
Herbir grup beşer kişiden meydana geliyordu. “Tasvirciler”in aslî görevi, fotoğrafın geneline bakarak bir atmosfer yaratmaktı. “Diyalogcular”a, fotoğraftaki mizansenlerden yola çıkarak aşağıdaki şekilde hazırlanmış ipuçları verildi ve bu küçük hikâyeleri kullanarak ya da sadece bir yola çıkış noktası alarak diyaloglar ortaya çıkarmaları istendi.
Diyaloglar İçin Öneriler:
Aslıhan, yirmi sekiz yaşında, tren garında bulunan pastanede tezgâhtar olarak çalışmaktadır. Neşe, 32 yaşında, yalnız başına yolculuk etmektedir. Neşe, poğaça almak üzere pastaneye gelir. Bozuk para çıkışmadığı için başlayan anlaşmazlık iki kadının ortak bir duygu yakalayıp sarılarak ağlamalarıyla son bulur.
Ceyda ve Hayriye Hanım birlikte yolculuk yapmakta olan anne-kızdır. Kalkacak trenin saati konusunda anlaşmazlığa düşerler. Çantalar açılır, biletler kontrol edilir. Trenlerinin bir önceki gece kalktığı anlaşılır.
Mücahit Bey, elli beş yaşında, garda tren saatini beklerken el çantasını çaldırmıştır. İçinde cüzdan, cep telefonu, kimlik, para ne varsa gitmiştir. Peronda bulunan görevliler duruma yeterince müdahale edemeyince, Mücahit Bey gar müdürüyle görüşmek ister. Gar müdürünün bu kapkaç çetesiyle bağlantısı vardır. Olayı yokuşa sürer.
Mehmet, sekiz yaşında, garın içinde kaybolmuştur. Mehmet’in babasıyla annesi boşanmış ve Mehmet annesiyle, annesinin memleketi olan farklı bir şehirde yaşamak üzere yola çıkmak üzeredir. Mehmet'le vedalaşmak için babasının sülalesi gara gelmiştir. Halalar, amcalar, amcaların eşleri, kuzenler, hepsi Mehmet’i uğurlamak üzere oradadır. Fakat Mehmet garın kalabalığına karışarak gözden kaybolmuştur. Aileden hiç kimse çocuğun elini en son kimin tuttuğunu hatırlayamaz ve akraba ordusu birbirlerini suçlamaya başlar. Başta kayınvalide anneyi, anne de babayı suçlar. Bu arada trenin kalkmasına dakikalar kalmıştır. Mehmet ortaya çıkar. En son babaannesinin elini tuttuğunu söyler.
Ali Katrancı, kırkbeş yaşında, çok kısa bir süre sonra kalkacak trenin makinistliğini yapacaktır. Fakat bir gece önce kızının nişanı kıyılmıştır ve nişan töreninden sonra verilen davette Ali Bey içkiyi biraz fazla kaçırmıştır. Uyanmış olsa da kafası pek yerinde değildir ve bu akşamdan kalmalığı gar müdürünün dikkatinden kaçmaz. Onu idare etmek için garın hademesi Osman Efendi olaya dahil olur. Osman’ın amacı Ali Bey’den para koparmaktır.
Nusret Koyuncu, altmış beş yaşında, torunlarını görmeye kızının yanına gidiyor, yanında oturan Muhsine Hanım da torunlarını görmüş evine dönüyordur. İkisi de birbirlerinden etkilenmiştir. Nusret Bey, karısı Filiz Hanım'ı yıllar önce kaybetmiştir. Aynı zamanda alzheimer hastalığının başlangıç evrelerini yaşamaktadır. Muhsine Hanım fizik olarak karısının tam tersidir ve ikilinin muhabbeti sırasında Nusret Bey'in aklı gidip gelirken Muhsine Hanım ile Filiz Hanım'ın sureti birbirlerine karışmaktadır.
