Balon şeklinde bir kan damlası çıktı parmağımın ucundan. Banyoya gittim. Radyatörün üzerinde kurumaya bırakılan bezden bir parça koparıp, parmağıma sardım. Gülü masamın üzerine koydum. Evin içinde huzursuzca dolandım. Önce odamdan salona, sonra salondan mutfağa voltalar attım. Odama dönerken aklıma geldi. Sen de eline aldığında, eline batarsa ya bu gülün dikeni. O zaman beni sevmek yerine kızarsın bana. “Aman seni de, gülünü de istemiyorum” dersin. Yüzünde hep takındığın o mutsuz ifade, gölgeli saçlarını arkanda toplar, dizlerini toplayıp, salondaki kanepeye oturup, saydırırsın yine erkek milletine.
Ben böyle olsun istemiyorum. Hayal meyal yazıyorum böyle işte. Hayal meyal yazılmaz, hayal meyal hatırlanır diyeceksin. Canım idare et artık!
Yan apartmanın bahçesine gizlice girmiştim, paltomun cebinde plastik saplı bir meyve bıçağı. Zemin kat balkonunun altına saklandım. Biri balkona çıktığında bıçağı sıkı sıkıya kavradım. Sanki bir şey olsa bununla adam öldürülürmüş gibi. Şansıma, esnedi, söylendi, içeri girdi. Ben gülleri inceledim uzun uzun. Yaprakları birbirine denk, en alacalı renklisini bulup seçtim. Meyve bıçağıyla kestim. İşte bu parmağımla da yukarısından tuttum. Göğsüme sakladım çiçeği eve geldim, nefes nefese yatağa uzandım, ikimizi düşündüm.
Seni seven folyoya sarar dikenini gülün diye de bir not yazdım işte bu deftere. Önünden ve arkasından iki sayfa boşluk bıraktım. Güya ne olup bittiyse yazacaktım sonradan. Başta anlattığım gibi, mutfağa gittiğimde aluminyum folyo gözüme çarptı. Tabii ya, dedim. Çiçekçiler folyoya sarmaz mı gülü. Dikenleri budamak istememiştim. Gülü severim ben, olduğu gibi severim hem de. Bir kat sardım. Hafifçe bastırdım elimle. Deldi gülün dikeni folyoyu. O zaman bir kat daha sardım.
Gülü aldım, çekmeceme koydum, kimse görmesin diye. Sonra yine uzandım, plan yaptım. Bizim apartmanın kapısından çıkıp, iki blok ötedeki sizin apartmanın önüne gelecektim, sağıma soluma bakıp, kimse yoksa eğer bahçe kapısının üstündeki kolu kaldırıp bahçeye girecek, kapı eşiğine kadar hızlı adımlarla ilerleyecektim. Alt katta oturan, yaşlı ebenin ziline basacaktım. Kim o, derse, ‘Sütçüü’ diye bağıracaktım, sesime hafif şive verip. Yaşlı ebe kapı otomatiğine basacaktı, kapı açılacaktı, ben içeri girecektim. Hızla merdivenleri tırmanıp senin oturduğun dairenin kapısına mektubu ve gülü bırakıp kaçacaktım. Ya da eğer cesur bir günümdeysem kapıyı çalıp, üst kat merdiveninde saklanacaktım. Kapıyı açtığında yüzündeki ifadeyi (sabahlığının araladığı ıslak hayalleri…) görebilecektim.
Yirmi iki yıl olmuş. Artık karşı komşunun bahçesinden çiçek çalan genç bir delikanlı değilim. Bir kızım, bir oğlum var. Kız üniversitede, oğlan nişanlandı bu yıl… Yirmi iki yıl, bu gül ve o defter bu çekmecede kilitli kalmış. İnanabiliyor musun?
