Gördüğüm bu halüsinasyonların etkisi ile mi bilmiyorum; taktım meseleye. Nereden çıktı bu ‘tatil’ denilen kavram? İlk tatili kim niye yaptı? (Adem’le Havva’nın zamanında tatil köyleri olmadığına göre, birileri bir zaman icat etti bu kavramı!) “Tatil yapmak” ne zaman ve nasıl bir arzu nesnesine dönüştü?
Atıl olmak mümkün mü?
İşte, Ekşi Sözlük’ten bir alıntı: “Te, ayın, tı, ye, lam. tatil sözcüğünün esas anlamına en yakın şekilde kullanıldığı cümle, lise tarih kitaplarından hatırlayacağımız ‘93 harbi çıkınca Abdülhamit meclisi tatil etti’ cümlesidir. Zira tatil atıl duruma getirme , atalete terk etme, atıl etme gibi anlamlara gelir.” Zeki Eyüboğlu’nun ünlü Türk Dilinin Etimoloji Sözlüğü’nde de tatil sözcüğünün Arapça’dan geldiği ve kökünün ‘atl’ olduğu belirtiliyor. Kelimenin anlamı ise ‘atıl olmak, boşlama, dinlenme işe ara verme’ olarak açıklanıyor.
Hakikaten mümkün mü? Boşlamak yani... Atıl olmak? Yirmibirinci yüzyılda? Boş duranı Allah’ın bile sevmediği bir coğrafyada? Koşubandının en yüksek hızında yaşadığımız bu çağda?... Ne kadar meşgulsen o kadar önemli ve değerlisin diye düşünülen bir ortamda... İş hayatının kapladığı alan ve gerektirdiği hız yüzünden hayatlarımızın giderek ‘maaşlı kölelik’ haline geldiği zamanımızda? (Ama olsun: Tatil yapana yılan bile dokunmaz!)
Hayali oltanın ucundaki yapay tatlandırıcı: Tatil
Derin bir nefes alıp hızlıca veriyorum. Bilgisayarımın başına, yanıtlanması gereken e-postalara ve yapılması gereken işler listeme geri dönüyorum. Ama kafamın içindeki sürekli yanıp sönen tabela dikkatimi dağıtıyor: Tatil.Tatil. Tatil... Araya telefonlar giriyor, genel müdür bir şeyler soruyor, sular kesiliyor, bir çocuk taş atıp kendi kafasını yarıyor, bir trafik kazasında birileri ölüyor yine, koltuklar satışa çıkıyor, yeni bir alışveriş merkezi açılıyor, Güzide Duran selülitleri olduğunu itiraf ediyor, ‘Bu Kalp Seni Unutur mu’ kalbimizi çalıyor, Soul Kitchen büyülüyor, Boğaz lodosta muhteşem... Derken benim tatil hayalleri kanatlanıp uçuveriyor! Koşubandı son sürat çalışıyor. Ben de koşmaya devam ediyorum, diğer herkes gibi. Evet dünya kocaman bir koşubandı fabrikasına döndüğünden beri; kendisine doğru koştuğumuz ‘hayali oltanın ucundaki plastik ödüllerin’ en büyüğü tatil, hayatımızın en fantastik yapay tatlandırıcısı!
İş yaşamının tüm boşlukları doldurduğu, yaşamlarımızın geri kalanını şekillendirdiği günümüzde; tatil, sabun köpüğü gibi bir hayal aslında. Gerçekleşmeyeceğinden değil. Pekâla uçak biletleri alınır, en moda tatil köyüne gidilir, mayokiniler giyilir, bronzlaştırıcı kremlerle önceden renklendirilen tenler güneşin altında beklemeye bırakılır... Ya da en şık tulumlar giyilir, en teknik kayaklar sırtlanılır ve Uludağ’ın yolu tutulur... Fiziken bunların hepsi mümkün. Oluyor da... (Ben hariç herkes gidiyor bavulunu kaptığı gibi!) Fakat “tatil” kavramı da artık bir tüketim konusu olduğundan ve beraberinde bir yığın ‘yapılması gerekenler listesi’ getirdiğinden; kökeni ve anlamı ile çelişkili bir hâle geliyor. (Anlam kayması diye ben buna derim! Kökü itibarıyla boşlamak anlamına gelmesi beklenen tatil kavramı; artık plajda uzanacağınız şezlongda sizi en güzel gösterecek poziyonu seçmek, öncesinden yeterli kıvamda bronzlaşarak güneşe çıkmak, her şey dahil lüks tatil köylerine 3 ay öncesinden yer ayırtmak için sıraya girmek ve benzeri anlamlara geliyor ancak.)
