Gece. Gece karanlık. Gece sessiz ve dingin. Gündüzün bulutları hala seziliyor gökyüzünde. Tek tük ışıklarıyla yıldızlar görülüyor. Ay, kocaman, bakır bir tabak gibi binaların çatılarına doğru alçalmış. Tehditkar ve şaşırtıcı. Bir parçası karanlıkta kaldığı için kızgın gibi. Sabırla tamamlanacağı günü bekliyor. Serin ve ahenkli bir gece. Yeni evimde ilk gecem bu. Mutlu ve biraz da şaşkınım. Acaba nasıl geçecek diye meraklıyım. Günün yorgunluğu üzerime çökünce uyumak istedim artık. Yeni evimde. Yeni yatağımda. Yeni odamda. Her şey yeni. Eskiden kalan bir benim burada. Sonunda yattım. Yastığımın altına evimin anahtarını da koydum. İnanışa göre, evde ilk gece anahtarı yastık altına koyduğunuzda rüyanızda evleneceğiniz kişiyi görürsünüz. Hadi bakalım dedim. Belki doğru çıkar rüyam. Derin uykudaydım. Sonra kapının ziliyle uyandım. Sendeleyerek kapıya gittim. Kim olabilirdi ki bu saatte. Üstelik yeni evimi henüz yakın arkadaşlarım bile bilmiyordu. Kafamda bu düşüncelerle ve merakla açtım kapıyı. O gelmişti. Hayatımın aşkı. Gözbebeğim. Hep de gecenin bu kayıp ve gizemli saatlerini bulur gelmek için. Sanki gündüz saatleri paylaşılamayacak yalanlarmış gibi. Gündüz beni asla görmek istemez. Sanki ben geceye gizlenmesi gereken yasak bir metresmişim gibi. Nedense hep gece gelir. Gece kuşum. Baykuşum. Kargam…
Kapıyı açınca onun o her daim güler yüzüyle karşılaştım. İnsan gecenin bu saatinde nasıl bu kadar neşeli olabilir? Yanında biri daha vardı ama. Biraz tedirgin oldum. Yataktan yeni kalkmıştım. Üzerimde pijamalarım ve uyku sersemi halimle tanıştırıldım o kişiye. ‘Kuzenim’ dedi. ‘Merak etme aileden biri’. ‘Peki’ dedim, memnun oldum. Pek konuşkan biri değildi. Sanki onun gölgesi gibiydi, yanında gezdirdiği. Geceleri ortaya çıkan bir çeşit karanlık gölge. Daha önce onu hiç görmemiştim. İnsan değildi sanki. Sesi olmayan bir çeşit varlık gibiydi.
‘Film izlemeye geldik’ dedi. ‘Sende hep güzel filmler vardır’. ‘Tamam’ dedim. ‘İzleyelim. Gerçi oldukça tuhaf oldu bu gelişin. Keşke önceden haber verseydin’. ‘Gerekmez’ dedi. ‘Sen beni tanıyorsun ben de seni. Habere ne gerek var. Bu arada yeni evin güzelmiş. Sevdim. Bana da bir oda ayarladın mı burada?’ Biraz kalbim kırıldı bu sözlere. ‘Ne demek oda?’ dedim. ‘Sen benim sevgilim değil misin? Benimle uyuman gerekmez mi? Sen misafir misin bu evde?’ ‘Tamam tamam kızma’ dedi. Şaka yaptım’ Şaka yapmıyordu. Her zamanki davranışıydı. Acılı sözlerini şaka yapmış gibi söyleme biçimiydi bu. Görmezlikten geldim. Şakalar işaretti. O kahrolası şaka yollu sözler…
Filmi izlemeye başladık. O yanı başımda, kuzeni de karşı koltukta oturuyordu. Tuhaf bir sessizlik vardı aramızda. O kadar neşeli olmasına rağmen. Benden mi kaynaklanıyor acaba diye düşündüm. Hâlâ uykunun etkisindeyim belki diye düşündüm. Silkelenmeliyim. Öyle ki bir şey içmek isteyip istemediklerini bile sormadım. Öylece oturuyorduk. İzlediğimiz film; Darren Aronofsky’nin ‘Requiem for a dream’ adlı filmiydi. Bir rüya için ağıt. Oldukça sert ve insanı sarsan bir filmdi. Uyuşturucu tuzağına düşmüş, sanatçı