Bugün bu bomboş evde, emekli bir adam ne yaparsa ben de onu yaptım. Evde kırık sırık ne varsa tamir ediyordum. Derin bir yarayı açacakmışım meğer o çekmeceyi açmaya çalışırken. Yüreğim sızlamadı desem yalan olur, seni o adamla bahçe kapısından çıkarken gördüğümde. Ben herhalde biraz fazla duygusalım. Karım da öyle derdi. ”Bu kadar takmasan herşeye!”
Birkaç gün evden hiç çıkmamıştım. Sonra Melih’e rastladım, meydandaki kahvede. “Yahu gel ben senin ilacını biliyorum” dedi. Birlikte sahildeki o meyhaneye gittik. Çiçek desenli muşamba örtüleri olan tahta masada, bir şişe Kulüp Rakısı içtik. Tahta sandalyelerin çivileri bir yerlerimize batmaya başlayınca, Melih fırlama çocuktu, “kalk ulan” dedi. “Kalk.” “Oğlum nereye gidiyoruz” dememe kalmadı, hesabı kasada ödeyip, kolumdan tuttuğu gibi sokağa çıkardı beni. Bir taksi çevirdi. “Melih nereye gidiyoruz” diyorum söylemiyor. Bir de şarkı tutturdu mu sarhoş kafayla; “Biz heybelide her gece…” diye bağıra çağıra söylüyor taksinin içinde. Taksici de buna uydu, iki karga ses birlikte söylüyorlar.
Öyle, böyle derken sanayi mahallesinde bir yerlere geldik. Beşe beş demir bir kapı, sol tarafında ev kapısı kadar bir açıklık var. Kapının önünde de polislerin kulübesi. “Aman” diyor “belli etme içkili olduğumuzu.” Bana söyleyene bak. Dinime söven müslüman olsa! Tövbe dedim içimden. Kimliklerimizi gösterip girdik içeri. Kadınlar meğer iyi tanırmış bu haytayı, kolundan tutup içeri çekiyorlar. “Benimle değil, aşk acısıyla kavrulan bu arkadaşla ilgilenin,” diyor. Bir de zıtlaştı mı oradaki kadın satıcılarıyla? Oradan Melih’i alıp nasıl kaçtığımı bilmiyorum. Başımız belaya girecekti nerdeyse.
Sonraki hafta hep evdeydim. Seni düşündüm, kaybolup giden ilk gençliğimi… Artık liseyi bitirmiştim askerliği de yapmıştım. O ara bayındırlık bakanlığına sınavla memur alıyorlardı. Babam “Devlet kapısı gibi kapı bulunmaz, gir sınavlara, sonra bakarız” dedi. Tayinim Urfa’ya çıktı. Ver elini Harran ovası.
Urfa'da seni de unuttum, Melih’i de, işte bu taç yaprakları toz gibi dağılan gülü de. Taşrada vakit geçmez. Hele bizim gibi büyük şehirliler için… Urfalılardan kebap yemenin sırlarını öğrendim. Mesela patlıcanlı kebap öyle çatal bıçakla yenmez. Önce soyacaksın kabuklarını, sonra lavaşın içine çatalla ezerek süreceksin. Üstüne etleri lime lime edip sereceksin. Bir de mutlaka soğan olacak yanında. Ayranı da tastan içmek gerek. Urfa yıllarına dair tek hatırladığım işte bu hiç geçmeyen can sıkıntısı ve yemekler. Sonra tayinim İstanbul’a çıktı. Döndük kürkçü dükkânına.
Nermin’le de tayin olduğum daire de tanıştık. Baktım kendi halinde hanımefendi bir kızcağız. Bir gün iş çıkışı çay içmeye götürdüm Emirgan’a. “İlk defa geliyorum ben buralara” diyor. Beş senedir İstanbul’daymış. Ailesi Kayseri’de. Orada doğup büyümüş. Bir de çekingen. Aldım gezdirdim birkaç defa daha. Bayıldı.
