anasayfa altBuluşma "fmag: içerik platfomu" Atölyesi: Müzik Laboratuvarı

"fmag: içerik platfomu" Atölyesi: Müzik Laboratuvarı

e-Posta Yazdır PDF

"fmag: içerik platformu" atölyeleri kapsamında düzenlediğimiz müzik laboratuvarında yazarlarımıza 20 dakika boyunca kulaklıklarla 4 şarkıdan oluşan karşık bir müzik dinlettik. Dört şarkının değişim noktalarında, yazarlarımıza aynı anda aynı cümleleri verdik ve yazma deneyimlerini etkilemeye çalıştık. Aynı müziği dinleyen, aynı cümlelere sahip yazarlar bambaşka metinlerle karşımıza çıktı. (Verdiğimiz cümleler metinler içinde bold olarak belirtilmiştir.)

Yirmi dakika süresince maruz kaldıkları bu deneyin sonuçlarını aşağıda bulabilirsiniz. Müzikleri dinlemek için (sırasıyla Mike Oldfield, Ozric Tentacles, Antonio Vivaldi, Pink Floyd)

 


Barış Saydam


Önümdeki uzun yolculuğu düşünüyordum. Biliyordum, yine aradığım şeyi bulamayacaktım. Ama sürekli seyahat etme ihtiyacı duyuyordum. Bu neredeyse karşı konulmaz bir dürtüydü artık benim için. Kendimi sadece yollara vurduğumda rahatlamış hissediyordum. Varacağım bir nokta olmasa da yolculuk yapmak beni rahatlatıyordu. Yoldayken mutluydum. Bu yüzden kendime rastgele hedefler seçiyor ve sonra da önümdeki uzun yolculuğu düşünerek her şeyden uzaklaşıyordum. Her yeni şehir benim için yeni bir duyguydu. Her şehirde tanımadığım ve muhtemelen bir daha da görüşmeyeceğim insanlarla tanışıyordum. O da onlardan biriydi. Onu karanlık bir günde izbe bir barda tek başına otururken görmüştüm. Ben barın bir ucunda otururken, o barın diğer ucundan kalktı ve sessizce yanıma sokuldu ve "bana seni tanıyorum" dedi. Ben de ne olmuş dedim. Yüzlerce şehirde binlerce kadın tanımıştım.  O da onlardan biri olabilirdi. Yüz hatları ne kadar çok şey yaşadığını anlatmaya yetiyordu ama yine de kendine has bir çekiciliği vardı. Onu görüp de insanın ona kanının ısınmaması zordu. Israrla bana beni tanıdığını söylüyordu. Bozuk bir plak gibi ağzından çıkan tek şey buydu ve içtiği içkinin rahatsız edici kokusu... Oturduğum yerde sinirlenmemeye çalışsam da öfkemi dizginleyemeyeceğimi biliyordum. Benim de sorunum buydu. Baskı altında olmaktan, tanınmaktan  ve rahatsız edilmekten hoşlanmıyordum. Birinin benim yanıma oturup sürekli bana aynı şeyi tekrarlaması kafamı bozuyordu. Patlamam an meselesiydi. Daha önce de olmuştu yine olmaması için bir sebep yoktu. Önümdeki burbondan bir yudum daha aldım, duymamaya çalıştım. Ama kadının sesi çok sakin ve sevecendi. Geçmişte tanıdığı, sevdiği ve unuttuğu bir adamı hatırlamıştı sanki. O anda duyduğum sesler bir anlam vermeye çalışırken aklıma ilk gelen şey buydu. Sonra hafızam zorlanmaya başladı. Gerçekten de bu kadınla geçmişte bir ilişkim olmuş muydu acaba? Her şeyi unuttuğum gibi onu da mı unutmuştum yoksa? Sevmiş olabilir miydim bir zamanlar birini? Onun sakin sesinden süzülen "seni tanıyorum" sözcüğünün beni neden bu kadar sarstığını düşünürken, başım iyice ağrımaya başlamıştı. Karanlık bir sonbahar gününde henüz daha öğlen vaktiydi. Her şeyi yutan karanlık gökyüzünden kurtulmak için girmiştim bu bara. Ama yanıbaşımdaki kadının hüznü açıldığı bile belli olmayan ağzından dökülen sözcükler de beni yutmaya başlamıştı. O an neden yollara düştüğümü aklıma geldi. Kızımla çıktığım yolculukta geçirdiğim kaza, kızımın arabanın ön camından dışarı fırlayışı... Sonrası cam kırığı, kan, gözyaşı ve her şeyden kaçıp kurtulma isteği. Evet, dedi yanımdaki kadın, işte şimdi hatırladın. Sanki düşüncelerimi okuyordu. Yıllarca önce kızımın ölümüne neden olduktan sonra arkama bakmadan kaçmıştım. Onu evde yapayalnız bırakmıştım ama o şimdi beni hatırlamıştı. Önümdeki burbondan bir yudum daha aldım ve yeniden önümdeki uzun yolculuğu düşündüm. Artık yolun sonuna geldiğimin farkındaydım. Biliyordum, bu sefer kaçış yoktu. Bir insan kendisinden daha fazla ne kadar kaçabilirdi ki.

