Dışarıda puslu, gri, can sıkıcı bir yağmur yağıyor. İçeri girerken yoktu. Az evvel başladı. Biliyordum böyle olacağını, yine de yağmaz diyordum içimden. En azından evime gidene kadar… Belki ben dışarı çıkana kadar dinmiş olur. Ne fark eder ki? Kaldırımların küçük oyuklarına birikmiş olacak nasıl olsa ve ben istediğim kadar çabalayayım, beklemediğim bir anda, dikkatsiz atılmış bir adımla, bastığım herhangi bir taşın altında sinsice gizlenmiş çamurlu su, dilini çıkartıp pantolonuma hatta belki de çoraplarıma salyalarını yapıştıracak. Biliyorum. Hep böyle olur.
Islak hava, kapının her açılışıyla sırtımdan dürtüp karıştı sıcağın arasına. Bana nispet yapmak için, “ben buradayım, beni yok sayman hiçbir şey değiştirmeyecek, bekliyorum. Hemen şu camın ardındayım, seni ıslatmak, üşütmek için bekliyorum. Hisset beni… Camlar seni kurtaramaz,” diyordu yılışık dilenci çocuklar gibi.
İçim sıkılıyor, avazım çıktığı kadar bağırmak istiyordum. Kimseyi umursamadan. Yağmuru bile. Çekip gitmek istiyordum. Sırtımdaki kamburu burada, kuru sandalyenin üzerinde bırakıp, dışarıdaki çamurlu ıslaklığa aldırmadan çekip gitmek… Nereye olursa.
“Hiçbir şeyden kaçamayacak kadar tembelsin,” dedi masadaki zifir karası kahvem.
Konuşana bak? Kendi sıcaklığını bile yitirmiş zavallı bir fincan kahvenin böyle fütursuzca ahkâm kesmesi de tuhaf. “Saygısız, n’olucak! Utanmıyor musun benimle böyle teklifsiz konuşmaya?” diye sordum ona aşağılarcasına. “Bir kafenin sıradan, aidiyetsiz, kimliksiz beyaz fincanları içinde, meymenetsiz, ılınmış bir kahvesin en nihayetinde ve tutmuş benim hakkımda böyle ileri geri...”
Sadece güldü fincanının beyaz kayganlığına sürtünerek.
Telefonumun kulak ürperten sesiyle irkildim. Çantama yapıştım hemen. Bu fermuarlar yok mu, insanı nasıl da çıldırtabiliyorlar canları istedi mi. Tırnakları kumaşa takıldı önce, hoyratça söktüm onları çantanın etinden, telefon inatla, çığlık çığlık bağırmaya devam etti. O bağırdıkça bir anne telaşıyla beceriksizleşti hareketlerim, utandım, susturmaya çalıştıkça daha da yükseldi yaygarası. Tüm çanta içi ıvır zıvırının hücumuna uğradım sonra, pes etmedim. Can çekişirken bulabildim ancak ve elimde verdi son nefesini. Yeşil ahize tuşuna basarak can verdim ona. Oysa konuşmak istemiyordum. Çalıyor, konuşmak istemiyorum, çalıyor. Kulağıma az sonra eziyet edecek kuru sesten kaçmak istiyordum sadece… Yine de çalmaya devam ediyor, açıldı. Ses yok. İlk cümleyi benim kurmam gerekecek şimdi:
“Beni aramışsın.”
“Evet, açmadın.”
“Çantamda bulamadım. Geliyor musun? Kafedeyim, seni bekliyorum.” Nefret ediyorum. Bitsin artık, ne diyeceksen de ve kapatayım şu telefonu. Kahvem soğudu.
“Biraz işim var. Eve gitseydin daha iyiydi.”
İşi filan yok, bana eziyet olsun diye böyle söyledi. “Olsun beklerim.”
“Sen bilirsin. Çıkarken ararım.”
“Tamam.”
“Sonunda bitti. Konuşmak istemiyor, eve gidip hiçbir şey olmamış gibi uyuyacak. Sonra günlerce surat asıp beni iyice çileden çıkaracak, nasıl olsa barışacağız, hâlbuki günlerce sıkıntı çekeceğime hemen olsun bitsin istiyorum o kadar. Her zaman ki kavgalarımızdan biriydi işte. Karşımda otursun, içini döksün, rahatlasın, barışalım öyle dönelim eve,” dedim kahveme.