ruhlu ve aslında gelecekleri parlak gençler hakkındaydı. Ancak bu illete bağımlı olmaları ve yanlış kararları yüzünden hepsinin hayatları mahvoluyordu. Film bittiğinde yanımdan kalktı. Filmden rahatsız olduğunu anlamıştım. Onu tedirgin eden bir şeyler vardı filmde. Belki kendisi de bu hayatlara özenirken gerçekle yüz yüze gelmişti ve bu onu incitmişti. Belki de korkmuştu ve korkusunu bana belli etmemeye çalışıyordu. Ben her zamanki gibi, onun gidip karşıdaki koltuğa oturmasına kırılmıştım. Neden böyle uzaklaşıyordu benden? Bir dakika önce tek bir beden gibiydik, sanki ruhlarımız birdi, ama bir dakika sonra kilometrelerce uzağa gidiyordu yüreği benden. Bir yabancı oluyordu. Bu nasıl olabilir diye düşünüp kendi kendimi yiyordum. Onu anlamaya çalışıyordum. Sonuçta ilginç ve kendine has bir insandı. Kendini bana ne kadar açarsa açsın hep bir yanı saklı kalıyordu. Kimselere göstermiyordu o yanını. Kıskandım onu. Bana göstermediği o gizli yanlarından dolayı kıskandım. Belki o dehlizleri başkalarına gösterecekti. Henüz kimselere göstermediğini düşündüğüm o karanlık dehlizleri de kıskandım. Beni asla sokmadığı bütün o odaları. Hiçbir zaman anahtarlarını bulamayacaktım. Benim için hep sır olarak kalacaktı o odalar.
Benim hüznümü gördüğünde beni yanına çağırdı. Hep hissederdi duygularımı. ‘Gel bakalım sen yanıma’ dedi. ‘Neden kederlendin böyle?’ ‘Bilmem’ diye yalan söyledim. ‘Belki filmdendir’. Oysa bana uzak olmasıydı bütün sorun. Ama bunu dile getirirsem tamamen benden uzaklaşacağını biliyordum. Bu yüzden yalan söyledim. Sanki umurumda değilmiş gibi rol yaptım. Hep rol yaptım ilişkimiz boyunca. Sürekli acı çeken taraf bendim oysaki. Hep kaçan ve geri gelip kendini onurlandıran tarafsa o. Kendisini bana bir hediye gibi sunardı. Bir âşık değildi o. Benim zavallı varlığıma sunulan bir adaktı sanki. Nedeni de, benim ona olan aşkımı ödüllendirmekti, o kadar. Kendimi gözden düşmüş bir tanrıça gibi hissediyordum. Artık güçlerini kaybetmiş. Kendini gökyüzündeki bulutuna hapsetmiş. Oradan insanları gözleyen ve hiç gelmeyecek o aşkını umutsuzca bekleyen. Şimdi de yeni ikametgâhına taşınmıştı işte. Gözden düştükten sonra. Kendine bir çeşit ceza verircesine inzivaya çekilmişti, yalnız başına.
‘Gitmeliyim’ dedi. ‘Bu kadar çabuk mu?’ dedim. ‘Çabuk olur mu? Filmi izledik. İki saat geçti.’ İki saat… Onun için oldukça uzun bir süreydi. Onu günlerdir bekleyen benim içinse, bir saniye kadar kısa. Bunu anlamıyordu. Bana hep, ‘dakikaları sayıyorsun’ derdi. ‘Oysa ben hiç düşünmüyorum zamanı’. ‘Evet’ derdim. ‘Senden ayrı geçirdim günler ve geceler benim için kayıp zamanlardır. Hiç yaşanmamış gibi.’ Ama tabii o dışarıda, benim yanımda olduğundan daha zevkli ve heyecanlı saatler geçirdiği için, benim onu bu kadar özlememi anlayamazdı. Yazık. Tek taraflı aşk. Asıl zaman kaybı olan şey, aklı başka yerlerde olduğu halde, fiziksel olarak yanımda geçirdiği veya onu özleyerek tükettiğim bütün bu zamanların toplamıydı. İki yıl kadar. İki yıl benim hayatımdan çalınmış kayıp bir zamandı. Bunu o gece görecektim.