 


Şener Soysal


Önümdeki uzun yolculuğu düşünüyordum. Ne yapacağımı bilememenin şaşkınlığıyla en iyi şeyin ilk adımı atmak olduğunda karar verdim. Sol ayağım adım atıp ileri atılınca beklemediğim şekilde sağ ayağım takip etti solumu. Sonra ardarda adımlar ilerlemeye başladı. Beklemediğim bir hızla yürümeye başlamıştım artık. Hızımın nereden geldiğini hiç anlamadım. Etraf sanki benim için düzenleniyordu. Rahatım için sisler çöküyor, ışıklar sönüyor, gürültüler kesiliyordu. Alemin kralıydım sanki. Ellerimi şıklatıyordum ve oluyordu. Bugün dünyanın yedinci günü dedim içimden. Altı gün yaraımda uğraşan tanrının dinlendiği gün olan bugün geçici olarak onun yerine bakıyordum.

Derken sislerin içinden bir şeytan belirdi. Bir dişi şeytan. Herşey allak bullak... Işıklar kızıl, dinginlik yok! Ateşler yükseldi yerlerden... İyimserliğimi kaybederken sessizce yanıma sokuldu ve "gel" dedi. Uydum ona. Zaten yürümeye başlamıştım nasıl olsa. Bilmediğim alemlere dalacakmışçasına sislerin arasında onun peşi sıra koştum. Artık herşey çok hızlı oluyor gibi geliyordu bana. Zamanla ilgili, mekânla ilgili, önümdeki kadınla ilgili, neden koştuğumuzla ilgili... Sıfır fikir, bol sis, uzak alevler... Nereden geliyor bunlar? Düşünerek koşuyorum. Biliyorum, yanlış yapıyorum. Ruhuma ters işler bunlar. Şeytana mı satıyorum ruhumu, şehvet mi beni çekiyor? Nerede kurtarıcı meleğim

Bunu düşününce kayboluyor önümdeki. Ayaklarım duruyor. Sisler dağılıyor. Çok geç... Gördüğüm manzara tüylerimi ürpertiyor. Çok geç... Artık dünya bildiğim dünya değil. Burası benim şehrim, mahallem değil. Kızıyorum kendime deli gibi. Aptal kafam! diyorum., bile bile yanlışın peşinden koştuğumu biliyordum. Sinirlenmemeye çalışsam da öfkemi kontrol edemeyeceğimi biliyordum. Tıpkı, yanlışı bildiğim gibi. Kendine kızgın biri oldun işte. Kendime vuruyorum ardarda. Yumruklar sel gibi. Bir mideme bir suratıma. Yüzüm kan içinde, gardım düştü. Düşler, sisler, şeytan artık yok. Meleğim? Hiç görünmedi bugün... Oysa belki de... Farkediyorum ki o ilk yürüme emaresi, solumun bir anda öne çıkışıi bu bir işaretti. O, yanımdaydı. Göremedim.

