Benjamin “Hikâye Anlatıcısı” adlı metninde gerçek anlamda bir hikâye anlatıcısını bir zanaatkâr olarak tanımlar. Sınai üretim tekniklerine yabancı bu zanaatkârın üretiminin gelişen teknoloji ve onun yarattığı modern insan karşısındaki durumunu Paul Valéry’nin sözleriyle destekler: “uzun süreli, fedakârca bir çabanın sonucu olan bütün ürünler yokoluyor” (alıntılayan Benjamin, Son Bakışta Aşk, 85). Matbaayla birlikte roman, teknolojinin gelişimiyle etkisi azalan sözlü gelenekten gelen diğer türlerle birlikte hikâye anlatıcısı karşısında üstünlük sağlamıştır. Yazılı kültürün yaygınlaşmasıyla hikâyeler artık aktarılmak zorunda değildir, her anlatanın kendi deneyimiyle yoğurduğu özgün anlatılar yerini basılı, değişmeyen eserlere bırakmaya başlamıştır. Bu, zanaatkârın teknoloji karşısındaki durumunun edebiyattaki izdüşümüdür.
“Hikâye Anlatıcısı”nda yeniliğin yıkıcılığına karşı gelenekselin savunulması Benjamin’in aynı yıllarda yazdığı “Tekniğin Olanaklarıyla Yeniden Üretilebildiği Çağda Sanat Yapıtı”nda değişiklik gösterir: “Yeniden-üretim tekniği, yeniden-üretilmiş olanı geleneğin alanından koparıp almaktadır” (Benjamin, Pasajlar, 55). Yazarın “Hikâye Anlatıcısı”ndaki tutumu hatırlandığında ilk bakışta olumsuz bir gönderme olarak yorumlanabilecek bu yargı aslında bize teknolojinin görece olumlu bir yanını gösterir. Sanat yapıtı artık “şimdi ve burada’lığı”nı yitirmiştir yitirmesine ama sadece belli bir yerde ve belki de belirli bir konumda (coğrafi, sınıfsal vb konumlarda) olanların değil, herkesin gözleri önündedir artık. Yeniden-üretim tekniği “dünya tarihinde ilk kez yapıtı kutsal törenlerin asalağı olmaktan özgür kılmaktadır” (58). Bu teknik, sanatı zaman ve mekândan bağımsızlaştırıcı etkisi nedeniyle bir nevi demokratikleşme sağlamıştır: Mozart’ın eserlerini dinlemek için onun çağdaşı olmamız ya da Mona Lisa’nın varlığından haberdar olmamız için Louvre Müzesi’ni ziyaret etmemiz gerekmez. Sanat artık günlük hayatımızın bir parçası haline gelmiştir.
Eskiden ortada olmayanın herkesin gözleri önüne çıkması bir farklılaşmayı beraberinde getirir, insanın sanat eseriyle olan ilişkisi değişmeye başlar. “Sanat eserinin tekniğin yardımıyla çoğaltılabilirliği, kitlenin sanatla olan ilişkisini değiştirmektedir” (69). Geleneksel sözlü anlatı ile dinleyicisi arasındaki ilişki de bu durumdan nasibini alacaktır. Aralarındaki bağın zayıflamasının en temel sonucu bir yok oluştur, çünkü artık “hikâyeler akılda tutulamayınca da bu sanat yok olur” (84). Benjamin, kitlelerin sanat eseriyle kurdukları ilişkiyi gözden geçirirken bunun öncelikle yoz bir biçimde gerçekleşebileceğini hatırlatır. Oysa sanat, karşısındaki izleyiciden uyuşukluk içerisinde oyalanmasını değil kendini toplayıp yoğunlaşmasını beklemektedir (Pasajlar, 75). Benjamin bu konuda çağdaşları Adorno ve Horkheimer’in aksine, umutludur. Bu umut, ancak sanat yapıtı karşısındaki bir izleyicinin kendisini sanatla oyalamak yerine dikkatini toplayarak ona eleştirel bir gözle bakmasıyla canlı kalabilir. Aksi durumda her zaman, kitlesel yeniden-üretim ile kitlenin yeniden-üretiminin özdeşleşmesi tehlikesini vardır (85).