Üç ay sonra da söz kestik. Nişan, düğün derken yıllar geçti. Kız doğunca “sen evinin kadını olacaksın artık” dedim. Babamdan kalan evi satıp, mobilya bayiliği açtım mahallede. Artık dairedeki dırdırı çekecek halim kalmamıştı. Kızı da oğlanı da hep en iyi okullarda okuttuk. Bizim çektiklerimizi çekmesinler istedik. Kız mimar oldu, oğlan da doktor olacak hayırlısıyla.
Sen ama sen… Ne zaman bizim mahalleye böyle hüzünlü, başı eğik, dul bir kadın gelse, aklıma geldin. Keşke o adamdan önce davranıp, sana aşkımı itiraf etseydim. Senin yoluna kendimi feda etseydim.
Evlenmiş olsaydık sen şimdi elli beş, ben tam kırk beş yaşında olacaktım. O şarkıyı hatırlar mısın? Yüzündeki çizgilerinle, saçındaki beyazlarla benim için eskisinden daha güzelsin… Adın ve soyadın olunca sana ulaşmak sandığımdan da kolay oldu. Hayır, hayır hemen kızma bana. Nermin iki sene önce göğüs kanserinden öldü.
Bu sefer vazgeçmeyeceğim. Taç yaprakları dağılmış bir gül, şakaklarına kır düşmüş bir adam. Galata köprüsünde önüne çıkacağım her gün geçtiğin o yoldan. Evet, yine plan yapıyorum, yine her şeyi kontrol etmeye çalışıyorum. Gülü paltomun üst cebine yerleştirdim. Mektupsa... Mektup mu? Ne mektubu! Mektup falan olmayacak bu sefer! Sana söyleyeceklerimi ezberleyeceğim. Yirmi iki yıllık bir hikâyeyi ilk ağızdan anlatacağım sana.
Mutfak penceresinin camından seni nasıl gözetlediğimi, her gece mutfağa gelip, musluğun kolunu kapatıp, bir süre düşündüğünü, iç geçirdiğini, haftada iki kere uğradığın manavdan, yazsa kiraz ve erik (yarımşar kilo), kışsa üç adet nar aldığını. Köşedeki gazete bayiinden her Cumartesi SES dergisi, her ay başı aşk romanları satın aldığını. Salonun ortasındaki kanepeye bacaklarını altına alarak oturup, heyecanla okuduğunu. Hepsini gördüm. Yirmi iki yıl rüyalarıma girdiğini, benimle alay ettiğini, nerede kürk mantolu bir kadın görsem dönüp baktığımı. Hepsini bir bir anlatmak istiyorum sana.
Nermin’de sende olmayan her şey, sendeyse Nermin’de olmayan her şey vardı. Sen hiç çekinmez, kavga ederdin, gerekirse esnafla kapıcıyla. Nermin peki der, alır gelir çürük sebzeleri. Sen sürüm sürüm süründürürsün seni seven erkeği. Nermin başını dizine yatırır, avutur sevdiğini. Sen aşk kadınısın. Sen...sen...sen koskoca bir vajinasın. Nermin’se bir ev kadınıydı. Ağdayı kaynatır, banyoda yapar ve atar. Sen salonun ortasında, perdeler açık, deli edersin erkekleri. Sana bir erkek yetmez. Bin erkek olmalı. Dokuz yüz doksan dokuzunu acılar içinde bırakıp biriyle fırtınalı bir aşk yaşamalısın. Nermin bir erkeği sevebilir, sen sevemezsin. Senin erkeklerle alıp veremediklerin var. Nermin’inse en yakını babasıdır. Sonra erkek kardeşi, sonra ben.
İlk kocan müteahhitti. Manavdan öğrendim herşeyi. Manisalıymışsın. Aldığın nafakayla bizim mahalledeki o evi tutabilmişsin ancak.
