Doğudan batıya ince bir yoldu özgürlük ya da bilgi kaça?
Uygar batı, ilkel doğu. Çalışkan batılı, miskin ve ehl-i keyif doğulu. Demokratik ve öncü batı, despot ve takipçi, taklitçi doğu. Bilimi üreten ve yeniliğe açık batılı, tüketen ve yeniye kayıtsız doğulu.
Biz yakın doğulular, ilkokul yıllarımızdan itibaren önümüze konulan her kitaptan batının ne kadar uygar bir yer, batılıların insan haklarına ve özgürlüğe nedenli önem verdiklerini okuduk. Bilimdeki, kültürdeki her gelişmeyi batılı olmakla ilişkilendirmeyi öğrendik. Biz yattık, batılı üretti. Biz tükettik, batılı daha iyisini yaptı. Batılı atomu parçaladı, biz kayıtsız kaldık.
Ya da ışık doğudan yükselmişti de, etraf usulca kararırken biz yavaş yavaş uyutulmuştuk. Işık gerçekten de doğudan yükelmişti, zira Nizâmü’l–Mülk ilk yüksek öğretim kurumları olan medreseleri kurduğunda yıl 1063 idi ve batıda ışığın doğmasına daha çok vardı. 8. ve 9. yüzyıllarda ise batının talip olmadığı bilim ve kültür mirasını doğu sahiplenmiş, Yunan biliminin büyük bir bölümünü Arapça’ya çevirmişti. Gazneli Mahmud’un çeşitli uluslardan getirilen müslüman sanatçı ve bilgilenleri bir araya getirdiği ve önlerine her türlü olanağı koyduğu Gazne’de matematik, astronomi, sanat alanında olağanüstü gelişmeler kaydetilirken batı cadı avlarıyla meşguldü. Ömer Hayyam 500 yılda yalnızca 1 günlük bir hata payı içeren, öncekilerden çok üstün bir takvim (Celâli Takvimi) geliştiriyor, Nasîrüddin el-Tûsî o zamana kadar kurulmuş gözlemevlerinden çok ileri, seçkin bilim adamlarını bünyesinde barıdıran Merâgâ gözlemevini kuruyor, İbn Sînâ felsefe, matematik, astronomi, fizik, kimya, tıp ve hatta müzik alanında birbirinden öncü eserler veriyordu.
Peki ne oldu da birden ışık batıdan doğar, bize de gölgesi düşer oldu? Batının kitapları diğer binlercesi gibi önüne konan, kafasına vura vura ezberletilen ben, zaten batının olağanüstü filmlerine, hayali kahramanlarına hayrandım, hemen kabullendim: Medeniyet batı icadı bir şeydi. Bilim, kültür ve sanat orada doğar, orada büyürdü. Doğu tembeldi ama bizim de insanı ve ruhani değerlerimiz yüksekti. Kendi geçmişini araştırmak aklından dahi geçmeyen Ömer Hayyam’ı yalnızca şiirleriyle tanıyan ben, sonraki yıllarda hepten inanmıştım; tembeldik, rahattık ve haftasonları için yaşıyorduk. Üniversitede, mesai saatleri dışında odalarında durmaktan pek hoşlanmayan, akademik üretimleri türetimden, günceli takipleri taklitten öteye gitmeyen öğretim görevlileriyle karşılaşınca inanmaya başladım: Gerçekten de bir Türk geni vardı. Çimen gördüğümüzde içimizdeki yatay duruma geçme dürtülerini depreştiren, güneşli havalarda bir uğursuz cin olup kolumuza girip bizi güle oynaya dışarıya sürükleyerek çalışmamıza engel olan bu Türk genini taşıdığımın bilincinde yurtdışına, Yeni Kıta’ya öğrenime giderken oradaki akademik ortamda karşılaşacaklarımı az çok tahmin edebiliyordum. Işık gerçekten de batıdan yükseliyordu, ancak bunun nedeni ne doğuya bombalar yağdıran bir medeniyet seviyesinin özgürlük anlayışıydı ne de insan haklarına saygılı, demokratik oluşuydu. Çeşitli milletlerden başarılı öğrencilere her türlü olanağı sunan bu sistemin öncülüğü, kaynağını iki ana yerden alıyordu: Parasal refah ve bilgiyi kutsayan bir anlayış. Çok açıktı ki bilimsel gelişme, özgürlüğe ziyadesiyle önem veren bir siyasi yönetim mekanizmasının başarısından, uygarlıktan ziyade maddi refahla ilgiliydi. İkincisi, kendi topraklarımızda bir şekilde kaybettiğimiz, “bilginin gelecek nesillere en kısa şekilde aktarılması, paylaşımı” ilkesiydi. Öyle ki Osmanlıdan bir mirastı, ustanın çıraktan her daim bilginin büyük bir çoğunluğunu esirgemesi. Yeni Kıta üretilen bilginin paylaşımını, teknolojiyi kullanarak hiç olmadığı kadar hızlandırır ve kolaylaştırırken, doğunun ışığı, batının eline geçen ticaret yollarından, parayla birlikte batıya göçmüştü. Oysa bilginin olabildiğince hızlı bir şekilde yeni nesillere aktarılması fikri, yıllar önce doğuda yaşamış bir bilginin kendi kitabına yazdığı önsözde çoktan yer almıştı. Zira bu yazının asıl gayesi de bu bilgini biraz olsun tanımak, tanıtmaktır.