Kendimi yok etme girişiminin beceriksizliğiyle ve çaresizliğiyle ağlamaya başlamıştım. Hıçkıra hıçkıra ağladım bu berbat yerde. "Özür dilerim" diye bağırdım, beni duymayacağını bile bile... O an etrafımda bir şeyler değişmeye başladı. Bir güç, herşeyin titremesine neden oluyordu. Durduğum yerden hissediyordum bunu. Sesler geliyordu derinden derinden. Dalga dalga, önüne çıkanı titreterek yükseliyordu. O anda duyduğum seslere bir anlam vermeye çalışıyordum. Bu ses... Tanrının olabilir mi? Yoksa dinlenmesi bitti  de görevi devralmaya mı geldi? Yoksa tanrıyı oynamayı beceremedim mi ruhumu yönetemediğim için?

Deliriyor muyum, uyanıyor muyum kâbusumdan?

Bilemiyorum.

Sanırım şimdi uykumun arafındayım. Bedenimin sinirsel işlevlerinin yeniden başlaması için dakikaları sayıyorum. Son beş... Son üç... Son bir... ve...

 


GİDERAYAK

Sibel Kaçamak

Önümüzdeki uzun yolculuğu düşünüyordum. Heyecan doruklarda, beklenmedik olaylar, trenden trene sürüklenmeler, ıssız çöllerde kaybolmalar, neredeyse bineceğim uçak düşsün de,benle birlikte kurtulan birkaç kişi birbirimizi yiyelim diyeceğim. Boş lâf bunlar. Topla kendini, bavullarını hazırla. Belki de binbir gece masallarına doğru koşuyorsun. Sabah erkenden kalktım. Dünden hazırladığım bavulu kaptım çıktım. İçimde esrarengiz birşeyler olacak duygusu. Merdivenleri inip bekleyen taksiye adımımı attım.

Havaalanında ilk aksilik: uçak rötar yapmış. Bu benim ilk yolculuğum yine de umutsuz değilim. Bir bardak kahve içmek üzere oturdum. Küçücük kahve hınca hınç dolu. Etrafa bakmaya başladım. Kırmızı süveterli bir kız çocuğu sessizce yanıma sokuldu ve ‘Oturabilir miyim?’ dedi. Önce tek başına olmasında çok kıllandım. Cevabımı beklemeden geçip oturdu. Ben çantamdan kitabımı çıkardım. ‘Okuyacak mısın?’ diye sordu. Bir yandan da ayaklarını sallıyor, oturduğu yerde ileri geri, sağa sola sabırsızca suratıma bakıyordu. ‘Çantamdan çıkardığıma göre evet’ dedim. Sinirlenmemeye çalışsam da öfkemi dizginleyemeceğimi biliyordum. Önce uçağın rötar yapması, sonrasında da masama musallat olan bu sallantılı fırlama uzun zamandır beklediğim bu tatile karşı hevesimi kırma potansiyeli taşıyordu. O sırada garson geldi. Kahve söyledim. Bana da bir dondurma diye atıldı oradan. Garson kızım, gerçi kızım olacak yaşta da değil ama, ya da ne bileyim kardeşim falan zannedip hiç renk vermedi. Siparişi aldı ve gitti. İçimden zaten kısıtlı bütçeni şimdi bir de bu nereden çıktığı belli olmayan kız çocuğuna dondurma ısmarlayarak geçireceksin dedim.