Tekrar etti; ‘gitmeliyim.’ ‘Peki’ dedim. ‘Git.’ Yine rol yaparak. ‘Gitmelisin doğru.’ dedim. ‘Sorun yok.’ Yalan söylüyordum oysa. ‘Gitmen senin için iyi,’ diyordum. Yine yalan. Kendimi düşünmediğimi söylüyordum ona. ‘Seni düşünüyorum’ diyordum. Senin iyiliğini… Aşk bu denli çok yalanı barındırabilir mi kendinde? Gitmesin istiyordum işin gerçeği. Benimle kalsın. Birlikte uyuyalım. Güneşin doğuşunu hissedelim yüzümüzde. ‘Gitmeliyim.’ dedi. ‘Peki’ dedim; ‘gitmelisin.’ Yanındaki kuzeni yine sessizdi. Gölgesi. Tek kelime etmemişti gece boyunca. Kapıdan sessizce çıktı. Sanki onun diğer yanı gibiydi. Sessiz ve mantıklı yanı. O ele avuca sığmaz, tutkulu kişinin tam zıddıydı. Onu neden yanında gezdirdiğini merak ettim yine.
Kapının eşiğinde duruyordu. Yüzü bana dönüktü. O eşikte sonsuza dek kalmasını diledim. Bir adım daha atmamalıydı. O adımı atarsa geceye karışacaktı. Taşlaşıp, aşktan bir heykel gibi, sonsuza dek orada öylece kalmasını istedim. Kapımda. O kapının hiç kapanmamasını arzuladım. Ne olurdu? Bir adım daha atmasın. O öpücük sonsuza dek yankılansın kulaklarımda. Olmadı. O adımı attı ileriye doğru. Ve gitti. Hoşçakal deyip. ‘Hadi’ dedi, ‘sen de uyu artık.’ Hatırladığım son sözleri bu olmuştu. Sonra ağlamaya başladım. İçimde garip bir korkuyla. ‘Ağlama’ demesini bekledim, karanlığın içinden. Ses gelmedi. Daha çok ağladım.
Ağlayarak uyandım. Kendi ağlama sesime uyandım. Nerede olduğumu anlayamayarak. Oysa yeni evimde, yatağımdaydım. Güvendeydim. ‘Bir rüyaymış’ dedim kendi kendime. Hem kederlendim hem de rahatladım. Yastığımın altındaki anahtarı hatırladım sonra. Ne ironikti rüyamda eski sevgilimi görmek. Anahtarın, rüyanda evleneceğin kişiyi göstermesi gerekiyordu. Bense, aynı anda beni hem sonsuza dek terk eden, hem de hayatımı altüst eden kişiyi görmüştüm. Anahtarı tutup ahşap zemine fırlattım. Çınlayarak çarptı yere. Ufak bir parıltı gözümü aldı. ‘Nasıl bir inanışmış bu’ dedim. ‘Ne yalanmış. Aşk gibi.’ Batıl bir inanç işte. Yastığımın altındaki anahtar bana katilimi gösterdi, uzak durmam gereken insanı, kurtarıcımı değil. Bir süre sonra tamamen uyandım. Sıyrıldım hüzünlü rüyadan. Yeni evimde, yeni sabahıma, yeni hayatımın yepyeni gününe ‘merhaba’ dedim. Anahtarı yerden alıp, kapının kilidine taktım ve kilitlemek üzere üç kere çevirdim. Artık dış dünyadan ve hatta rüyalardan bile korunabilirdim.



