“Anlat bakalım, görüşmeyeli neler yaptın?”
Kalakaldı. Nereden başlayacak. Gezdiği şehirlerden mi, okuduğu kitaplardan mı? Yeni sevgilisini de anlatırdı sorsa.
“İşte,” dedi, “biliyorsunuz Avrupa’daydım. Orada yedi ay kaldım.”
Avrupa. Muğlak bir kavram olarak dımdızlak duruyor. Sanki bir kasabanın adından bahsediyor. Genellemekle kurtulacağını düşündü de.
Biliyor, biliyor. Karta da yazdı: Konuşuruz. Konuşulmaz ki. Hem de hiç. Laf arasında ‘Ben bilmemneredeyken’ler geçirilir, o kadar. Hatırlatmak için. Bak ben şuralara da gittim. Unutmayasın. Sürekli aklında tutasın. Gözünün önünde olsun ki bu, aramızdaki mesafe korunsun.
Hatta bir kere de telefonda konuşmuşlardı.
“Anlatırsın artık dönünce, kaçmak yok benden. Anlattırırım bir bir,” diye de eklemiş. Ne kadar inandırıcı.
İnanıyordu bu konuşmalara başta. Hevesleniyordu. Sonra söndürüyorlardı ama. Dinlemiyorlardı. O yüzden artık temkinli.
“Avrupa’daydım.”
Bu kadar kasıtlı bir bulanıklık ancak ‘Neresinde’ ile karşılanabilirdi.
“Biz de yeni eve taşındık sonunda. Biliyorsun inşaat yıllardır sürüyordu. En sonunda bitti de yerleşebildik.”
“Hangi semtteydi yeni ev?”
Sorunun ardından da bekledi ki karşısındaki anlasın deminki densizliğini. Sen sormuyorsun; ama bak ben soruyorum. İlgileniyorum.
“Küçükyalı.”
“Anladım.”
Anlamak için çok da çaba sarf etmedi aslında.
“Ben de bir Prag yaptım geçenlerde.”
Tamam işte, burada bütün ipler diğerinin eline geçecek.
Neden ben de onun gibi değilim, diye düşündü. Ben deseydim. Prag yapmak. Prag nasıl yapılır? Bir bardak şeker, bir litre süt, iki kaşık pirinç. O deseydi. Hemen saldırılar başlar:
“Aa, neden Prag?”
Neden? ‘Nereden çıktı şimdi’yi, ‘Ne gereksiz bir şey bu böyle’yi de içeriyor tabii.
Neden? Her şeyin anlamını arıyoruz ya. Neden yaşıyorsun, yaşamının anlamı nedir? Gücü Prag’a kadar mı yetmiş. Yaşam ölüm konularına pek değinmeyelim o zaman. Anlayışla karşılamak lazım.
Bununla beraber ‘Neden’ sorusu Prag için sorulduğunda bile derin mesajlar taşıyor. Seninle ilgileniyorum, bak. ‘N’ ile başlayan sorulardan birini sordum. Diğer bütün ilgisizlikleri affettirecek güçte bir soru. Bakın olayları hemen benimsemiyoruz, nasılını nedenini irdeliyoruz. Bilimsel yöntem. Ah şu taşlar, kuşlar. Efendim, nasıldı? Gözlemleri yapma, verileri toplama, sonra da bir güzel sorgulama. Ama bu bir yaşam tarzı. Sonradan kazanılmaz, doğuştan gelmeli. Herkes sahip olamaz.
Böylece kendisinin soru sormaması tamamen Ortaçağ karanlığına yorulur. Dikkat etmeli hem; tam da Avrupa ortaçağı.
O gitmiş olsaydı. Bir de boş bulunup söyleseydi.
“Ben olsam Prag yerine Londra’ya giderdim,” denirdi yüzüne yüzüne.
Öznel bir eleştiri, son derece açık bir zorunluluk haline ne kadar getirilebilirse o kadar getirirler işte. Öyle ki, insan onlara göre Londra’ya gitmedikten sonra ne kadar yaşasa boş. Kibarca: Ölünüz.
“Senin paran ve zamanın bende olsa, böyle gereksiz masraflar yapmazdım,” demek o. Başka yaşamlara bu kadar ‘içten’ karışma hakkını nereden buluyorlar acaba, diye düşündü. Bir yaşam neye yetmiyor? Herkes her şeyini tıkır tıkır idare ediyor demek. Sıra benim yaşamıma karışmaya geliyor sonra.
Ama o sormayacak. Prag’ı yapmaya istediği kadar devam etsin öteki. Ona Prag’a illa ki gidilecekse bile bu işin Londra’dan önce yapılmaması gerektiğini tartışılmaz bir gerçeklik olarak kabul ettirmeye çalışmayacak örneğin. Hem birdenbire kedisinin son günlerde pek bir iştahsız olduğunu da anlatmaya başlamayacak. Değerimi bilsinler, diye düşündü.
“Prag’ta bol bol gezdik, eğlendik.”
Konuşmayı sürdürme gereksinimi hissetti.
“İyi olmuştur sizin açınızdan.”
Buyrun bakalım. Bu kadar kesin yargılara asıl kendisi nasıl varabildi. Sen de karşındakine mi benzemeye başlıyorsun yoksa? Ben olsam şimdi ağzımın payını verirdim, diye geçirdi. Bir kere ‘Sizin açınızdan’ da ne demek? Kaç derecelik bu açı? Kendi potansiyel açısını düşündü. Onunkisi dar olurdu herhalde. Şöyle yirmi-yirmi beş derece ilk etapta işimi görürdü.