‘Annen baban yok mu senin?’ ‘Var’ dedi ayaklarını sallamaya devam ederek. ‘Neredeler?’ dedim, kitabı masaya koymuş etrafa bakmaya başlamıştım. O anda duyduğum seslere bir anlam vermeye çalışıyordum. Çünkü havaalanının diğer ucundan köpek havlamaları geliyordu. Kafamı seslerden tarafa çevirdim. Kız biraz tedirginleşti ya da bana öyle geldi. Ayaklarını sallamayı keserek, oturduğu yerden kalkacakmış gibi yaptı. Dondurmayla kahveyi masaya koymak üzere yandan yaklaşan garsonu görmedi. Uzaktan beliren iki köpeğin arkasında çektiği polisler havaalanı kalabalığını yararak biraz daha yaklaştılar. Kız havaya kaldırdığı koluyla garsonun tepsisini devirdi. Kahve ve dondurma yan masadakilerin üzerine doğru aktı. Garson özür dileyen gözler ve sözlerle diğer tarafa döndüğünde köpekli polislerin tasmalarını açmasıyla masanın etrafını sarmışlar kızı bir yere kıpırdatmıyorlardı. O arada uçağın anonsu duyuldu. Sonrası çok çabuk cereyan etti. Polisler kızı alıp götürdüler. Garson yan masayı temizledi. Ben de masanın üzerinden kitabımı alıp çıkış kapısına doğru aceleyle yürümeye başladım. Seyahatten eve dönüldükten sonra birikmiş gazetelerden öğrendim ki küçük kız babası tarafından yurt dışına kaçırılıyormuş.

 


İbrahim Penmek

 

Ayşe’ye ulaşmak için önünde uzun bir yol vardı. O yolu küçülttükçe benim içimdeki sabırsızlık büyüyordu. Kolay mı? Aradan tam sekiz yıl geçmişti ve ben onun nerede olduğunu öğrenebilmiştim sonunda. Ayşe’ye gidiyordum sekiz yıldır hem yanımda olmayan hem de aslında hiç yalnız bırakmayan o olağanüstü kadına. Ona yaklaştığım her dakika mideme giren kramplar daha da güçleniyordu. Tıpkı o birlikte izlediğimiz ilk sinema filmindeki bana sessizce sokulup seni seviyorum deyişinde hissettiklerimi hissettirmişti bana bu yolculuk. Bu sefer ben ona yaklaşıyordum ve söyleyeceğim şey onun bana söylediği gibi seni seviyorum olacaktı. Belki de bu yaptığım koskoca bir aptallıktı. Çünkü o 27 mayıs gecesi aklımdan hiçbir zaman çıkmıyordu. O gecenin unutulmaz olacağını o gece de biliyordum zaten ama bu şekilde olacağı aklımın ucundan bile geçmedi. O geceyi düşündükçe sinirlenmemeye çalışıyordum ama onun yanında sekiz yıl önceki gibi öfkemi dizginleyemeyeceğimi de biliyordum.

 

Ama Ayşe’yi tekrar hayallerimin kadını olarak kollarımın arasına sarmak için o geceyi unutmalıydım. Sekiz yıl önceki gibi olmamalı tekrar. Çünkü onsuz geçireceğim bırakın bir sekiz yıla sekiz saniyeye bile tahammülüm yoktu artık. Ayşe’ye ulaşmama çok az kalmıştı artık ama saat de gece yarısını çoktan geçmişti ve ben ıssız bir orman yolunda ilerliyordum. Sadece arabamın iki güçsüz farının aydınlattığı yolda ilerlerken birden bire duyduğum o ilginç seslere bir anlam vermeye çalışıyordum. Belki yolun sağında ve solundaki ağaçlarda yaşayan ufak orman hayvanlarıydı bunlar ama bunlar zihnimi meşgul etmiyordu çünkü benim düşündüğüm tek şey ona yavaşça sokulup kulaklarına seni seviyorum diyeceğim o andı.

 

 

 


TUHAFLIK

 

Cem Emrullah

 

Önümdeki uzun yolculuğu düşünüyordum. Uykumu bastırmak için teybin sesini sonuna kadar açtım. Koltuğumu dikleştirip önümde uzanıp giden ufka daldım. Ellerim direksiyon ve vitesi sanki benden habersiz çeviriyor, arabayı ben değil sanki bir başkası kullanıyordu.

