tembel tembel okunacak cinsten, daha bir sayfayı katetmeden “cik ciik ciik ciik ciiik ciik ciik cik” sesiyle ürperiverdim. Evde kuşu sevemedim oldum olası ben, ister muhabbet kuşu olsun, ister zilin sesi olsun. El mahkûm kapıyı açtım, aşağı yukarı benimle yaşıt bir erkek “hocam, rahatsız ettim kusura bakma ama” dedi “biz yeni taşındık da, aspiratörü monte ediyoruz, tornavida lazım oldu sen de var mıdır acaba diye geldim?” Olmadığını söyledim, yeni taşındığımı da, banyodan sonra don fanila halimle ne kadar inandırabildim söylediklerime bilemiyorum. Yatağa ve şiirlere döndüm hemen arkasından, kaptırdım gittim, üst üste birkaç sigara, bir bardak kola daha, şu kelime neydi acaba deyip Osmanlıca sözlük karıştırma diye kendi kafamın içinde kaybolmuşken tam, yan daireden gelen “dızz... konu hakkında bakan bir açıklama yapmazken... dızzt... iffet, ne yapmaya çalışıyorsun sen... dızzt... ni insanız biz e bu kadar olsun hatrımızda... dızz... sol yanım ağrıyor anne...” postmodern yapısökümsel dizelerle zoru zoruna yaşadığım bu dünyaya ve ana ışınlanıverdim. Doğruldum yatakta. Sinirlendim, huysuzlaştım doğal olarak, “ulan” diye söylendim “ulan... bir televizyon lazım bu eve be...” ve o anın içerisinde duyarlılığım, edebiyatım, okumam-yazmam, kültür-sanat merakım, etraftaki kitaplarım, şairaneliğim, yalnızlığım... Doğrulurken ayağımla çarpıp devirdiğim bardaktan laminantlara dökülen kola gibi dökülüverdi üzerimden, yeni taşındığım evimin atmosferinden... Yaa, dedim gene kendi kendime, yaa televizyon şart. Yumruğu ardı ardına üç defa yerleştirdim duvara, dannğh dannğh dannğh.



