“Bir Deliler Evinin YALAN YANLIŞ Anlatılan Kısa Tarihi” hem içindeki hikâyelerle hem de anlatım biçimiyle edebiyat dünyasında kendine özel bir yer edinen ve gözden kaçmaması gereken bir kitap. Her şey 14 Şubat tarihinde sırtını denize dönmüş bir ruh sağlığı hastanesinin konferans salonunda başlar. Aynı gün yine aynı hastanede çıkan büyük bir yangınla son bulur. Aslında iki saatlik bir gerçek zamanı anlatan roman, birbirinin içinden doğan hikâyelerle ve ülkenin sesi diyebileceğimiz anlatıcı karakteriyle okuyucuya 1800’lü yıllardan günümüze bir gayrı resmî Türkiye tarihi, kapsamlı bir Türkiye panoraması ortaya çıkarır. Paul Auster “Kafamızda kurduklarımız ne denli akla aykırı olsa, ne denli çılgınlık ölçüsüne varsa, yine de gerçek dünyanın önümüze çıkarıverdiği olayların şaşırtıcılığına erişemez” demiş. Ayfer Tunç da tam bu noktadan hareketle Türkiye coğrafyasındaki insanların gerçek hikâyelerine kulak vermiş, yapısıyla şaşırtıcı, anlattıklarıyla etkileyici bir roman ortaya çıkarmış.
Aşağıdaki Ayfer Tunç’un monoloğu gibi dursa da anlatımın akıcılığını bozmamak için altZine olarak tekrar araya girmedik. Okuru ve yazarı baş başa bırakıyoruz.
Şekil ve içerik konusunda her seferinde yeni bir şeyler yapmaya gayret ediyorum. Ama bunun çıkış noktası "bu sefer de yeni biçim, anlatım yaratayım" diye olmuyor. Genellikle yapmak istediğim şeye bir biçim ararken kendiliğinden oluşuyor. Bu romanda ise her ikisi de birbirini tetikledi. Neredeyse ikisi eşzamanlı gelişti diyebilirim. Ânı anına günlük tutmadığım için önce hangisi geldi sonra hangisi, çıkarmak mümkün değil. Yazma sürecinin içinde zihnimizin bir alanı var ki orada malzeme hazır olarak bekliyor. Ya da sürekli oluşuyor. Benim zihnimde de bu romandan önce birkaç şey vardı. Romanı yazmaya başlayınca bu aklımın bir köşesine biriktirdiklerim tek tek ortaya döküldü. Bunlardan bir tanesi Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Acıbadem’deki Köşk” öyküsüydü. O köşkün mimari yapısı. Bu öyküye bağlı olarak “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”. Bir diğeri de Feyyaz Kayacan’ın “Bir Deli Değilin Defterleri”. Hatta onu bir selam ve bir gönderme olarak romanın içinde de kullandım. Bunlara bir de Samsun’daki bir akıl hastanesinin gerçek tarihi eklendi. 6-7 satırlık bir tarih.
Aslında Murat Gülsoy, Yekta Kopan ve ben, Feyyaz Kayacan’ın “Bir Deli Değilin Defterleri” adlı öyküsü üzerine ayrı ayrı metinler yazmak istiyorduk. Böyle bir projemiz vardı. Bu konuda da sık sık sohbet ediyorduk. Üçümüzün de çok sevdiği bir öyküdür bu. Ben çalışmaya başladım. “Bir Deli Değilin Defterleri”nin karakterini içine yerleştirebileceğim bir akıl hastanesi fikrinden yola çıktım. O karakteri bir akıl hastanesine oturtmak gibi bir çaba içersindeyken nasıl olduğunu hatırlamadığım bir şekilde Samsun’daki akıl hastanesinin tarihi çıktı karşıma. Bu tarihin gerçek bir cumhuriyet tarihi olduğunu fark ettim. Hastanenin temeli 1896’da atılıyor. Hamidiye Hastanesi’yle aynı zamanda yapımı bitiyor ve bugün hâlâ Samsun’da hizmet veriyor. Bu hastane çevresinde bir hikâye örmek istedim.
Başlangıçta kontrol atında tutmaya çalıştığım bir anlatıcıydı, sonra iplerini gevşettim ve anlatıcı bir karakter olarak belirdi. Anlatıcı aslında konuşan bu ülkenin iç sesi. Bu ülkenin iç sesi sakin ve yumuşak olamaz. Bu ülkenin iç sesinin zengin, alaycı, kimi zaman sinik, kimi zaman agresif, dedikoducu yani ülkenin karakterini yansıtan bir ses olması gerekir. Böyle başladı anlatıcının hikâyesi.