Ebûl-izz’in otomatları ve hükümdarları
Bedî’ûz-Zamân Ebû’l-izz İsma’il ibn er-Razzâz el-Cezerî, ya da batılının söyleyişiyle kısaca Al-Jazari 12.yüzyılın ikinci yarısında Amid’de (bugünkü adıyla Diyarbakır) yaşamış bir mekanik bilginidir. Cezerî adını Dicle Nehri’nin bir ada (cezîre) gibi çevrelediği Cizreli olmasından alır. Ebû’l-izz ününü Türkçe karşılığı “Makine Yapımında Yararlı Bilgiler ve Uygulamalar” adlı yapıtından alır. Henüz bir Türkçe çevirisi olmadığından anladığımız üzere kıymeti doğu tarafından yeteri kadar bilinmeyen bu büyük bilgini ilginç kılan ise yapıtlarının orijinalliğidir. Bir saray mühendisi olan Ebû’l-izz belki de, sarayın kısıtlamaları ve padişahların bitmek bilmez keyfi dolayısıyla insan hayatını değiştiren buluşlara imza atamamıştır. Ondan eserlerini insanlığa değil daha çok padişahına hizmet etmek üzere tasarlaması istenmiştir. İcadlarına koyduğu isimler bunu oldukça güzel anlatır: Otomatik Abdest Makinesi, Kimin İçki İçeceğine Karar Veren Kadeh, Müzisyenli Su Saati, İçki Meclisleri İçin Danslı Müzikli Rulet Oyunu, İçinden Değişik İçkiler Akıtabilen Marifetli Kap, Sultana İçki Sunan Robot, Sultanın Kadeh Artıklarını İçen Robot, Şifreli Kutu Kilidi. Liste bu şekilde sürüp gidiyor. Kullanım alanları dolayısıyla oldukça hafife alınabilecek bu çalışmaların, bilime mekanik ve hidromekanik alanında oldukça katkılar yaptığı kabul edilmektedir. Ebû’l-izz’in yapıtı, bilgiye aç, bilgiyi kutsayan batıda, Donald R. Hill tarafından 1973 yılında İngilizce’ye çevrilmiştir. Bu çevirinin ardından, Cezerî’nin su güçüyle çalışan bir otomatının minyatürü 1974 yılında Nature dergisinin kapağında yerini bulmuş, derginin bu sayısında Cezerî’nin İslam mühendislik geleneğini en üst düzeyde temsil eden bilginlerden olduğu belirtilmiştir. Sibernetik ve astrofizik alanındaki metinleri ve 2003’te basılan “Sibernetik: Dünü, Bugünü, Yarını" isimli eseriyle bilinen Dr. Toygar Akman, Cezerî’yi “ilk sibernetik Türk bilgini” olarak tanımlamıştır. Cezerî’nin makinelerin çoğunda akan su miktarının ya da debisinin değiştirilmesiyle elde edilen farklı hızların, şimdiki bilgisayar programlasına (coding) denk düştüğünü düşünmek oldukça heyecan vericidir. Ebû’l-izz hakkında bilgilere ulaşmak, okumalar yapmak bir doğuluda, batılıdakinden olacağından çok daha fazla duyguya gebe olacağını söylenebilir. Batılının hayranlıkla okuduklarını biz, ek olarak kimi zaman hüzünle, kim zaman da pişmanlıkla, derin düşüncelerle okuruz. Öyle ki 12. yüzyılda konik vanalardan ve daha nice makine parçalarından söz eden bu dahi, bu tarihten ancak 300 yıl sonra aynı makine parçalarından söz eden ve bugün tümünün kâşifi olarak bilinen