Asıl olan aylaklık
Halbuki Akdenizli ruhumuz pek aylaktivist! Halbuki çırpınıyoruz: Yavaşlasın hayat.... Kahve ve sigara, alkol, müzik, film seyretmek, gazete okumak, gezinmek ile yavaşlayacağından daha fazla yavaşlasın. Öyle yavaşlasın ki hücrelerimizin yapı taşlarının değişirken çıkaracağı sesi duyabilelim! Yaşasın aylakativizm! (Aylaktivizm: Kaynağını Yusuf Atılgan’ın muhteşem kitabı Aylak Adam’dan alan bir felese. Diyebiliriz! Tiril tiril yaz akşamlarında kırmızı ojeli ayak parmaklarını balkonun demirliklerine doğru uzatarak kurutmaya çalışan kadınlar ve iskemlesini vantilatöre doğru çevirip az önce içtiği birayla kutsadığı göbeğini okşayarak yanındaki karpuz tabağına uzanmaya üşenen adamlar bu gruba dahil olmaktadır.)
Yusuf Atılgan, Aylak Adam’da "Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz.Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaylardaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kimi zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne; kimi işine, sanatına. Çocuklarına tutunanalar vardır. Herkes kendi tutamağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. Gülünçlüğünü fark etmez" diyor. Bu cümlerlerle, Rollo May’den muhtemelen bir süre ya da Julia Kristeva’dan yaklaşık 50 yıl önce modernitenin insana neler yaptığını çok güzel dile getiriyor Aylak Adam’da... Ve aslında aylaklığın (şimdi sadece ‘tatil günleri’ süresince yaşayabildiğimiz aylaklığın) nasıl da tüketime bağlı olduğunu hınzır hınzır fısıldıyor.
Öyle ya, Batı dünyasının tatil rehberleri bize nerede nasıl turist olacağımızı, neden keyif alacağımızı söylemiyor mu? İllaha tatil köyüne gidilir, en beş yıldızlı otel seçilir, deniz kıyısında oturulur ama havuzda yüzülür, yönümüz Maldivler hiç olmadı Çeşme’dir, o senenin moda rengi mayo giyilir, güneşlenilirken ‘çilek frozen’ içilir...
Tatil ve tüketim arasındaki derin ilişki
Memurlara tatil zevkini ilk Özal’ın yaşatmış olması da tesadüf olmasa gerek. Doğan görünümlü Şahinleriyle sahil şeridindeki pansiyonlarda aile ziyaretine gitmiş kadar samimi bir şekilde konaklayan iki çocuklu aileler; bıyıklı, göbekli adamlar ve tombul eşlerinin amele yanıkları; deniz suyu kaçtığı için oluşan kulak iltahabı şikayeti ile hastahaneye götürülen çoluk çocuklar; durmadan otel odasını temizleyen, mayoları yıkayan kadınlar ilk olarak hep bu döneme rastlar. Daha eski kuşakların, mesela dedemlerin tatil planı yaptığını hatırlamıyorum. Onlar daha az mı yoruluyordu, yoksa o zaman herşey dahil tatil köyleri henüz icat edilmemişti de gitmeyi akıl mı edemiyorlardı?
Bizler en son model koşubandlarımızın sınırsız zincirleme kısır döngüsünde ‘cesur yürek’ koşa duralım; dedelerimiz tatil diye temel bir insan hakkı olması gereken aylaklık haklarını sonuna kadar kullanıyorlardı zaten! Dost acı söylermiş: ‘Tatil’ yalınızca modern dünyanın suni havuçlarından biri olmasın sakın! (Tamam belki de ben bir türlü gidemiyor oluşumun acısını çıkarmak için kavramı alçaltmaya çabalıyorum!) İş yaşamı, boş zaman ve tüketim arasında kalın ve düz bir mantık çizgisi yok mu sizce de?