Özellikle anlatıcının anlattığı tüm karakterlere eşit mesafede olmasına dikkat ettim. Yani taraflı bir anlatıcı değildi. Anlatımın objektif olması gerekiyordu çünkü bu bir tür gayri resmî Türkiye tarihi. Açıkçası bu nitelendirmeyi ben yapmadım, roman, okuyanlar tarafından bu şekilde değerlendirildi. Gayri resmî Türkiye tarihi elbette ulaşması zor bir hedeftir benim için. Anlatıcının bu mesafeyi kırdığı ve açıkça tavır koyarak menhus diye nitelediği tek yer 12 Eylül darbesidir. Orada anlatıcının sesi de değişir zaten. Alaycılıktan çok öfke ve o yıkımın altını çizen bir soğukluk ve gazeteci tavrıyla ifade eder o dönemi. Bu dönem dışında tüm anlatılara eşit mesafede olması ve eğlenceli olması gerekiyordu. Çünkü biz aslında çok zengin ve eğlenceli bir ülkeyiz. Hayatımızda argonun çok önemli bir yeri vardır. Küfür çok edilir. Anlatıcı da kendine sınır koymaz ve karakterleri ortaya koydukları her şeyle ve hikâyeleri tüm unsurlarıyla ortaya koymuştur.
Romanın genel anlatı zamanı 14 Şubat 2007 tarihidir. O günün sabahı ve akşamı arasındaki olaylardır. Konuk Ülkü Birinci’nin konuşmasıyla başlar. Aslında anlatılan şey iki saatlik zaman diliminde geçer. Sadece son paragrafı eklediğimizde o süreye bir ay daha ya da ne kadar istiyorsak onu eklemiş oluruz o kadar. Dolayısıyla bu çok kısa bir zaman dilimi içinde susmayan bir anlatıcı var. Aslında elbette gerçek dışı çünkü bu kitapta anlatılan hikâyeler bu kadar süreye sığmaz.

O hastanenin tarihinin hareket noktası bir mozaik. O hastaneyi, Rum, Ermeni ve Türkler eşit vatandaşlar olarak kuruyorlar. O insanların tarihiyle bir empati kurduğumda şunu hissettim. Payitahta uzak bir şehir. Payitaht daha refah içinde, sağlık hizmetleri daha gelişmiş. Birtakım hizmetleri uzakta yaşayan halktan daha rahat alıyorlar ve ayakta kalabiliyorlar. Fakat bu coğrafyaya gelip baktığımızda Ermeni, Rum, Türk -ne yazık ki o coğrafyada (Karadeniz) o dönemde Kürtler pek bulunmuyor- imkânlar çok kısıtlı. Bu insanlar kendi göbeklerini kendileri kesmek için bir araya geliyorlar ve ortak kaderleri için ortak bir karar alıyorlar. Ayrı ayrı, Rum, Ermeni, Türk hastaneleri de kurabilirlerdi fakat bunu tercih etmeden tek bir hastane kurmak için çalışıyorlar. Yani ortak kaderlerine ortak bir hastaneyle karşı koyuyorlar.
Sözlü tarihi de edebiyatın içine almak gerekiyor. Edebiyat sözlü tarihten çok fazla beslenir ve benim de yaptığım sözlü tarihten yararlanmak bir nevi. Edebiyatın doğası bizde empati duygusu yaratır. Tarihte böyle bir şey yoktur. Tarih çıkar, ne olduysa soğuk soğuk ortaya koyar, hatta manipüle eder. Ama edebiyat üst metin olarak bir olay örgüsü sunar. Bir coğrafyada, bir zaman kesitinde bir hikâye anlatır. Bu kitapta bir sürü hikâye var. Bu hikâyelerin her birine teker teker baktığımızda biz o insanlarla sorunları, acıları, kaderleri öğrenir ve bir empati kurarız. Bu empati sayesinde de onlarla aynı şeyi yaşadığımızı anlar, hissederiz. Kitapta sadece bu coğrafyanın azınlıkları için değil, diğer kesimleri için de farklı empati düzlemleri bulabiliriz. Mesela laikler ve örtülüler meselesinde de bir karşılaşma zemini var kitapta. Kendini neodindar olarak tanımlayan doktor ile katı cumhuriyetçi laik Türkân Hanım'ın hikayesi de bu düzlemde anlam ve empati kazanıyor. Gazeteler ve tarih kitaplarında anlatılanlar ile gerçekte yaşananlar arasındaki fark, yaratılan empatidir ve empatiyle gelen anlayış edebiyatta kurulur.
“Yalan Yanlış”’ta bir ritim ayarı yapıldı muhakkak. Ama kendime göre bir ayar yaptım. Okur dediğimiz şey yekpare bir bütün değil. Kimi hoşlanır kimi hoşlanmaz. Mesela bir grup okur bu kitabı okumayı reddetti. Binbir gece masalları gibi birbirlerine ulanan hikâyelerden oluşuyor kitap. Halbuki bazı okur bir ya da birkaç kahramının peşine takılıp bir olay örgüsü takip etmeye alışmış. Bu yüzden hoşlanmıyor bu tür denemelerden.