Cevap vermedi. “Bari sen yapma böyle. Görüyorsun işte moralim bozuk. Normal bir zaman olsa hiç kırar mıyım seni? Bak, daha uzun süre burada baş başayız. Konuşmadan ne yapacağız ki? Ay! Öyle dur o fincanın içinde somurta somurta. Aynı kocam gibi inatsın sen de. Domuzsunuz ikiniz de, tam domuz! Hâlâ mı ses yok, konuşmazsan konuşma… Başka bir tane söylerim, o konuşur benimle. Hem sıcak olur o. Kahve kadar kahve olur. Sana mı kaldım?”
Yine kapı açıldı. Bir ıslak taciz daha… Artık eskisi kadar rahatsız da etmiyor, dönüp bakmadım bile, canın cehenneme hava…
“Abi, sen de amma söylendin ha! Tamam, gel bir şey içelim kalkarız. Yağmur dinsin hele. Nereye oturalım? İçerisi kalabalık, sen sevmezsin kalabalık,” dedi ensemde biri. Demek iki kişiler. Bu tarafa gelmeyin. Yürüyorlar. Daha kaç saat buradayım kim bilir ve iki adam yan masama doğru geliyor. Diğeri köşeye geç dedi bile, sanki sıradan bir şeymiş gibi.
“Köşeye geç işte şöyle, kadının oraya,” diye işaret ettim sadece, laf anlatasım yok başka. Oysa kalabalıkla bir derdim yok. Mümkün olduğunca sessiz olsun yeter. Sessizliğin ise ancak insansızlıkla sağlanabiliniyor olması benim suçum değil. Öyle yoruldum ki yaşamaya çalışmaktan, bir de kendinle uğraştırma beni, zaten paltom su geçiriyormuş. Şu halime bak, eskisi gibi yapmıyorlar bu paltoları, içime işledi yağmur. Yağmur mu? Ter mi? Her ne ise, ıslak işte, hasta olmazsam iyi…
Kadının oraya mı? Ben mi? Burada benden başka kimsenin olmadığını fark etmişler. Onlar da insansızlığı, sıcağa tercih ediyor... “O taraf daha sıcak, oraya gidin. İnsanların arasına. Burada hiçbir şey yok. Kadın yalnız kalmak istiyor,” demek isterdim.
“Diyemezsin,” diyerek sözümü kesti kahve. Şunu bir an önce değiştirsem… Garson, nerede bu garson? Hiç de bakmıyor ki bu… Gördüm. Garsonu değil, onu. Havanın soğuğunu pardösüsünden silkelemeye çalışırken, yan masamın köşesine, kadının oraya, benim oraya ilerlerken gördüm. O, ben olduğumun farkında değil henüz ama fark edecek. Parmaklarım uyuşuyor. Ayağa kalksam mı? Dizlerim böyle titrerken imkânsız. Beynim? Kafamın içinde koca bir boşluk… Beynim yok. Kalbim? O yerinde. Belki de kulaklarımın içinde. İçi bomboş duran bir balon patlar mı? Hadi kaldır kafanı ve bana bak. Hadi. “Kahve, bir şeyler yap lütfen!”
Gördü beni. Gülümsedik birbirimize… Kısaca sarıldık, selamlaşmak için. Soğuk kokuyor. İyi geldi soğuğun yanağıma değmesi.
“Otursanıza,” diyebildim sadece.
Oturdular. Hiç değişmemiş. Eskisi kadar mutsuz… İnsanlarla başa çıkma yolu bu. Çekingenliğini bastırma yöntemi. Yüzümdeki şu salak gülümsemeden bir kurtulabilsem… Konuşsa bari. Herhangi bir şeyden bahsetse… Kendimizi neresine yerleştireceğimizi bilemediğimiz misafir koltuklarından kalkıp gitsek evimize.
Oturdum masana. İçimi ısıtıp yorgunluğumu unutturacak kadar sarhoş olmak için sığındığım bu yerde yağmurdan kaçarken doluya tutuldum. Doluya… İhtiyacım olan tek şey boşlukken… Hiç konuşmayalım kadın. Böyle susalım. Seninle çok iyi becerirdik bunu eskiden, birçok şeyi de becerebildiğimiz gibi. Susalım sadece. Anlıyorsun benim ihtiyacım olanı sen, seziyorsun, kocaman bir boşluk yarat bana, daha fazla dolmak istemiyorum.