bir batılının, Leonardo da Vinci’nin gölgesinde kalmıştır. Cezerî sarayda ne kadar kıstırılmışsa, Leonardo da Vinci doğudan çalınan ışığın aydınlattığı batı topraklarında o denli özgürdür. Leonardo insanın uçabileceği üzerine düşünür, icatlar yaparken, sarayda hapsolmuş Cezerî, kendisine dokunulmasından hoşlanmayan hükümdarına “otomatik abdest makinesi” ya da “sultanının artıklarını içen robot” tasarlıyordu. Cezerî hakkında bildiklerimiz eserine yazdığı önsözden ibarettir. Muhtemel ki kendinden bahsetmekten hoşlanmayan bu bilginin icatlarından farklı cümleler çıkarmak, bu cihazların işleyişini anlamaya çalışmak kadar zevklidir. Cezerî otomatik abdest makinesi yaparken, günümüze ulaşamayan bir günlüğüne yazar gibi belki diyordur ki “padişahım sen ne kadar acizsin ki kendi yıkamak dahi seni yormakta, cihanları ele geçirmek isteyen sen padişahım, şu sarayına öyle bir tıkılmışsın ki dünyayı bu dört duvar arası sanarsın da bana bu dar düşünce kalıpların içinde siparişler verirsin. Kılıcını bilgiden, ilimden keskin sanırsın belli ki. Ben de senin gibi, ışığın yükseldiği yerde yaşıyorum ve ben ışık olmak istiyorum. Sana rağmen ben ışık olacağım padişahım.”

Ebûl-izz’in Otomatik Abdest Makinesi
Öte yandan Cezerî’nin doğuda kıymetinin tamamen bilinmediğini söylemek doğru olmayacaktır. Yıllardır, doğunun çalınan, üstü toprakla örtülmeyen çalışılan ışığını sahiplenen, unutmaya alışmış dimağları uyandırmaya, kevgir hafızalardan süzülen kırıntıları toplayıp, doğunun ışığını yeniden canlandırmaya çalışan çok değerli doğulu bilim adamları da var. 1979 yılında Cezerî’nin eserinin çeşitl el yazmalarını inceleyerek Arapça metni İngilizce’ye çevirerek Halep’te yayınlatan Al-Hassan, yapıtına sadık kalarak Cezerî’nin su saatini yaptıran İTÜ Bilim ve Teknoloji Tarihi Enstitüsü eski müdürü Prof.Dr. Kazım Çeçen ve Cezerî’nin ve diğer İslam bilginlerinin yapıtlarının modellerini yapan Prof. Dr. Fuat Sezgin bunlardan birkaçıdır. Mesai saatleri dışında da ve haftasonları masalarının başında dirsek çürüten, laboratuvarlarda öğrencileriyle eskiyi, unutulmuşu yeniden üretmeye çalışan, binbir parçaya bölünmüş, bölünmeye çalışılan geçmişin kırıntılarında doğunun ışığını yeniden kıvılcımlarndırmaya gönül vermiş bu bilim adamlarına güç veren belki de Ceziri’nin kendi eserine yazdığı önsözdür:
“...
Benden önce gelen âlimlerin kitaplarını ve onların izinden gidenlerin çalışmalarını inceledim.
...
Bir müddet sonra nakillerden kurtuldum, başkalarının yaptığından sıyrıldım ve problemlere kendi gözümle bakabildim. Benden önceklerin bu yolda kat ettikleri yolu aldım ve kendi bilgisi ile hareket eden bir kimsenin gittiği yolu takip ettim.