Ağaçların bittiği yol ağzından geçip, benzinliği arkamda bırakıp keskin virajı dönüyordum ki teypten tuhaf sesler gelmeye başladı.

“Önüne bak seni aptal!”

Anında frene basarak durdum. Kalbim deli gibi atıyordu. Arkadaki araç bana çarpmamak için ani bir manevra yaparak önüme geçti ve biraz ileride tozu dumana katarak durdu. Arabanın içinden sakallı, iri yarı hırpani tipli bir adam inip bana doğru yürümeye başladı. Ben de arabadan inip ona doğru yürüdüm. Korkmamış gibi görünmeye çalışıyordum. Nihayet aramızdaki bir taş atımı mesafeyi kat etti. Sessizce yanıma sokuldu ve “iyi misin dostum?” dedi. Telaşla “şey, ben yolda sakin sakin gidiyordum, müzik dinliyordum, birdenbire arabanın teybi birden...”

Elini göğsüme koyarak beni susturdu. “Dün akşam ne içtin sen?”

“Hiç, sadece kola ve su, biraz da meyve suyu.”

“Bırak martaval atmayı. Külahıma anlat onu sen!”

Sinirlenmemeye çalışsam da öfkemi dizginleyemeyeceğimi biliyordum.

“Bak dostum. Biraz önce öyle aniden frene basarak, seni de tehlikeye attığım için üzgünüm ama bu şekilde yalancı muamelesi görmekten de hiç hoşlanmam doğrusu.”

İri yarı adam, kafası karışmış gibi ayakları üzerinde sallandı, sol eliyle gömleğinin en üst düğmesini aralayarak ortaya çıkan kıllı göğsünü kaşıdı. Bıkkın bir ifadeyle derin nefes aldı.

“Bu gaipten ses duyma hikâyelerinden o kadar sıkıldım ki. Senin gibileri hiç anlamıyorum, piçin birinin telsiz frekansına girip senin gibilerle dalga geçmediğini nereden biliyorsun? Sen ve senin gibileri beni gerçekten hasta ediyorsunuz. Birazdan da rahmetli ninemden zamanında fazla fazla dinlediğim cin peri hikâyeleri anlatmaya başlayacaksın herhalde.”

İri yarı adam alaylı alaylı konuşurken ben o anda duyduğum seslere bir anlam vermeye çalışıyordum. Teypten gelen ses şimdi de “burnuna yumruk at” diyordu. “Yakasını topla, topuklarının üzerinde geriye doğru kaykıl ve ileriye doğru...”

“Hadi hadi durma...”

İri yarı adam bizim gibiler ve o konulu konferansını bitirmemiz gerektiğini yüzüme sırıtıyordu. Konuşmasının bitmesini beklemeden arabaya bindim, ses düğmesini ters tarafa doğru, teybin kapandığını belli eden çıt sesi duyuluncaya kadar çevirdim. Arabayı çalıştırdım, iriyarı sakallının şaşkın bakışları altında yola doğru ilerledim. Sakallı orta parmağıyla ayıp bir hareket yaptı. Onu umursamadım, ufuk çizgisi kaybolmuştu. Önümde uzanan karanlığa doğru bakıp vitesi yükselttim, yoluma devam ettim.

 

 


Hakan Ekili

 

Her şey birbirine karışmıştı şehirde ama ben düşünmüyordum önümdeki uzun yolculuğu bile. Kafamın içi tamamen dingindi, bir ritmin peşinden gelip geçiyordu önümden herkes ve her şey.

Tepiniyor, tartışıyor, susuyor ya da koşuyordu herkes. Tepintilerden biri ritmini bozup sessizce yanıma sokuldu ve “yüzme biliyor musun?” dedi.

Alakasızdı her şey, evet, ama o alakasızlığın içine sokulmak afallamama sebep oldu birden. Hâlbuki ben izliyordum ne güzel...

