Takılarla dolu ufak bir dükkân… Bebek giysileri de satıyor. Önüne çektiği ufak tahta tabureye oturmuş gelen geçeni izleyen yaşlı ama gücü yerinde beyaz saçlı göbekli adam; birazdan yanına gelip, daldığı ışıklı dar caddeden uyandırılacaktı aynı yaşlardaki esnaf arkadaşı tarafından. Başı örtülü, soluk hardal renginde çiçekli köy giysileri giyen fazlaca kilolu ama şirin al yanaklı karısı, ufak dükkânın içinde kocasının masasında oturmuş satılması için yapılan o boncuklarla uğraşıyordu. Gece çoktan gündüzü kapatmış ve yıldızlarını giymişti kubbe. Ağustos ayının bu ılık gecesinde, taktığı deniz kokulu ay ile de, bu ufacık caddenin ışıltısına adeta eşlik ediyor, bekçilik yapıyordu.
Hemen bitişiğindeki peynirciden yükselen mis gibi peynir kokularına takılan kalabalık caddenin gelen geçenlerinden bazıları, önce yetersiz ışıklı dükkânın önüne yanaşıp kısa bir süre baktıktan sonra ya içeri giriyor ve orta yaşlı çiftten peynir alıyorlardı ya da vazgeçip yollarına devam ediyorlardı.
Aniden yükselen motosiklet sesine doğru çeviriyorum başımı. Scooterlı bir genç, gelen geçene çarpmadan bu tarafa doğru yaklaşıyordu. Sonunda peynirci ile boncukçu arasına gelip durduruyor motorunu. Ustaca inerek yaşlı adamın yanına yaklaşıyor. Lakin boncuk ya da takı bakacağa benzemiyordu. Sanki esnaflar arası bir alışveriş gibi gözüküyordu durum. Ardından önündeki boncuk sepetine gayet müşteri gibi eğilip bakmaya başlaması motosikletli çocuğun kimliğini anlayamamama sebep olmuştu. Yaşlı adam yanında oturan esnaf arkadaşını çoktan geride bırakarak gencin yanına ilgilenmeye gelmiş; şimdi ise birlikte bakıyor aynı zamanda da birbirleriyle konuşuyorlardı.
Kafamda fazla dolandırmadan biraz daha sağa ileriye doğru çeviriyorum başımı. Camında zeytinyağı yazan bir dükkân... Zengin bir kahverengi hâkim. Cam kavanozlar çeşitli hacimlerde, içerde ve dışarıda sıralı halde dizilmişler. Zeytinyağı satan gözlüklü adam da, çoğu yaşlı esnaf gibi, oturduğu taburesinde, dükkânın önünden gelen geçeni izliyordu.
Hemen solumda, karanlığa açılan dar bir ara sokak görülüyor. Sokak dediysem de öyle otomobil falan geçebilecek kadar genişliği olmayan bir yerdi. Karanlık adeta birkaç adım geride tutunmuş boşluğa doğru asılıyor gibiydi. Aniden ellerinde tuttuğu tahta kasalarla bir genç çıkıyor karanlık o ara sokaktan. Şaşıyorum. Bulunduğum balkonun hemen altındaki balıkçıya doğru yürüyüp içeri giriyor ve kayboluyor.
Boncukçunun önüne yaşlı bir teyze ile elinden tuttuğu pembeli ufak bir kız çocuğu yaklaşıyor. Ufak kız çocuğu dükkân camının arkasında duran oyuncak bebeği önceden fark etmiş olacak ki hemen onunla konuşmaya çalışıyor.
Dışarıya çıkan balıkçı, hortumuyla bulunduğu alana tazyikli su fışkırtmasıyla aniden dikkatimi üzerine çekiyor. Caddenin bir bölümü ve kaldırımın tamamını dükkânının önü boyunca ıslattıktan sonra içleri kırmızı olan geniş tahta tepsilerdeki yüzlerce gümüş renkli balıklara doğru çeviriyor şimdi hortumunu. Parıl parıl parıldayan balıkların üzerlerine tutulan suyun etkisiyle, canlanıp son anda kurtulabileceğini düşünüyorum. Ama nafile... Oysaki ciğerleri daha üç beş saat önce doldurulduğu kovalarda sessiz çığlıklarla acı içerisinde yanmış ve bir çoğu hayata daha orada veda etmişlerdi.
