1998’de internet üzerinden yayına başlayan altZine, henüz kendini ispat etmemiş bir mecranın çok erken bir ürünü sanki. Ama altZine uzun seneler edebiyatla ilgilenen insanların buluştuğu, özgün ve estetik seviyesi yüksek çalışmalar ortaya koyduğu bir yayın ortamı yaratabilmiş. Bu nasıl bir öngörüdür? altZine’in doğuş hikâyesi nedir?
altZine ilk olarak Murat Daltaban’ın 1998 yılında 10. İstanbul Tiyatro Festivali için sahneye koyduğu, metni Özen Yula tarafından kaleme alınmış 80060 oyunu aracılığıyla ortaya çıktı. 80060, İstanbul’la ilgili bir rock müzikalidir. Murat Daltaban, konusu İstanbul olan bu müzikalin gerçekten İstanbul’la birlikte yaşabilmesi için bir internet sitesi tasarlıyordu. Bu sitenin içinde yer alacak alanlardan biri de neredeyse her gün güncellenmesini hayal ettiği bir dergiydi. Aslında buradaki öncü tavır bir tiyatro oyunu için bir internet sitesi yapmayı düşünmektir. Henüz Google’ın bile olmadığı dönemde kendi kendimize yaptığımız araştırmalarla, bu mecranın nasıl kullanıldığına dair fikirler ediniyor, kendi çabalarımızla farklı kaynaklara ulaşıyorduk. İnternetin ICQ dönemi yani. Elektronik posta daha yeni yeni yaygınlaşıyor.
Murat Daltaban bu hayalini gerçekleştirmemiz için beni Sercan Şengün’le tanıştırdı. Sercan Şengün de beni internetin tasarım dünyasıyla... İlk anda nasıl bir şeyler yapabileceğimi bilemedim. İnternete yazıları koyup hızlıca paylaşabilirdik ama kısa bir süre sonra bunun yetmeyeceğini fark ettim. Özellikle hiper-metin meselesi, yani bir metinden diğer metne gidilebiliyor, metinler arası yolculuk yapılabiliyor olmak bana sadece metnin kendisiyle kısıtlı kalmamamız gerektiğini düşündürttü. Metinler arası yolculuk aynı zamanda metni bana anlatan ifadeler arası yolculuğa da dönüşebilirdi. Yani görüntü, ses, yazı, her şeyin metne dönüşebiliyor olması bana çekici geldi.
Sercan Şengün’le başladığımız yolculuk daha sonra eklemlenen isimlerle büyüdü. Hayalet Gemi kadrosu, Hayalet Gemi’nin dışından gelen ikinci bir kadro, altZine’in yavaş yavaş kendi okurundan yarattığı yazar kadrosu, bu “baştan belirlenmiş ruhla” üretmeye başladılar. Yazı istediğimiz herkese içeriğin önemini özellikle belirtirdim: “Asla şekle yenik düşmeyeceğiz. Bir takım ‘numaralar’la göz boyamaya çalışmayacağız. Önemli olan içerik, önemli olan ne söylediğinizdir. Söyleyecek cümlemiz yoksa hiçbir şey koymayalım ama söyleyecek cümlemizi de bir basılı dergiden farklı şekilde internetin, sanal ortamın bize sağladığı söyleyebilme dinamiğimiz, yeteneğimizle ortaya koyalım.” Yani yazılarla birlikte hayallerinizi de getirin derdim. Belki hepsini hayata geçirmemiz teknik olarak mümkün değildi ama önemli olan bunu hayal etmeye başlamamızdı. Bu anlamda altZine ilklerden biridir. Açıkçası 1998’den beri bu alanda çok şey yapılmasını beklerdim ama ne yazık ki öyle olmadı.
altZine kimlerle yola çıktı?