Dışarıdaki her şey ve herkes kafamın içine girmeye başladı birden. Karıştırdılar, kırdılar döktüler ne varsa. Ve birden yok oldu hepsi. Kör olmuş gibiydim ama sadece insanları görmüyordum. Duvarlar ve yollar bir şarkı söylemeye başladılar gökyüzüyle birlikte, bilmediğim bir dilde ve daha önce hiç tatmadığım bir güzellikte. Ve sonra bir anda tekrar görmeye başladım insanları. Sinirlenmemeye çalışsam da öfkemi dizginleyemeyeceğimi biliyordum. Her şey değildi sorun, “herkes”ti.

“Herkes”in sorun olduğu, beni istemediğim yerlere, istemediğim şeyleri yapmaya sürüklediği bir “yer”deydim. Ama “yer”in o yerdeki hiçbir şeyin suçu yoktu. “Herkes”e rağmen dinlemeye çalıştım duvarları ve yolları. Gökyüzü katılmıyordu ama şimdi şarkıya sanki. Garipti, belki de eksikti. O anda, duyduğum seslere bir anlam vermeye çalışıyordum. İçinde yaşayanların, nefes alıp verenlerin seslerini kaydetmiş sanki duvarlar. Atmosferin en dış katmanında, dünyadaki tüm seslerin biriktiğine dair bir teori duymuştum çok önceleri ve o an yaşadığımın tarifi tam da bu teoriydi.

Yıkmak istedim o duvarlarda o an için ama bir an tekrar katıldı gökyüzü şarkıya ve bir süre sonra sustu duvarlar. Kayboldular, aynı insanlar gibi...

Gökyüzü güzeldi, ağlarken bile. Ama ağlamasını istemediğimi fark etmiş olsa gerek, susuverdi birden.

Sessizliği bile güzeldi... Katlanılamaz hiçbir yanı yoktu. Ve o an fark ettim ki, o benim hiçbir zaman vücut ölçülerine sahip olamayacak eşsiz ve sonsuz sevgilimdi.

 

 


 

Selin Yılmaz

 