Dar olmasına rağmen bitişik dükkân ve hediyelik eşya satıcılarıyla kalabalıkların varlığını adeta sıcacık bir ev gibi sarmalamış ve her türlü tehlikeye karşı koruyan bu cadde; şuradaki karanlığa açılan aralığın, boyun eğmek zorunda kalınmış, devletlerarası bir anlaşmanın aleyhte bir sonucu gibi durması, ötesinin gözükmemesi, uçsuz bucaksız yerlere uzaması beni rahatsız etmişti.
Karanlık caddenin sola doğru hemen bitişiğinde, rengârenk meyve ve sebzeleriyle manav bulunuyordu. Birkaç saattir satış yapmamış olan manavcı, öylece oturuyor bir şeyler okuyordu içeride.
El arabasıyla caddenin bir ucundan gelen genç bir çocuk, manavcıyla peynircinin arasında kalan o karanlık tehlikeli araya dalarcasına paldır küldür giriyor. Demek o kadar korkulacak bir şey yokmuş orada, diye geçiriyorum içimden.
Balkonuma tekrar bakıyorum. Uzun uzadıya altı yedi adımlıktı. Sigara paketimden bir tanesini çekiyorum. Yakıyorum sakin bir heyecanla. Biraz ötemde yükselmiş; direğin tepesinde, caddeyi aydınlatan lambaya dalarak çekiyorum uzunca sigaramdan. Caddeye dönüyorum. Manavcının önünde bir kedi ağır ve sessiz adımlarla karanlık aralığa yaklaşarak yürüyordu.
Dört katlı evin ikinci katının balkonundan caddeye doğru üflerken sigara dumanını, yabancısı olduğum bu mahalleye taşınmış olmamın burukluğu, hüznü, tedirginliği, heyecanı ve yalnızlığını düşünüyorum. Daha bir kaç saat önce tüm taşınma işlemlerim bitmiş, kim bilir kimin bıraktığı naylon tabureye oturup hiç kalkmadan öylece gördüklerimle, yaşadıklarıma dalmış gitmiştim saatlerce.
Kedi karanlık aradan çıkıyor. Ne zamandır oradaydı acaba. Nasıl da durmuştu orada. Hiçbir şey olmamış gibi aynı ağır adımlarla karşı kaldırıma doğru yürüyor şimdi.
Manav hala satış yapamamış olacak ki kapatmaya hazırlanıyor. Ben de kalkıp içeri giriyorum. Tavandaki çıplak ampulü odaya girdiğimde açık bırakmıştım. Tahta zeminde yürüyüp boş odayı köşesinden seyre dalıyorum. Kolilerimin bir kısmını buraya sürüklemiştim. Öylece durup düşünüyorum. Ne ilginç... Kim bilir başka kimler yaşamıştı burada. Neler paylaşılmıştı. Şu açık sarı duvarlar ne sevinçlere ve hüzünlere tanık olmuştu kim bilir. Ya da ne bağrışmalar ve kavgalar karşısında suskun kalmıştı. Ya sevişmeler? Belki... Acıya batırılmış bir coğrafya burası. Sevişmeler bile kısa sürer. Çok geçmeden suskunluklar ya da gözyaşları gelir ardından. Ya da sırt dönüp uyuya kalmalar... İçimde dolaşan ve yerleşmeye çalışan bir şey var sanki. Ara sıra derin nefes alıp veriyorum. Gözlerimi silmek için elimi kaldırdığımda sönmüş sigaramı fark ediyorum. Bir tane daha yakıyorum. Eski evimden kovulmuştum. Tüm apartman sakinleri imza toplamış “Binamızda orospu istemiyoruz” diye bağrışmışlardı. Daha fazla kalamazdım. O akşam ayrıldım. Arkadaşımı aradım. Eşyaları bir kamyona yükletip buraya geldim. Bana o bulmuştu burasını. Yine yalnızım işte. Her yer hüzünlüdür benim için. Bir erkeğin altındayken bile... Mutlu olduğum zannedilir hâlbuki. Ya da mutlu olduğumuz... Neyse...