Senin iki blok ötende karşı sırada ailemin yirmi iki yıldır benimse kısa bir müddet oturduğum o apartman vardı. On dört dairesi vardı. Ortalama beş kişiden yetmiş kişi yaşardı bu apartmanda. Birbirine yakın ama farklı tarihlerde 1985 yılında bu apartmana, gelin, koca olarak girenler şimdi anneanne, babaanne, dede, çocuk olarak girenler şimdi doktor, mühendis, eczacı, manifaturacı, anne ya da baba olarak çıktılar.
İki kişi ise mezarda. Trafik kazasında hayatlarını kaybettiler. Bir kişi de sakat kaldı. Niyetim Türkiye’deki trafik teröründen bahsetmek değil. Niyetim gözümüzü kapatıp, arkamızı dönüp, başımızı kuma gömüp unuttuğumuz ölümü sana hatırlatmak.
Ölenlerden biri, en üst katta oturan doktor beyin eşi eczacı hanım, takla atan bir station’ın arka camından asfalta fırladı, olay yerinde öldü, küçük kızı yaralı kurtuldu, bir kolunu kısmen kullanabiliyor. Diğeri, onların bir alt katında oturan fabrikatörün karısı Ayla Hanım, kapısı açılan arabadan yuvarlanarak düştü ve o da olay yerinde öldü.
Yirmi iki yıl önce, biri bu apartmana karşıdan bakıp, elini birimizin omzuna atıp, “Bak arkadaş yirmi dört yıl içinde bu apartmanda yaşayan insanlardan ikisi trafik kazasında ölecek” deseydi onu muhtemelen oracıkta kovar gönderirdik ama bu adam aslında istatistiklerin işaret ettiği çok açık bir gerçeği bize anlatıyor olurdu. Bunların olacağı besbelliydi ama biz tüm bunların bizim başımıza gelmeyeceğini varsaydık.
Ve ben hâlâ utanmadan, arlanmadan yarın karşına çıkıp çıkmamayı düşünüyorum. Hâlâ sanki kaybedecek birşeyim varmış gibi sanki yarın bir gün sudan bir sebeple ölüp gitmeyecekmişim gibi, yaşadığım her günün bana verilmiş fazladan bir ödül olduğunu bilmiyormuşum gibi, hayatımın bu en büyük hayalini gerçekleştirmek için gereken bu adımı atıp atmamakta tereddüt ediyorum.
Planlarımda bir değişiklik yaptım. Yarın Galata köprüsünde sana bu mektubu ve yaprakları dökülmüş, sadece yeşil bir saptan ibaret (dikenleri hâlâ elime batıyor) gülü, inanman için sana vereceğim ve tek kelime etmeden hızla gözden kaybolacağım. Ertesi gün kararını öğrenmek için, tekrar aynı yerde seni bekleyeceğim.
Ve sana bir de sözüm var. Eğer sen benim bu hayalimi gerçekleştirirsen ben de senin en büyük hayalini gerçekleştireceğim. Ankara’ya yakın küçük bir kasabada garnizon komutanı olarak görev yapan piyade albay bir arkadaşım var. Beni çok sever, ricalarımı kırmaz. Zamanında pek yardımım dokunmuştu. Emrinde bir alay asker. Tam bin kişi. Bir akademik araştırmada denek olarak kullanıldıklarını söyleyeceğiz. Hepsini bir spor salonuna dolduracağız. Sana bir mikrofon vereceğiz. Ben ve albay arkadaşım, askerlere sen ne dersen yapmaları emrini verdikten sonra salondan çıkacağız. Sen ve bin adet erkek, hepsi tam bir gün boyunca ne istersen yapacaklar. İster süründür hepsini. İster en güzel sensin diye bağırt. İster türkü söylet, ister ağlat. Anlaştık mı? Eğer teklifimi kabul edersen yarın aynı saatte Galata köprüsünde seni bekliyor olacağım… Hoşçakal…



