Dün

e-Posta Yazdır PDF

- Gene başladı yağmaya.

Sesini duyar duymaz ocağın üzerine koyduğum çayı bırakıp salona geliyorum. Tüllerin arasından sokağı seyrederken buluyorum seni.

- Yanıma gelsene.

 İçeriye vuran beyaz ışığa doğru ilerliyorum. Yanındayım.  Pencereyi kaplayan buğuyu elimle silip, alnımı cama dayıyorum. Hava kararmak üzere.  Şehir beyaz bir tabakayla örtülü. Kardan bir çöl. Çıt yok. Sadece rüzgârın ıslığı sızıyor içeri.

“Şehir üşüyor” diyorsun usulca. Susuyorum.

- Çöp tenekesinin yanında büzüşmüş köpeği görüyor musun, dayanamayacak soğuğa, ölüp gidecek. Eve almak ister misin?

- Henüz çok erken.

Uzun bir sessizlik çöküyor cevabımın üzerine. İkimiz de bundan sonra ne denir, söze nasıl devam edilir bilmiyoruz.

Kaynayan çayın çağrısı yükseliyor mutfaktan. Dağılmak, dağıtmak için iyi bir fırsat. Yoksa beklemediğim yerden gelip yakama yapışacak kelimeler.

- Çay içer misin?

Cevap vermiyor. Mutfağa gidip iki fincan çay dolduruyorum. Birine dört şeker, diğeri şekersiz. Geri döndüğümde hâlâ pencerenin önünde duruyor. Çayımı karıştırarak yanına gidiyorum.

- Çayın soğuyacak.

- Çay mı? Ne kadar oldu sahiden. Zaman geçtikçe daha zor hatırlıyorum.

- Bir ay, beş gün.

“Sanki dün gibi” diyor buruk bir gülümsemeyle.

Kar şiddetlendi, diyorum korkuyla. Saçmalıyorum. Dün bir zaman imleci olmaktan çıkıp yaşadığım ânın kendisi oluyor onun ağzından döküldüğünde.

Boşalan fincanımı masanın üzerine bırakıp onu rahatça görebileceğim bir koltuğa oturuyorum. Çağırsam da yanıma gelmeyecek, dokunmak istesem... Biliyorum. İyice kararan odanın loşluğuna karışan siluetini izliyorum.

Dündü sanki

Güneşin ilk ışıkları karların üzerine vuruyordu. Her zamankinden çok daha parlak bir sabahtı. Gözlerimi kısmaktan etrafıma bakamıyordum. Etrafımda tanıdık bir kalabalık.

- Yabancı yüzler de gördüğümü hatırlıyorum. Demek ki anlatmadığın, sende kalan hikâyeler varmış.

“Herkesin vardır.  Senin yok mu sanki,” diyor gülümseyerek. Gülümsediğini hissedebiliyorum. Yüzü hâlâ pencereye dönük.  "Dinliyorum, devam et,’’ diyor

Daracık toprak yolda ağır adımlarla ilerliyoruz. Yolun iki tarafını kaplayan ağaçların gölgeleri vuruyor üzerimize. Kafamı kaldırıp bakmıyorum. Başım önümde, gözlerimi adım attıkça ezilen karlardan ayırmıyorum.  Etrafa saçılmış kalabalığın başı önüne düşmüş. Aramızda gökyüzünü görebilecek durumda olan bir tek sen vardın. Ama o zaman görebileceğini bilmiyordum.  Orada olup olmadığını bile bilmiyordum.

- Hatırlıyor musun?

- Hatırlıyorum. Sen henüz farkında değildin o zaman, ama oradaydım.

Yolu terk edip ağaçların arasına yöneliyoruz. Panik halinde ayak uçlarına basarak yürümeye çalışan insan kalabalığı gibi ben de, kar yığınlarının arasına gizlenmiş mermer taşlara basmamaya çalışarak ilerliyorum. Sersem gibi görünüyoruz.  Birkaç kişi tökezleyip yere kapaklanıyor. Seni güldürmüştür mutlaka.

- Hayır gülmedim. Gülmek istemedim. Seni izliyordum. Üşümüş ellerini, kızarmış gözlerini, akan burnunu, rüzgâra çalan saçlarını. Sessizliği izliyordum.

Bir an önce sözü bitirmek. Dünden çıkmak istiyorum... Ama dile gelen sesim susmak istemiyor. Madem sonuna kadar anlatacaktım…

- Sonra seni yere bırakıp kenara çekildiler. Kalabalık durdu. Rüzgârda salınan ağaçların hışırtısından başka çıt çıkmıyordu. Ya da ben duymuyordum. Hemen arkamda yabancı bir ses dilini bilmediğim ama duygusunu hissedebildiğim dualar okumaya başladı. Güneş cılızdı. Çukurun içini ısıtmaya gücü yetmiyordu. Birkaç kişi eline kazma kürek aldı. Kenarda birikmiş çamurlu toprağı çukura atmaya başladılar. Üşüyorsun diye, sandım.

Anlatmayı bıraktım. Hava iyice karadı. Sokaktan geçen arabaların farları içeriyi beli belirsiz aydınlatıyordu. Odayı kaplayan sessizlik içinde ne kadar zaman geçti bilmiyorum.

“Dünde kaldı hepsi “ diyor güçsüz bir sesle.

Hiçbir şey söylemeden ona bakıyorum. Işık vurdukça parlayan saçlarını, pencereyi kaplayan buğunun üzerinde gezinen parmaklarını, neredeyse karanlığın içinde kaybolacak bedenini izliyorum. İçim titriyor. Yerimden kalkıp masanın üzerinde duran hiç dokunmadığı çaydan bir yudum alıyorum. Soğuk. Toprağın sıcaklığı düşüyor aklıma. Yanına gidiyorum.

Hiç konuşmadan pencereden şehre bakmaya devam ediyoruz.

Hâlâ kar yağıyor.  Köpek ortalarda yok. Geride, birazdan karın örteceği ayak izleri kalmış sadece...

 

 

 

 

Halil İbrahim Özay Cuma, 01 Ocak 2010 tarihinden beri altZine'dedir.



Yazarın altZine'deki diğer işleri için tıklayın:

Halil İbrahim Özay

1973 İstanbul doğumludur.  Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi eğitimi almıştır, uzun yıllardır bankacılık yapmaktadır.  Felsefe, edebiyat ve sinema ile ilgilenmektedir. Yazar hakkında detaylı bilgi: Halil İbrahim Özay

altZine'de Gelecek Tema!

altZine'de bir sonraki tema: "Bellek". Bellek temalı çalışmalarınızı 25 Eylül 2010 tarihine kadar tema@altzine.net adresine gönderebilirsiniz:altTema

gelecek_tema_metamorfoz


takip edin: 1061260918 677166248 rss
177180262