Bu kitabı bir ‘edebiyat deneyi’ olarak nitelendirebiliriz, evet. Bilinen, alışılmış, klasik yapıdaki romanı kırıp kalıpların dışına çıkmak gibi bir isteğim vardı en başında. Hız ayarını elbette yaptım. Ritmi yüksek bir kitap ve bu ritmin asla düşmemesi gerekiyordu. Kalın bir kitap ve sıkmaması lazımdı. Peki bu ayarı yaparken neyle sınadım? Kendimle. Bazı hikâyeleri kısa geçmişim mesela şimdi bakınca, oraların daha işlenmesi gerektiği düşünülebilir. Ama bir son vermek gerek. Bu yapıdaki bir metni sonsuza dek yazılabilirdim.
Şimdi yeni bir roman üstüne çalışıyorum. Borçlu olduğum bir karakter var, ona borcumu ödemem gerek. O karakter de “Kapak Kızı”’nın Şebnem’i. Kitapta tüm karakterler Şebnem hakkında konuşur ama Şebnem kendini hiç anlatmaz. O romandaki üç karakterin anlattığı Şebnem’in hikâyesini yazıyorum şu anda. Bu borç ödendikten sonra da öykü yazacağım.
Yazılmış yazılmıştır ve tarihte kalır. Kendi içimizde onu yargılayıp dışımızdan söylememek de bana pek anlamlı gelmiyor. “Evvelotel”deki amaç da “Saklı”yı temize çekmektir. Benim edebiyatla maceram “Mağara Arkadaşları”yla başladı. Ondan önce yazılan “Saklı” ve “Kapak Kızı”nı bir prova olarak görüyorum. “Saklı”ya böyle dediğim için kızanlar oldu. Ama “Evvelotel” bir reddediş değil tam tersine “Saklı”daki öykülerin benim içimde bitmediğinin bir göstergesi. Benim metinlerimle, karakterlerimle, atmosferleriyle, mekânlarıyla, iklimleriyle sorunlarım vardır. Onlar tekrar yazdırmak isterler kendilerini. Başka bir düzlemde başka boyutlarda yazmak istedim. “Saklı”nın problemi tek boyutlu olmasıdır. Açılımının fazla olmamasıdır. Dar öykü kalıplarına sıkışmış olmasıdır. Aslında öyküden genellikle beklenen de budur ve bu beni çok rahatsız eder. Ortalama okur, öykünün tek boyutlu olmasını bekler. Nitelikli okur ise katmanlı öyküyü değerli bulur ve bu nedenle nitelikli okur ille de roman diye tutturmaz.
Ben internette pek yazmamakla birlikte internetin gelecekte anlamlı bir kanal olacağını düşünüyorum. Fakat internetin iki önemli problemi de beraberinde getirdiğini düşünüyorum. Öncelikle bir bilgi kirliliği yaratması ve burada nitelikli bilgiye rahat ulaşılamaması. Bu bir noktadan sonra bıkkınlık yaratıyor. Yani kaç blog takip edebilirsin? Sınırlı sayıda... Nitelikli bir internet dergisinin de eksikliğini hissediyorum ve altZine’in bu boşluğun bir kısmını dolduracağına ve öncülük edeceğine inanıyorum.
İkinci problem (çelişik görünebilir) kolay ulaşılabilirliğinin, yani demokratikliğinin getirdiği harc-ı alemlik. İnternetin en kıymetli özelliği demokratik olması ve para gerektirmemesi. Bir sunucu, ortam varsa, çok kolay yazıyorsunuz, gönderiyorsunuz ve ulaşıyorsunuz. Ulaştığınız kitle sınırsız ve size bağlı. İnternet tek sesliliği ortadan kaldırıp iki sesliliği getirmiştir. Mesela dergiler tek seslidir. Bir tek sunucu vardır yani yazarlar. Yazılar belli bir subjektif süzgeçten geçirilir. Okur ile yazar buluşmaz. İnternette böyle değil. Okur ve yazar internette buluşabiliyor. Bu demokratiklik, beraberinde herkesin yazar olabileceğine inanması ve yazının değerini teslim etmemesi gibi bir hadsizliği de beraberinde getiriyor. İnternet yazmayı çok tetikledi. Herkesin evinde bilgisayar ve internet erişimi var. Kişilerin kendi yeterliliklerini sınama ihtiyacı duymadan yazdıklarını nitelikli eserlerle aynı sanması bir filtre mekanizması ihtiyacı oluşturuyor. Bu da editöryel bir çalışmaya gereksinim olduğunu ortaya koyuyor. Editöryel müdahale eleme yapacaktır. Her şeyin yayımlanmaya değer olmadığını gösterecek ve süzerek niteliği ön plana çıkaraktır. Süzgeç olduğunu fark edip niteliğini kontrol etmesi gerektiğini anlayacaktır.
Ne olursa olsun internet çok genç, çok heyecanlı ve çok imkânlı bir alan...