Emre, yirmi beş yaşında, en yakın arkadaşı Cenk’i askere uğurlamaktadır. Cenk’in kız arkadaşı ayrılmak istediğini Cenk’e söyleyememiş ve bir mektup yazarak Emre’den bu mektubu Cenk’e iletmesini istemiştir. Emre mektubun içeriğini bilir, arkadaşını üzmek istemez ama bir yandan da mektubu teslim etmesi gerekmektedir.
Hayriye, otuz beş yaşında, büyük şehirde tutunamamıştır. Ailesinin yanına dönmek zorundadır. Hayriye’nin son bir şansı kalmıştır. Yıllar önce ona numarasını vermiş, büyük şehirde başın sıkışırsa beni bu numaradan bul diyen bir memleketlisi. Aradan yıllar geçmesine rağmen Hayriye son bir şans olarak bu numarayı saklamıştır. Cebinde son kalan parayla bu kişiye telefon edecekir. Telefonun açılıp açılmayacağı bile belli değildir.
“Kurgucular” olarak nitelendirilen son grup ise “Tasvirciler” ve “Diyalogcular” tarafından oluşturulan metinlerin bir kurgu çerçevesinde anlamlandırılmasıyla görevliydiler. Böylece kurmaca bir metnin oluşturulma sürecinin farklı boyutları irdelenmiş ve herbir parçanın birçok kişi tarafından yazılması sağlanarak en küçük biriminden itibaren imece usulü bir metin ortaya çıkmıştır.
Aşağıda atölyede bu çalışma sonunda ortaya çıkarılan metni bulacaksınız.
***
Saat sabahın erken bir saati. Cam bir örtüyle kaplı sade, demir bir yapı. İçeri girildiğinde bu demir iskeletin boşluklarından sızan gün ışığı göz alıyor. Ön kapıdaki dağınıklığa tezat, garın arka çıkışından, trenler içine istiflenmiş insanlar, belirsiz bir yere gidiyor. Kırmızı süveterli dokuz yaşlarında bir çocuk hızla geçti gitti. Tarifeleri inceleyen, bineceği trenin saatini bekleyen insanları rahatsız ederek sağa sola koşuşturuyor. Gar, günün ilk konuklarını, başka başka yerlere gidecek yolcuları içeri davet ediyor. Tekerlekli bavullar oradan oraya sürükleniyor, peronlardaki koltukların yanında, önünde, sağında solunda kızağa çekilmiş gibi dimdik bekliyor. Yan yana uzanan iki peronda, bir yandan girip bir yandan çıkan mavi beyaz trenler sabırla yolcularını bekliyor. Sol tarafta, duvara yakın kafenin üstünde, İzer tatil köyünün ilan panosu dikkati çekiyor. Kafeden sıcak çay ve kahvenin yanı sıra taze kruvasanların kokusu duyuluyor. Trene binmeden önce gel sıcak bir şeyler iç, batır kruvasanı şekerli kahvene der gibi.
Aslıhan: (Ters bir ifadeyle) Bozuk paranız yok mu?
Neşe: Yok! Hem olmak zorunda da değil. Acelem var, çabuk!
Aslıhan: Her gün buradan kaç kişi geçiyor biliyor musun? Hepinize bozuk para yetiştirmek zorunda mıyım?
Neşe: Aaa, deliye bak, ne bağırıyorsun be?! Bugün de hepsi beni buluyor!
Aslıhan: Belki sen çekiyorsundur belayı! Ben iyi bilirim senin gibileri.
Neşe: Allah Allah, ne demekmiş o? Kocam gibi konuşma! O da bilip bilmeden konuşur böyle!
Aslıhan: Erkekleri hiç sorma, al birini vur öbürüne. O konuda ben de çok şanslı değilim.
Kırmızı süveterli çocuk Neşe’nin elindeki poğaçalara bakmaktadır. Neşe Aslıhan’a gözyaşları içinde sarılırken açlığını, poğaçaları ve yanındaki çocuğu tamamen unutmuştur. Çocuk, sabırsızca sarılmalarının bitmesini bekler, bir yandan da kese kağıdının içindeki poğaçaların lezzetini ve sıcaklığını hayal eder. İki kadının buluşmasının bir sonu gelmeyince, guruldayan karnından çıkan seslere dayanamaz ve usulca Neşe’nin yanına ilişir. Neşe’nin sağ elinin parmak uçlarında sallanan kese kağıdını kaparak uzaklaşır.