altzine’in hayata geçtiği zaman Hayalet Gemi’nin de altıncı-yedinci senesidir. Artık kendi dünya görüşünü ve üslubunu oturtmuş bir dergiydi. Hayalet Gemi’nin desteğini almak çok önemliydi. Bu sebeple öncelikle Hayalet Gemi yazarları, Murat Gülsoy, Adnan Kurt, Derya Erkenci, Pınar Türen, Buket Türkmen, Fakiye Özsoysal, Nazlı Ökten’i saymalıyım. O dönem benim okurluk, yazarlık ve dostluk çevremden Çağkan Sayın, Levent Gönenç, Semih Aközlü, Özgür Özdural, Yeşim Gülan, Simten Coşar, Nurdan Beşergil, Serap Gecü, Seda Tezoler, Hümanur Bağlı uzun süre düzenli olarak yazmış kişilerdir. Ilgın Sönmez, Orhan Cem Çetin, Firuz Kutal gibi birçok isim uzun süreli yazmak üzere aramıza katıldı. altZine’in kendi macerası içinde de kuşaklar geldi geçti. İkinci kuşakta Hakan Toker, Hande Öğüt, Çağdaş Üngör, Papatya Tıraşın, Furkan Sorkaç, Duygu Güles, Heyzen Ateş, Yasemin Şeneş, Selçuk Gürkan, Mert Tanaydın, Engin Türkgeldi, Özge Baykan ve Cem Uçan geliyor aklıma. Birçok ismi de unutmuş olabilirim, hepsinden özür dilerim. Şöyle bir şey de var, altZine asla bir imza dergisi olmadı. Sadece bir-iki sayıya yazı veren ama o yazılarıyla büyük katkı sağlamış isimler de var; Ece Temelkuran, Atilla Aydoğdu, Bige Akdeniz, Can Öz, Akın Sevinç, Sevengül Sönmez gibi… Kimden gelirse gelsin, gelen tüm yazılar üç dört kişilik bir editoryal ekip tarafından okunur ve değerlendirilirdi. Editörlerin değerlendirmesi sonunda yazının yayımlanıp yayımlanmayacağına karar verilirdi. Kimi zaman yazarıyla iletişime geçilir, karşılıklı değerlendirme yapılırdı.
Okurla altZine aracılığıyla tanışmış, daha sonra eleştirmen, yazar, çevirmen, yayınevi yöneticisi olarak edebiyat dünyasında bulunan isimler var. Bir de dünya edebiyatından çeviriler var ki, bu başlı başına önemli bir konudur.
İnternet yayıncılığı mı matbu yayıncılık mı? İnternette edebiyat için hâlâ bir meşruluk problemi var mı?
İnternet ve matbu yayıncılıkta, biri birinin “yerine” değildir. Hepsi birliktedir. Ama ben bir meşruluk problemi olduğunu düşünmüyorum. Böyle bir konuda tereddüt edenlere de şunu söylerim; basılı olanların meşruluğunu ne üstünden tartışacağız? Burada bence önemli olan, internette güncellenen ya da kitap olarak basılan eserlerin bir editoryal incelemeden geçip geçmediğidir. Yani bu metinler içerik ve kalite anlamında değerlendirilmişler mi? Eğer asıl soru bu olursa ne altZine ne de ondan sonraki projemiz olan altKitap’ın tartışılır bir yönü olabilir. Bu mecralarda her zaman estetik bir değerlendirmeden geçen metinler yayımlanmıştır.
altZine tarihinden aklınızda kalanlar...
Başlangıç çok amatörce. Bir oyunun internet üzerinden yayımlanan dergisi olarak yola çıktık. Ama kafamı hep bu fikrin nereye evrilebileceği sorusu kurcalamıştır. Tasarım konusunda çok uğraştığımızı belirtmeliyim. Sercan Şengün çok çekmiştir benden. Mesela şu sitenin güncellenmesi olayı... Hep aynı gün, aynı saatte güncellenmesi konusunda bir takıntım vardı. Hatırlatmakta fayda var, yıl 1998! Şimdiki gibi hızlı internet bağlantıları yok. Ancak ayda bir güncelleme yapabiliyoruz. Mutlaka her ayın ilk günü yani 31’ini 1’ine bağlayan gece, saat 24:00’da yeni sayıyı siteye yüklememiz gerektiği konusunda bir takıntım vardı. 2000 yılının yılbaşında, yani milenyumda da siteyi yeni sayıyla güncellememiz gerekiyordu. Bir önceki yılbaşını güncellemeyle geçirmiş olan Sercan o yılbaşını da bilgisayar başında geçirmek istemiyordu. Çünkü on yıl önceki internet teknolojisini hatırlarsanız, dial up’la bağlanıyoruz ve tüm derginin güncellenmesi üç dört saat alıyor. Hatta elektronik postayla metinleri göndermek çok uzun sürdüğü için ben tüm içeriği disketlere yükleyerek Sercan’a teslim ediyordum. Milenyum gecesi için Sercan, özel olarak istediğimiz saatte güncellemeyi başlatan bir program yazmıştı. Başarılı bir şekilde güncelleme gerçekleşmişti. Bizim için çok büyük bir başarıydı!