Önümdeki uzun yolculuğu düşünüyordum. Hazırlanmak için hiç vaktim kalmamıştı. Bir daha geri dönüp dönmeyeceğimden emin olmadığım bir yolculuğa apar topar çıkacaktım. Sınırı geçiş en zor olacaktı. Bir not yazıp yazmamayı düşündüm Rüya’ya. Eve geldiğinden ben muhtemelen Tijuana’yı geçmiş olurdum. Belki ona benimle Lina’da buluşmasını söylemeliydim. İçimde huzursuzluk ve heyecan karışımı bir ateş topu midemden yükselip boynumdan geçerek genzime yerleşti. Tuhaf bir kuruluk ve yanma hissi. Oyalanmamam gerekiyordu. Artık resmen hem siyasi suçluydum, hem de geçimimi bana emanet edilen kokainin bir kısmını satarak elde edecektim. Dün bambaşka bir gündü. Priya’yı Horton Plaza’nın önünde beklerken ayyaşın teki sessizce yanıma sokuldu ve “hayat tuzaklarla dolu” dedi. Bir gün içinde o tuzakların en büyüğüne kendimi kıstırılmış bulup, çıkmaya çalışırken bile bile daha büyük bir tuzağa koşuyordum. Çantam hazır. Yanıma ne kadar para almalıyım? Beni bağışlayacağını umaraktan Priya’nın çekmecesindeki bütün parayı aldım, toplam üç yüz dolar. Ufak bir not yazmak zorundaydım şimdi, mektubu boşver, e-mail de kötü. Lina, Joaquin ile konuşmayı akıl ederse bunun ne anlama geldiğini anlar. Arkama bakmadan koşarak çıktım. Garajdan arabayı çıkartırken ruhsat yerinde, aklım Joaquin’e takıldı. Joaco Wacho, dedi Joaquin. Priya’yı Joaco’ya göndermek ne kadar akıllıca. Arabayı sürmeye başladım. Çok hızlı sürmemeliydim. Priya ve Joaco yatmış olabilirler mi? Ben gittikten sonra, hatta bütün bunları beraber planlamış olabilirler mi? Gitmem için, gitmek zorunda kalmam için. Sinirlenmemeye çalışsam da öfkemi dizginleyemeyeceğimi biliyordum. Bütün bedenimi bir paranoya sardı, ellerimin ufak ufak karıncalandığını hissettikçe farkında olmadan hızlanıyordum. Daha hızlı, daha hızlı. Joaco ve Priya, birden aklıma çaktırılmaya çalışılan gülümsemeler, kol sürtmeleri gelmeye başladı. Allahım, bunu benim arkamdan planlamış olabilirler miydi gerçekten? Neredeyim ben? Bilmediğim bir sokağa saptım. Bu şehri avucumun içi gibi bilirim. Tijuana’ya varmam bu hızla yarım saatten fazla sürmez ama bu mahalle de nesi. Uzaktaki bir basketbol sahasından bazı bağrışmalar ve köpek havlamaları duydum. O anda, duyduğum seslere bir anlam vermeye çalıştım. Polisler gelmiş olabilir mi yoksa bunlar sıradan bağırışlar mı? Bir an önce buradan çıkmalıyım. İlerideki heykeli gözüm bir yerden ısırıyor. Ne çirkin şey, eğer bu heykel buradaysa sahilden çok uzak olmasa gerek. Artık her şeyi unut, dün yaşadıklarını, çeteyi, evi, orospu Priya’yı, orospu mu gerçekten, Joaco’yu, artık her şeyi unut ve hududa doğru sakince ilerle. Kendini toparlaman lazım oğlum. Yeni bir hayata başlamak zorundasın. Kokaini araba koltuğunun içine yerleştirmem lazım. Sınıra varmana taş çatlasa beş dakika kaldı. İlerideki McDonalds’ın otoparkına çektim. Aklımdan kola, çizburger, patates kızartması gibi şeyler geçiyor. Dikkatimi dağıtmamalıyım. Sürücü koltuğunun altındaki gizli bölüm, yastık gibi, sonra, elimde cebi arıyorum, ha buldum. Gömleğimin içinden paketi çıkarıp, yere bir şey düşürmüş gibi yapıp, paketi yerleştiriyorum. Yanımdan üç çocuklu bir aile geçiyor. Beni görmüyorlardır bile, görüyorlar mıdır? Terlemişim. Bir kola alsam? Siktir et kolayı, bas git. Sınırı geçince ilk barda kafayı çekeceğim. Şu içinden yılan mı, solucan mı çıkan tekilalar varmış, adamı mahveden, sonra zıpçık gibi yapan. Öyle iğrenç bir bara girip dibine vurmak ve adamlarla dalaşmak istiyorum. Ne de olsa artık ben de tehlikeli bir adamım. Gün aşırı okumuş yazmış hayatını kurtarmış ona buna yardım eden bir adamken, kendimi yardım ettiğim pis adamlardan biri olarak buldum, ki yine bana benden başka yardım edecek kimse yok. Hayat, Priya kadar orospu. Yok, Priya orospu değil, saçmalıyorum. Belki Lina’ya gelir, buluşuruz. Yavaşlama zamanı geldi, Meksika sınırı, Meksikalı polisler, ben beyaz adamım, yırtarım. Beyaz adam yırtar.

 

altzine Perşembe, 24 Aralık 2009 tarihinden beri altZine'dedir.



Yazarın altZine'deki diğer işleri için tıklayın:

altZine'de Gelecek Tema!

altZine'de bir sonraki tema: "Diş". Diş temalı çalışmalarınızı 30 Mayıs 2012 tarihine kadar tema@altzine.net adresine gönderebilirsiniz: altTema

gelecek_tema_metamorfoz


takip edin: 1061260918 677166248 rss
177180262
British Council Türkiye: Genç Yaratıcı Girişimciler için Dijital Yayıncılık Semineri ve Eğitimi
Reklam
altKitap için tıklayın
Reklam
fmag bilgi için tıklayın
Reklam