Beni görmekten hoşnut olmadı. Sevmez hayaletlerin etrafında dolaşmasını. Birazdan geçer, alışır. Konuşmam gerek. Hayalet olmadığımı hissettirmem gerek. Bunca yılı susmak için beklemedim ben.
“Beklemek?” diye sordu kahve kaşlarını kaldırarak.
“Evet kahve, beklemek,” dedim. “Bakma n’olur bana öyle şaşırmış gibi. Aslında onu görmeyi o kadar çok istiyordum ki.” İstiyor muydum? Kendime bile fark ettirmeden nasıl bu kadar çok isteyebilirim? Karşımda oturuyor işte. Yanındaki adamdan ne zaman kurtuldu? Umurumda bile değil. “Onu tekrar gördüğüme inanamıyorum.”
“Yan sokakta iş yeri, bal gibi de inanıyorsun. Bari kendini kandırma,” diye fısıldadı kahve.
Nefret ediyorum senden kahve! Bu yüzden mi bu kafeyi seçtim? Burasını sevdiğini defalarca söylediği için mi? Birası güzeldi buranın, hem de ucuz. Yok canım, hiç alakası yok. Kötü bir tesadüf o kadar. Ben de beğenmiştim birasını, hem de ucuzdu.
“Eee, şimdiki evin nerede?” diye soruverdim ona, kendim bile beklemediğim bir anda. Soruya bak. Kahvemin muzur gülümsemesini görür gibiyim. Beynim yok dedim ya, ne geliyorsun üzerime.
Evim nerede? Ne biçim bir soru şimdi bu? Konuşmayacaktık hani? Durup, durup sonra en beklemediğim zamanda, en dağınık yerime tırnaklarını geçirerek paramparça et bedenimi. Ah, kadınlar! Nasıl bir sezginiz vardır ki, bulursunuz en dokunulmaması gereken yeri. Evim? Yok. Evim demek için duvarların üstüme gelmemesi gerekirdi. Şimdi bu kadar yorgunken, kendimi televizyonun önünde darmadağın duran kanepeye gömmektense, buradaysam eğer, evim diye bir şey yok demektir. Belki darmadağınık durduğu için... Tek istediğim biraz uyumak o kadar. Kâbuslarla kirlenmemiş bir uyku için neler vermezdim. “Aynı yerde,” diye cevapladım sorusunu, elimden başka bir şey gelmezdi.
Aynı yerdeymiş. Ne iyi. Bana neyse? Ne yapacağım evinin yerini? Kalk gidelim mi diyeceğim sanki? Desem mi? Derim belki. Şimdi değil, daha erken. “İş, güç nasıl? Var mı bir değişiklik? Evlendin mi?” diye sormakla yetindim. Anlatıyor. Evlenmemiş. İş, tabii ki güçmüş. Laf ebeliği yapıyor bana, varsın yapsın. Neyse açıldı biraz, konuşuyor en azından da neden havadan sudan konuşuyor böyle? Ben sordum diye mi? Vakit geçiyor. Telefon, lütfen çalma. Kendimi anlatmaya zaman kalmayacak. Yitirdiklerini hatırlatıp onu daha çok mutsuz etmem gerek. Mutsuzluğu o kadar hoşuma gidiyor ki. Sustu. Sıra bende.
Yordun beni kadın? Benim kadar saçmalayabildiğini göstermek için mi konuşuyorsun? Ne diye uzatıyoruz ki? Geçip gitsek öylece, dönüp arkamı gidebilirim ama gitmeyeceğim biliyorum, bir kez olsun kendi bilincimle değiştirmedim yolumu, şimdi de değiştirmeyeceğim. Konuşurken gülümsüyorsun, eski kıvrık gülümsemenle… Kocanı mı bekliyordun? Gelmeyecek mi? Sürekli saatini kontrol ediyorsun, biraz da tedirginsin sanki… Kapının her açılışında sırtın ürperiyor. Nasıl bir kocan var? Öğrenmek istemiyorum. Huzurumu çalan adamı neden merak etmeliyim ki? Ne kadar neşeli görünüyorsun, bilmesem tüm bu coşkulu tavırlarının yalan olduğunu bir saniye kalmazdım burada. Kocana da böyle davranıyor musun? Kocan farkında mı aslında hepsinin, tüm bu coşkulu, heyecanlı hallerinin numara olduğunun? Bu kadar davetkâr bakma kadın! Kanepemin sana ihtiyacı var. Hemen şimdi. Gidelim mi?