Çocuk bir banka oturur ve sıcak poğaçaları iştahla yemeye başlar. Çocuk arkasında oturan ve birbiriyle konuşan Cenk ve Emre’yi dinler:
Cenk: Kanka biliyor musun, şu anda Ceyda’nın da burada olmasını ne kadar isterdim! Annesinin tam da dün akşam hastalanması tuhaf ya!
Emre: Ya, bilemezsin ki, hastalık bu. Yoksa sen Ceyda’nın bilerek gelmediğini falan mı düşünüyorsun?
Cenk: Bilmiyorum, son günlerde biraz mesafeliyiz sanki.
Emre: Sen kimle birlikte olduğunun farkında mısın? Hâlâ anlamadın mı? Al bu mektubu anla o zaman.
Cenk mektubu okur ve sinirlenerek yere atar. Sonra öfkeyle kalkıp, banktan uzaklaşırken, Emre de onun peşinden gider. Çocuk da bankın altına eğilip, mektubu alıp, okur. Bankın ilerisinde saatlerine bakan bir anne kız görür. Anne kız tartışmaktadır.
Hayriye: Kızım hadi oyalanma daha fazla şu cep telefonu zımbırtısıyla. Kalkacak tren birazdan. Kaçırırsak baban öldürür bizi.
Ceyda: Saçmalama anne! Daha bir saat var. Şu telaşın beni sinir ediyor.
Hayriye: Bak hâlâ cevap veriyor anneye. Benim telaşım olmasa ne sen ne de pasaklı kardeşin bir yere yetişebilirsiniz.
Ceyda: O lisedeydi bir kere. ÖSS’yi kaçırdım diye, fakülteyi bitirdim, hâlâ bunu yüzüme vuruyorsun. Ömer’i diyorsan sana kesinlikle katılıyorum, ondan adam olmaz.
Hayriye: İkinizden de adam olmaz. Sen git bütün sene gez toz, sonra kalkamadım diye numara yap. Ben kaçın kurasıyım biliyor musun sen? Hadi kızım, bırak artık şu telefonu da yürü. Kalkacak birazdan.
Ceyda: Anne bir saat var diyorum sana daha, cepte de öyle yazıyor. Bak, 6:30. İnanmıyorsan al da bak. (telefonu gösterir)
Hayriye: Aman kızım gözüm mü görüyor benim? Hiç saat altı buçuk olur mu, daha sabah evden çıkarken TRT’de 7 haberleri vardı.
Ceyda: Anne karıştırıyorsun sürekli her şeyi her şeyi her şeyi. Bırakıp gideceğim şuracıkta seni. Kendin git nereye gidiyorsan, beni sürükleme peşinde.
Hayriye: Tamam kızım, her şeyi sen biliyorsun. Bu yaştan sonra senden laf işiteceğime bir başıma giderim. Babana da bizim kız anarşik olmuş derim. Ver biletimi benim!
Ceyda: Al… Buyur. Ben de rahat rahat bir hafta evde kafama göre takılırım. Sen de kurtul ben de kurtulayım. Al.
Hayriye: Yavaş. Kafama at istersen.
Ceyda: Bir zahmet üstündeki saate bak da haklı olduğumu gör.
Hayriye: Ver bakayım… Hmmm. Gördün mü bak, anneye bir daha laf etmezsin, 7:30 yazıyor burada.
Ceyda: E ben de öyle diyorum zaten. 7:30’da. Daha bir saat var işte.
Hayriye: Olur mu kızım, saatleri aldılar bu sabah, saat tam 7:30.
Ceyda: ?!!! Hadi ya!
Hayriye: ikiniz de salaksınız diyorum, inanmıyorsun. Koş hadi.