Murat Gülsoy’la “kendimizce” çok ciddi buluşlarımız vardı. İnternetin bize sağladığı olanakları bayağı zorlardık. Şimdi düşününce hem gülüyorum hem de hoşuma gidiyor. Mesela basılı bir dergiyi okurken bilirsiniz ki sayfayı çevirdiğinizde bir sonraki sayfaya geçeceksiniz. Buna hiçbir şey engel olamaz. Biz internetin buna engel olma gücünü kullanmak istemiştik. Siz bir sayfaya tıklıyorsunuz. İstediğiniz sayfaya yönlendirileceğinize bambaşka bir sayfa açılıyor önünüze. Bu kimi zaman bir çizgi roman sayfası, kimi zaman bir gazete haberi oluyordu. Şu anda anlattığımda oldukça mantıklı gelen ve o zaman aklımıza geldiğinde bizi oldukça heyecanlandıran bu proje, okurların isyanına sebep olmuştu. “altZine’e ne oluyor? Virüs mü girmiş?” diye onlarca mail gelmişti. Her türlü çılgınlığın olumlu bir karşılığı olmuyor.
Güncellemenin olacağı son gün Sercanlar'ın Hisarüstü’ndeki evi oldukça kalabalık ve komik olurdu. Sobalı bir evdi. Sobanın üstünde yapılmış makarnaları yerdik. Ama tüm anılar bunlar kadar eğlenceli değil tabii. Bir ay birinden yazı alırsınız, editörlerden onay alır yayımlarsınız. Bir sonraki ay ya da birkaç ay sonra aynı yazardan bir yazı daha gelir. Editoryal değerlendirmeden geçemez ve yazıyı yayımlamazsınız. Ondan sonra fırtına-kıyamet mailler gelir, kimi zaman küfürlerle dolu. Bu şöyle bir şeydir; kazanın doğurduğuna inanılır da öldüğüne inanılmaz. altZine’de yapmaya çalıştığımızı kimileri bir iktidar alanı yaratma çabası olarak görmüştür ki bu beni çok üzmüştür. Sırf bu sebeple uzunca süre kendi yazılarımı ya da daha yakın çevremin yazılarını yayınlamamışımdır. Bu daha da kötü bir şey, tersine sansürdür. Hem de sırf üzüntüden kaynaklanıyordu.
En önemlisi belki de altZine’in kendi yazarlarını ve okurlarını yaratmasıdır. Hatta okurlar sanırım Ekşi Sözlük aracılığıyla Beyoğlu’nda buluşmuş, sonra da buluştuk diye bize haber vermişlerdi.
Sermet Çifter Salonu'nda 2000 yılında yapılan Tanzimat’tan Bugüne Türk Dergiciliği sergisinde, Tanzimat’tan bu yana yayınlanmış dergilerin kapakları yan yana dizilmişti. Kronolojik olarak sona yani 2000 yılına geldiğinizde, sergi salonuna yerleştirilmiş bir bilgisayar monitöründen altZine’in o günkü güncel sayısını görebiliyordunuz. Yani Tanzimat’tan günümüze Türk Dergiciliği’nin geldiği son noktayı gösteren bir dergi olarak bu sergide yer alıyorduk. Bu çok onur verici bir şeydi.
Güncellendikten sonra Küba’dan, Japonya’dan gelen mailler de çok mutluluk vericiydi. Kimi zaman da eleştiri mailleri aldık, altZine her zaman alkışlanan bir çocuk değildi, öyle sanılmasın. Yaramazlık yapar, bardak kırar, azar işitirdi. Onu bir organizma olarak düşünmek gerekiyor daha çok. Doğdu, büyüdü, ölür gibi oldu, şimdi sizler onu tekrar hayata döndürüyorsunuz.