“Kanepeme gidelim mi?” diye soruverdi durup dururken, işte başardım. Hep bu kadar kolay lokma oldun zaten. Bir de şu ellerimin titremesini durdurabilsem. Gülümsedim. Hiçbir kedi sineğini bu kadar çabuk öldürmez. Yine de soğuk bir biraya ihtiyacım var.
“Bakar mısınız? Ben bir bira alabilir miyim? Kahve kalsın. Teşekkür ederim.” Garsonun cüretkârlığına bak. Kahvemi götürmeye yeltendi. Unutmuştum burada olduğunu, göz göze gelir gelmez başladı söylenmeye, “Uzatma, yeter artık. Bak, zamanın azalıyor. Ne diyeceksin şimdi kocan o kapıdan girerse? Adamın tekiyle içki içmeye başladın,” diye. “Yüz vermeye de hiç gelmiyor kahve. Sana da konyak söyleyelim mi? Buz gibi oldun zaten. Benimle uğraşmayı da bırakırsın belki, ha? Sen sadece izle.”
“Gelmeyecek misin kanepeme? Sen oturursun, ben uyurum yanında. Olmaz mı?”
“Olmaz.”
“Neden?”
Neden mi? Sıkılırım da ondan. Gülümsedim yine… Bu saçmalıklara hep inandı. Oysa hastabakıcı değilim ben, hiçbir zaman da olmadım. Yalandı hepsi, sırf yanımda tutabilmek için, aradığının ben olduğumu söyledim ona. Değildim. Kendimi o kadar çok seviyordum ki onun yanında… O kadar işte… Sadece bu. Kendimi o kadar çok seviyorum ki, onun yanında canım acıyor. Canım acıdıkça, canını acıtmak zorunda kalmam küçük bir ayrıntı sadece ve ikimiz de biliyoruz ki, gideceğim kanepesine… Biraz daha beklememiz lazım. Biraz daha gecikmeli ki kocam, hak vermeli bana gece eve dönmeyeceğim için.
“Neden?” diye sordum. Sustun. Cevabı belli olan sorular soruldu mu susarsın sen. Neden gelemeyeceğini biliyoruz ikimiz de. Gelemezsin. Kocan bekler. Belki çoktan geç kaldın bile. Bunu unutmak için içiyorsun, ipini daha rahat koparabilmek için. Hiç bağlanmadın aslında, hiç kimse bağlayamadı seni… Oysa öyle huzurlu olabilirdim ki seninleyken. Yalan olduğunu bile bile, yalana gerek kalmayana dek. Ne kadar sürerse, o kadar huzur. Tuvalete gitmem gerek.
“Geliyorum şimdi.”
“Tamam.”
Onun gitmesiyle döküldü kahve üzerime tüm karasıyla. “İkisinden de olacaksın salak kadın,” diye haykırdı öfkeyle. Düşündüklerimi anlamış olmalı.
“İkisi de benim” diye yanıtladım kahvemi, “Sen karışma.”
“Peki ya kaybedersen?” diye sordu kahve kendinden emin. Bilmediği öyle çok şey vardı ki benim hakkımda.
“Kaybetmiş olurum,” diye yanıtladım. O geri döndüğünde kahve de, ben de sustuk.
“Kahve dökmüşsün üzerine,” dedi.
“Biliyorum,” dedim. “Zararı yok. Hepsi dökülmedi.”
Telefonum güdük sesiyle titredi. İşte oldu. Kahveye belli belirsiz göz kırptım.
“Hâlâ işyerindeyim,” diye yazıyordu telefonumun ekranında. Kırmızı ahize tuşuyla temizledim ekranımı. “Sen bilirsin,” diye yazdım ona. “Ben de sabah gelirim.”
Kahveyle vedalaştım.
Kanepeye doğru yola koyulduk, soğuğa aldırmadan.