Ceyda: Anne boşuna koşma.
Hayriye: Bak hâlâ koşma diyor, kızım kabul et işte hatanı.
Ceyda: Anne ondan değil. Bak tren gidiyor.
Çocuk bir süre onları izler ve tartışmalarının sonlarına doğru, elindeki mektubu buruşturup, top yapıp, umursamaz bir şekilde arkasına atar. Atılan top mektup, o sırada telefonla konuşmasını bitirmekte olan İlknur’a gelir.
“Beni arayabilirsin demiştin Emrullah Abi. Kesinlikle beni arayabilirsin demiştin. Numarayı yazdığım kağıt duruyor hala cüzdanımda. Şimdi çıkarsam numarayı arasam desem ki Emrullah Abi eve dönemem beni çoktan sildiler defterden ama burada da kalamıyorum Hasan’a borcumun haddi hesabı yok artık niyeti kötü ama ben yapamam o işi.... 3...444....2....7.....4.....9....2.....”
DIIIIT.....
“Emrullah Abi şarkı söylerim sadece onun dediğini yapamam şimdi sana bunca şeyi böylece anlatsam beni koruyup kollayacağına inanabilir miyim yoksa bizimkileri mi ararsın ama dedim ya onlar zaten beni sildiler defterden....”
DIIIIIT....
“Emrullah Abi ben öyle olsun istememiştim okul masraflarım yetmedi bizimkileri ikna edemedim kendin gittin kendin oku dediler olmadı iş bulamadım sesin güzel şarkı söyle dediler yurttaki kızlar ben de gittim Hasan’ın orada söyledim her gece bir sürü acıklı şarkıyı ama olmadı yetmedi hiçbir şeye Hasan anlamadan gel gittiğimi beni buradan al desem gelip alır mısın Emrullah Abi, tek çarem sen kaldın.”
DIIIIT..
Alo?
Alo Emrullah Abi? Ben İlknur
Kim??
İlknur. Memleketten. Salih’in kızı!
Salih mi? Hatırlayamadım. Yanlış numarayı aradınız sanırım. İyi günler.
DIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIITTTTTTTTTTTTTTTTTT.
Top mektubun tartışmakta olan az ilerdeki anne kızdan geldiğini zanneden İlknur, kaderine kızgın, patlayacak bir yer arar şekilde, anne ve kıza doğru mektubu geri atar.
Anne ve kız şaşkın bir şekilde İlknur’a bakarlar:
Hayriye : Deli misin nesin? Manyak, ne atıyorsun bize çöpünü ?
İlknur: Deli sizsiniz yahu, manyak sizsiniz, sizden geldi bu çöp.
Aralarındaki tartışma git gide kızışır ve kavgaya dönüşür. Tüm gar bu tartışmayı izlemeye başlar. Tartışma pastanedeki Aslıhan’la Neşe’nin de dikkatini çekmiştir. Neşe, kavgayı muzırca izlerken poğaça yiyen kırmızı süveterli çocuğu görünce poğaçası aklına gelir ve çocuğun poğaçalarını aldığını anlar. Tartışmanın olduğu yere doğru yönelir.
Tartışma büyürken Ceyda annesi Hayriye’yi durdurmaya çalışır ve “Anne sakin ol” der. Hayriye de kızına bağırır: “Ceyda sen karışma!”
Ordan geçmekte olan Cenk, Ceyda ismini duyunca irkilir ve sesin geldiği yöne umutla bakar. Kavga için biriken insanlara doğru yönelir. Emre de peşindedir.
Tartışma içinden çıkılmaz hale girerken kırmızı süveterli çocuğa bir kadın seslenir. “Mika, gel oğlum hadi trene biniyoruz!” Koşarak annesinin yanına gidip, kapıda bekleyen annesiyle buluşup trene biner. Bu sırada tren kalkar.
Tren perondan uzaklaşırken kırmızı süveterli çocuk kompartıman penceresinden sarkıp gülümseyerek gardaki öfkeli kalabalığı seyreder.