İlk etap. Bu etaplar neye göre belirlenir acaba? ‘Etap’ı o da kullanıyor. Ama ben kullansam hemen üzerime çullanır.
Düşünceleri bölündü:
“Ne yeriz?”
Ismarladılar. Ama sözünü tutmadı diğeri, ısmarlarken. Hani beraber yiyecektik? Neden onun ısmarladığını ısmarlamadı. Nasıl da blöf yapmış demek ki.
Eyvah. Şimdi yemeklerden de konuşulur. Ne gereksiz. İtiraf edilmeyen karşılıklı işkence. Söylemek, uyarmak lazım yeni nesilleri bu tip durumlara karşı.
Ah, nasıl da uyarmak isterdi. Ama, işte, kırk yılın başında çıkıyorlar yemeğe. Hem de arada bir çeşit iş ilişkisi var. Ticaret. Çıkarlarım. Risk alamam. Arayı iyi tutmalı.
Alçalmış hissetti kendini birden. Alçalan o, alçaltan o. Söylenmesi gerekenleri söyleyemiyor. Dilinin ucuna kadar geliyorlar oysa. Sonra düşünüyor, hatırlıyor; küçük hesaplar yapıyor. Susuyor.
Öteki de biliyor olmalı. Ben kuralları nasıl öğrendiysem, o da aynı şekilde öğrenmiştir. Hepimiz çekirdekten yetişiyoruz. Çekirdek ailelerimizden. Yemek yerken yemeklerden konuşulur. Annelerden bahsetmenin en meşru yeri masa. Sınırsızca, gururla. Ne güzel pişirirler. Kimi zaman da teyzeler ve anneanneler. Halalar ve babaanneler. Arada küçük aile sırları da bilinçli olarak ifşa edilir. Taraflar yeme alışkanlıklarını paylaşarak yakınlaşır. Hepimiz insanız. Ne güzel.
O da yapıyor, diğeri de. Üstelik bana mücveri sevdiğini geçen sefer anlatmıştı. Safranlı pilavdan da çok hoşlanırmış ki bu da üç yemek önce hararetle konuşulup bitirilmişti.
Düşüncelerini durdurmaya çalıştı. Ne de olsa o da konuşmayı sürdürmek için kerevizle yapılabilecek mucizevi yemeklerden az bahsetmezdi. Kurallar böyle. Beğenmeyen oynamasın.
“Küçükyalıspor’un da maçı var bu akşam.”
“Evet, tabii. Ama yeneceği biraz şüpheli.”
“Neden canım? Sen başka takım tutuyorsun galiba. Biz ailecek Küçükyalıspor'u tutarız.”
Ne pot. Üstelik de futbolla uzaktan yakından ilgisi yoktur. Tut çeneni biraz. Her şeyi hesap etmeli konuşurken. Oysa iş olsun diye sarf edilen sözler ne yaralar açabiliyor bak.
“Yok, ben takım tutmam. Gazetede yorumlar o yönde yapılıyordu da.”
Suçu spor yazarlarına atmaya çalış bakalım.
Diğeri babacan, anlayışlı bir tavır takındı:
“Sen bakma onlara. Hep öyle yazılır. Kazanmasını istemeyen yazarların oyunu bunlar.”
Sustu. Keşke kimse beni istemediğim cümleleri kurmaya zorlamasa…
“Hava da soğudu.”
İşte bir tuzak daha. Şimdi, soğusun, dese ilişki yokuşa sürülecek.
“Evet,” deyip sustu.
Ama susmak da olmaz. Saygısızlıktan yargılanır o zaman da. Battı bir kere.
“Yağmurlu hava insanın içini karartıyor.”
Yoksa nasıl da sever yağmuru. Sıcaktan da hoşlanmaz hiç.
“Ben yağmuru çok severim,” dedi öteki.
Al bakalım. Şimdi nasıl inandıracak yağmuru sevdiğini ona? Kalıplara uyayım derken arayı açıyor.
Bu kadarla kalır mı? Mayonez koydu. Dökmez olaydı.
“Neden mayonez koyulur ki onun üstüne?”
İşte yakaladım bir ‘Neden’ daha. Yine tereddüt geçirdi. Nerede yazıyor bu köftenin üzerine mayonez dökülmez diye? Hem başkaları da böyle yapıyor olmalı ki mayonezi koyuyorlar masaya. Öteki, dünyanın en bağışlanamaz günahını işlemişim gibi bakıyor hala. Biraz da tiksintiyle. Gözümdeki tüm değerini yitirdin, der gibi. Bunu hiç unutmayacak, belli.
‘Afiyet olsun’a gelinceye kadar akla karayı seçti. Neredeyse lokma saydı tabağını boşaltana dek. Neyse bitiyor, bitiyor.
“Çok rica ederim. Bugün benim davetlimsin.”
Diğeri ödetmedi hesabı, evet. Ama ya karşılığında çekilen çile? Paraya döksem, o borçlu kalır bana asıl. Restorandan çıkıyorlardı artık.
Ağdalı bir ‘Görüşelim’le kapandı ‘Ne zamandır görüşememiştik, iyi oldu’. ‘Bir daha unutmayalım da Talat Bey ile Enver Bey’i de çağıralım’ ile de desteklendi. Artık iki taraf da heyecanla bir dahaki buluşmayı bekleyebilirdi. Belki biraz da gündem değişikliği için hazırlanırlardı. Kereviz pırasa olur; mücver de dolma.
Mayonezi köfteye dökmediğin sürece her zaman görüşelim, canım. İyi günler, hoşça kalın.