Günümüzde benzer bir özdeşleşme tartışmasını teknolojinin bir başka yansıması olan internet söz konusu olduğunda görmemiz mümkündür. Teknolojinin sanata sunduğu özgürlüğün benzeri Internet aracılığıyla bilgiye –ve dolayısıyla sanata– erişimde yaratılan (her ne kadar internet erişiminde fırsat eşitliğinden henüz söz edemesek de) fırsat eşitliği ve demokratikleşme olarak kendini gösterir. Müzik, edebiyat, sinema, resim, fotoğraf gibi sanatlar zaman ve mekândan bağımsız olarak internet aracılığıyla hiç olmadıkları kadar daha yakın artık bizlere. Diğer yandan, internet hakkındaki eleştirilere de yabancı değiliz: internet geleneksel iletişim biçimlerini yok etmektedir, “samimi” mektubun yerini “soğuk” elektronik posta almıştır; bilgiye yaklaşımımız değişmektedir, “anlık” bilgi “deneyim” ve “bilgeliğin” yerini almıştır ve nihayet internet kitleleri uyuşturmakta ve tembelleştirmektedir...
“Geleneksel”in “teknik”le etkileşimi, “yeni” olanın “eski”nin yerini alması, “eski” olanın dönüşmesi ve başka bir şey haline gelmesi... Tüm bunlar –sanatın zamanın ötesinde olarak hep yeni taleplerle ortaya çıkmasıyla birlikte– aslında tüm sanat kollarının, ama hızlı ama yavaş, tarihsel süreç içerisinde gelişimlerinin bir sonucudur. Benjamin çelişkili gözüken bu ikilik karşısında net bir tutum içerisinde değil gibi görünmektedir, bir seçim yapmayı reddeder. Haklıdır da, çünkü burada söz konusu olan “gelenekselin karşısında teknoloji” değil, bir araç olarak teknolojinin (ve sanatın) hangi amaçlar için kullanıldığıdır. Bu noktada bir taraf tutmak, çok kaba bir benzetmeyle kullanım amacı dışında –adam öldürmek için– kullanılan bir baltayı (ya da faşizmin propaganda aracı olarak fotoğraf ve sinemayı) mahkûm etmeye benzetilebilir. Elbette faşizmin, bir propaganda aracı olarak keşfettiği kitlelerin yeniden-yaratımı da aslında teknolojinin sağladığı bir kurgudan ibarettir ve sanattan yararlanır. Sanat eseri, kitleleri oluşturmakta bir araç olarak kullanılmıştır.
Tüm bu noktalar birleştirildiğinde aslında temel sorunun sanatın tanımlanmasının güçlüğünde yattığı söylenebilir. Çünkü sanat, Benjamin’in görmediği soykırım ve sonrasında, türlü ideolojinin propaganda aracı olarak, ne olduğu ve ne için yapıldığı gibi sorulara kimin cevap verdiğine göre farklı tanımlamalar aldı. Bu noktadan bakıldığında, sanat bir araç olarak kullanıldığı ve benimsenmeye çalışıldığı sürece -ister eğitici, ister politik, ister propaganda amaçlı olsun- kendi varlığı dışındaki anlamlarla ilişkilendirildi ve ilişkilendirilmeye devam edecek gibi görünüyor. Tüm bunlar başka ve kapsamlı bir incelemenin konusu olmakla birlikte Benjamin’in aynı yıl içerisinde yazdığı iki metinde çelişki gibi görünebilecek “geleneksel” “yeni” ikiliğinin aslında neden çelişki içermediğini, sanat ve teknoloji ilişkileri kapsamında kabul edilebilir ve geçerli çelişkiler olduğunu söyleyebiliriz.
Walter Benjamin. “Tekniğin Olanaklarıyla Yeniden Üretilebildiği Çağda Sanat Yapıtı”. Pasajlar. Çev. Ahmet Cemal. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 1993. 50-86
——. “Hikâye Anlatıcısı”. Çev. Nurdan Gürbilek ve Sabir Yücesoy. Son Bakışta Aşk. Haz. Nurdan Gürbilek. Çev. Ahmet Doğukan ve diğer. İstanbul: Metis Yayınları, 2006. 77-100. Kitabın çevirmenlerine ilişkin bilgi başlık sayfasında değil, dördüncü sayfada verilmektedir.



İzmir doğumlu. İlgi alanları yaratıcı yazarlık, edebiyat, edebiyat eleştirisi, müzik, maraton koşmak... Bambaşka Hayatlar (2005), Boşluğun İzinde (2007 Yunus Nadi Öykü Ödülü), 