Böyle bağırmıştı esmer uzun boylu olanı, diğerleri sesinin yankısını güçlendirmek istercesine hızla etrafa saçılmış, insanların arasına karışmışlardı. Üç kişiydiler...
İçeri girdiklerinde en dipteki masada oturmuş çayımı yudumluyor, kitabımı kurcalıyordum. Sayfalarla boğuşuyor, günlerdir soluksuzca okuduğum kitabımın sonuna gelip kapağını kapatmadan önce yavaşlamaya, kitap bittikten sonra yaşayacağım esriklik duygusunu geciktirmeye çalışıyordum. Üçünü de tanıyordum. Hatta kısa boylu şişmanca olanla daha geçen gece beraber nöbet tutmuş, nöbet sırasında kitap okuduğum için küçük çaplı bir tartışma yaşamıştık. Gözlerimiz pencereden ayrılmamalıydı. Karanlık binalar arasında uzayıp giden yoldan başımızı çevirmemeliydik. Uykunun, dalgınlığın bedeli ödenemezdi o an. Ama kitap bırakmıyordu yakamı bir türlü.
Bir kişi eksikti oysa. Kapıdan içeri girenler bir eksik kalmıştı hayalimde. Sabahtan beri kantinde oturup mahşerin dört atlısını karşılamayı beklemiştik.
Günün ilk ışıkları sıkıntısıyla beraber gelmişti. Gece yarısından beri görmediğim oda arkadaşımı arıyordu gözlerim. Fırtına kopmak üzereydi ama o hâlâ ortada yoktu. Belki birkaç kelime, belki bir bakış içimi rahatlatacak, dipsiz kuyumdan yükselen uğultuları bastıracaktı. Korkuyordum, hem de delicesine korkuyordum. Etrafımdaki insanların kalp atışlarımın sesini duyduğunu sanıyor, herhangi birinin gözlerinde ‘’bu ses nerden geliyor’’ sorusunu kolluyordum. Birilerinin farkettiğini, bana ayıplayan bakışlarla baktığını düşünmek korkumu arttırmaktan başka bir işe yaramıyordu. Becerebildiğim kadar en sert bakışımı takınmaya çalışıyordum. Sert bir maskeye ihtiyacım vardı. Hissedilmemek, fark edilmemek için.
Oda arkadaşım elinde kazak ve montlarla kantine girer girmez yanıma geliyor. Gözlerine bakıyorum; ıssız, uzak. Belirsiz bir kararlılıktan başka tutunabileceğim, yaslanabileceğim hiçbir ifade yok. Herkes gibi o da az sonra olacaklardan başka bir şey taşımıyor bakışlarında. Giysileri sessizce bana uzatıyor. Dışarıda bir haziran öğleden sonrası. Sıcaklık neredeyse otuz derece. Hepimizin çelik yeleklere, kalkanlara, kasklara ihtiyacı var. Kareli boğazlı kazağımı, üzerine de siyah süet montumu giyer giymez terlemeye başlıyorum. Cehennemin ortasındayım sanki.
Ortalık iyice hareketleniyor. “Beni izle” diyor oda arkadaşım. Yukarı yemekhaneye doğru yöneliyor. Peşinden sürüklenmeden önce kitabımı koruma altına almak için, masanın altında kalan kalorifer peteğinin arasına sıkıştırıyorum. Dönünce okuyacağım. Artık bitmesini, bitirebilmeyi istiyorum. Bitmeyeceğini düşünmek korku bulutlarını tekrar içime dolduruyor. Telaşla yemekhaneye çıkıyorum.
Dışarıda sesler yükseliyor. Uzaktaki uğultu kantinden de duyulabiliyor artık. Yemekhane talan edilmiş halde. Masalar sandalyeler ters çevrilmiş, parçalanmış. Sopaları çıkarılmış afişler zemini kaplamış. Etrafı tekinsiz bakışlarla incelerken, yanıma yaklaşan bir kız demir masa bacağını tutuşturuyor elime. Belli belirsiz gülümsüyorum. Hikâyenin bir yerinde patlayacak olan silah elimde şimdi. Hazırım, dışarı çıkabilirim artık.
Ağır çekimle izlerken buluyorum kendimi. Fonda karanlık bir müzik çalıyor. Yavaş adımlarla ilerliyorum devrilmiş masaların arasında. Trajik bir kovboy filminin final sahnesindeyim. Etrafımız kuşatılmış, mermilerimiz bitmek üzere. Destek birlikleri çoktan düşman kalelerinde hapsolmuş. Birazdan müthiş bir çatışma olacak. Mağrur ve dik durmalıyım. Şapkamı düzeltiyor, silahımı çekiştiriyorum. Her gururlu kovboy gibi dövüşerek öleceğim. Bir efsane olacak finalim. İnanmalıyım. Korkumun üzerini inançla örtüyorum. Dövüşmeye inanmış, dövüşmek için adanmış bir kovboyum ben.
Kapının önünde kalabalık bir grup toplanmış. Yemekhaneden koparılmış parçalar ellerinde. Hepimiz tek bir kişi gibiyiz. Aynı korkularla aynı çalkantılarla ve aynı çelişkilerle kuşatılmış. Üzerimizi örten büyülü bir pelerin yok. Çırılçıplağız. Yüzlerimiz ellerimizdeki demirlerden beter. Bakışlarımız kaybolmuş. Birazdan yola çıkacağız, atlarımıza binip, hepimizin beklediği hiçbirimizin bilmediği sona doğru.
Arkadaşım koluma giriyor. Birbirimize bakıyoruz. İçimdeki korkuyu hissettiğini düşünüp paniğe kapılıyorum. Ama o da benim gibi gözlerini kaçırıyor. Sessizce ilerlemeye başlıyoruz. Her adımda arkamda kalan bakışlarım beni çağırıyor. Sen kovboy değilsin diye sesleniyor. Dönüp bakmıyorum. Nedensiz bir rüzgar içimi ürpertiyor. Toz duman ortalık. Ağaçlar, otlar, kaldırımlar. Binalar birbirine girecek sanki.
On, yirmi, otuz... Epi topu seksen yüz kişi. Bir avuç kovboy koşmaya başlıyoruz. Öfkenin, kinin hiddetinden rüzgarla savruluyoruz. Birazdan bitecek her şey.
Birden tökezliyorum. Kalbimi düşürdüm. Tarif edemediğim bir güçle patlarcasına atarken, damarlarından kurtulup montumun arasından yere düştü. Ama bu hengamede durmamın, hele durup da aramamın imkanı yok. Koşuyorum. Yanımdaki onlarcası gibi soluk soluğa amfi tiyatroya doğru koşuyorum. Ben koştukça yarım bıraktığım kitabımın sayfaları havada uçuşuyor. Rüzgar sürükleyip dağıtıyor dört yana.
Amfi tiyatrodan ayin sesleri yükseliyor. Sesten, çığlıktan, demir-taş çarpışmalarından ibaret bir kütle, aşkla koştuğumuz düşmanımıza kavuşmak üzereyiz.
Birazdan hesap sorulacak...
Birazdan bitecek her şey.
Zihnimde uçuşan sayfalar arasında kitabımın sonunu göremiyorum.
Bitirebilecek miyim sahiden…



