“Gonduvana kıtasının parçalanmasıyla doğan Afrika levhası, yavaş yavaş kuzeye doğru uzanarak Avrupa levhasının altına sokulmaktadır. Kuzey ve Güney Afrika olmak üzere iki ana bölgeye ayrılan Afrika kıtasında, çok sayıda değerli yeraltı kaynağı bulunmaktadır.”
“Koyu yeşille renklendirilmiş bölümler, Afrika’nın en az göç veren yerleri olmalı.”
“Neden?”
“Çünkü koyu yeşil, orman demektir. Orman da o bölgenin iyi yağış aldığına işaret eder. Yağış çoksa hayat da kolaylaşır.”
“O kadar yağış oluyorsa, sel de oluyordur değil mi?”
“Ormanda sel olmaz.”
“Olmaz mı?”
“Olmaz ya!”
Ortaokul Atlası, fiskos masasının üzerinde düştü düşecek; çekiştirilip duruyor.
“Matematik ödevini yaptın mı?”
“Ondan ödev yok ki.”
“Yalan söyleme.”
“Söylemiyorum. Valla yok!”
Asiye balkonu yıkaya dursun şıkır şıkır sularla, oğlanın içi sıkılıyor. Bir koşu gidip süpürgeyi kapmalı elinden, serin serin çırpıştırmalı ayaklarını.
Asiye, iş bilir kolları, dolgun sağlıklı bacaklarıyla ha babam de babam savuruyor süpürgeyi kovayı. Büyük gül desenli basma etekliği havalanıyor, iniyor. İkindi güneşi ve kovadan dökülen sular, bu evin dışındaki hayatı pür sır olan Asiye’yi bembeyaz ve parlak bir ışık demetiyle sarıyor. Tül perde yarı açık, güneş pervasız yayılmış salona. Çamaşır suyu kokusu ve nem, dünden hazır kucaklamaya pervasızı. Baba beklenmedik buyruğuyla bozuyor rüyayı:
“Açsana şu radyoyu!”
Oğlan kalkıyor dizlerinin üzerinde, hemen koyuluyor yola, üç adımlık. Radyo anonsu, dinleyicilerine iyi günler dileyerek ajans saatinin geldiğini söylüyor, ardından özetlere geçiyor.
Sosyal Bilgiler kitabının elli sekizinci sayfasında Afrika… Sayfanın kenarlarında filler, zürafalar, muzlar, kızgın kumlar, başının üstünde meyve sepeti duran zenci kadınlar…
“Afrika kıtasını haritada bulunuz.” diyor sayfa.
Buldu işte yerini. Defterine yazıyor: Afrika kıtası, dünyanın güney yarımküresindedir.
Mırıl mırıl anlatırken babanın radyosu, Asiye balkon kapısını örttü. Ayakları elleri kırmızı; yufka sarısı avuç içleri tarçın kokuyor. Hiç bırakma bizi Asiye. Hep burada kal!
Afrika kıtasının genel özellikleri nelerdir?
Dizlerini bir çözüp bir kavuşturuyor yerdeki ödevci. Sosyal Bilgiler kitabı yere iniyor. Dünya atlası sehpanın, defter atlasın üstünde. İşliyor kalem, işliyor parmaklar Afrika’nın sıcak mevsim koşullarını, baygın baharatlarını, acı kahvesini deftere. Saymıyor yazıcı, cevaba kaç özellik yazdığını:
Bir dünya atlası, bir defter, bir kitap, bir kalem terliyor çocuğun ellerinde; terledikçe işe yarıyor, eskiyor.
Halıdaki kilim desenleri ve sen. Annem. Üç bahar öncesi, beyaz bir çarşaf ve karın boşluğunun üstünde sarı saplı bir bıçak enine. Üç bahar önce yağmurlar kesilmemişken halının göbeğindeki kilim desenlerini örten, beyaza bulanmış annem.
Radyo sesi ve sen. Plastik fasulye taneleri, çubuklar ana renklerde ve üstünde başöğretmen Atatürk kapaklı abece kitabı…
“Bak şimdi Muratçığım. Sekizleri böyle, üst üste iki portakal gibi muntazam yuvarlak yapacaksın.”
Mutfak masasında silgi artıkları, radyoda rast makamında şarkılar söyleniyor. Sekizler, yediler, altılar satır satır diziliyor deftere.
“Elin ağır mı oğlum senin?”
Sorduğu soruya kendi cevap veriyor baba.
“Aklın da ağır elin de!”
Çocuk, burnundaki kaşıntı veren, istenmeyen sarı sümüğü çekiyor içine. Babasının dediğine sıkıyor dişini.
“Dalıp dalıp gitme. Bitir şunu. Daha çok ödevin var.”
Dizlerini gayretle bir kez daha topluyor. Kısa, telaşlı parmakları kıpırdamaya başlıyor. Birkaç kelime, bir silgi; birkaç kelime daha ve yine silgi…
Baba, gazetesini katlıyor; gömlek cebinden bir kalem çıkarıyor. Bulmaca çözecek.
Mutfaktan taze fasulye sesleniyor, Asiye’nin radyosu şen türküler söylüyor. Asiye hiç gitme! Akşamları hangi semte gittiğini bilmediğim gündelikçimiz değil, annem ol Asiye.