Bu ince ve zor yolda ilerlemek için ısrarla uğraşmaya başlayınca, bu bilimlerde önemli mesafeler kaydettim. Sonra kendime ve yaptıklarıma şüphe ile bakmaya başladım. Bilimlerin çeşitli yönlerini keşfetmek için bana yardım kolları uzandı. Zamanın hükümdar ve filozlarından yardım gördüm, çalışmalarımın meyvelerini toplama mutluluğuna eriştim. Böylece azim ve gayretimi kamçılayarak düşüncelerimi yoğunlaştırdım ve bu yünde elimden gelen her şeyi yapmaya çalıştım. Gelmiş geçmiş âlimler ve düşünürler çok sayıda düzen ve problemden söz etmişlerdir. Ancak bunların tümünü gerçekleştirmeye fırsat bulamadıkları gibi, bu düzenleri kontrol edecek yöntemleri de geliştirememişlerdir. Uygulamaya dönüştürülmeyen her teknik ilmin doğru ile yanlış arasında kaldığını gördüm. Benden önce gelenlerin dağınık bir şekilde anlattıklarını sınıflandırdım ve gerçekleştirdikleri esaslara bağladım. Böylece izlenmesi kolay teknikleri belirledim. Bu işte öyle zorluklarla karşılaştım ki, yolum çok uzadı, emeklerimin rüzgârın savurduğu şeyler gibi heba olmasından, çalışmalarımın gündüzün geceyi silmesi gibi silinmesinden korktum. Eğitmek istediklerimin talepleriyle de, içimde yaptıklarımın yayılması arzusu doğdu ve arkamda bir eser bırakmayı istedim.
...
Eserim hakkında karara varılırken, bazı kişilerin belli işleri daha kolay yapabilecek yaratılışta oldukları unutulmamalıdır. Herkes bildiği şeyleri başkalarına iletmekle yükümlüdür. Hiç kimse faydalı olabilecek bilgileri başkasından esirgeyemeyeceği gibi, yapabileceğinden daha fazlasından da sorumlu tutulamaz.”
Çimenler, haftasonları, refah ve dönüş yolları
Bu önsöz Cezerî’nin bilim adamı kişiliği hakkında yorumlar içermesinin yanında, günümüzde de geçerli olan birçok önerme barındırır. Kendinden öncekileri bilmek, onların yaptığı işleri derinlemesine incelemek, teorik çalışmaları uygulamaya geçirmek, uygulamalardan genele giderek sonuçları esaslarla açıklamak, kanımca şu anda üniversitlerimizde yapılanlarla birçok tezat oluşturmakta. Kendinden önce yapılanları derinlemesine incelemeden girişilen deneysel çalışmalar, sonuçları sağlıklı bir şekilde değerlendirilemediği için daha önce yapılanların bir türetiminden öteye gidemiyor ya da geçiştirme teorilerle, sahte esaslara bağlanıyor. Öte yandan geliştirilen teoriler, ödenek yetersizliği ve deneysel çalışmanın getireceği zorluk karşısında duyulan miskinlik neticesinde uygulamaya dönüştürülemeden kalıyor. Yeni Kıta’da gördüğüm akademisyenler arası dayanışma (yeninin daha etkili, daha doğru üretilebilmesi amaçlı), ülkemde egoların, kendini büyük görmenin, uygulanacak bilimsel metodun ‘eksiklerinin, kaçamaklarının’ ortaya çıkması kaygısıyla gereksiz bir şey haline geliyor. Ebû’l-izz’in kendi eserine yazdığı önsözden daha çıkarılacak çok ders var. Bu yazının önermesi olan, doğudaki ışığın batıya göçüne neden olan ‘bilginin kutsanması, gelecek nesillere aktarımı’ ise Cezerî’nin şu sözleriyle oldukça berrak bir şekilde ortaya konuyor: “Herkes bildiği şeyleri başkalarına iletmekle yükümlüdür. Hiç kimse faydalı olabilecek bilgileri başkasından esirgeyemeyeceği gibi, yapabileceğinden daha fazlasından da sorumlu tutulamaz.”
Bilimsel üretimde –şu an için- öncü olmaktan uzak ödeneksiz üniversitelerimi düşünürken, ben şöyle bir avuntuyla kendime gelmeyi severim: Bilimsel gelişme uygarlıktan ziyade maddi refahla ilgilidir ve bizi çalışmaktan alıkoyan bir Türk geni yoktur. Ayrıca bilirim ki, ilim Çin’de de olsa gider alırız. Asıl zor olan dönüş yoludur; lâkin bu da ayrı bir yazının konusudur.




