Öldüğünü bir rastlantı sonucu öğrendim. Önceki akşam uzun süredir görmediğim bir tanışla vapurda karşılaşmış, haberi ondan almıştım. Gideceğimden eminmiş gibi ben sormadan ölünün evini tarif etti, sonra, belki merhumun ölmeden önceki son günlerinden, belki eski bir anıdan bahsedecek oldu. Yüzünde heyecanlı, sevimli bir ifade belirmişti önce, ama belleğimin kopuk kopuk halini yüzümden anlamış gibi sustu. Anlatacağı herhangi bir anının ağırlığına dayanamayacak kadar bitkindim (oysa gün boyu ne bir işte çalışmış, ne de bir amaç peşinde koşmuştum; bir parkta saatlerce oturmuş, sonra eski bir semtin sokaklarında gezinmiş, sevgilisiyle buluşma saatini bekleyen biri gibi köşebaşlarında dikilmiş, saatlerce caddeleri, sokakları arşınlayıp günü öldürmüştüm.) Birlikte akşamla kararan denize baktık. Martılar sulara konup kalkıyor, balıkçı motorları kıyıya yanaşıyordu. İskeleye vardığımızda çekinerek elimi sıktı, vapur kalabalığına karışıp kayboldu.
Ertesi gün ölü arkadaşımın evine gittim. Karanlık, dar bir sokaktaydı ev. Birbirine yakın karşılıklı evlerin çatıları arasından gri, bulutlu gökyüzü görünüyordu. Ölümün ağırlığını, sıkıntısını duyarak tırmandım apartmanın merdivenlerini.
Kapının önünde onlarca çift ayakkabı vardı. Girip girmemekte kararsızdım (kalabalıktan her zaman çekindim), niye gelmiştim, niye buradaydım? Bir teselli mi verecektim, (verebilir miydim?) merhumla yarım kalmış, tamamlanması gereken bir ilişkimiz mi olmuştu? Beklerken apartman ışığı söndü, sonsuzmuş gibi gelen bir karanlık etrafımı sardı. Karanlıkta bekledim ve açılan, kapanan kapıları, sürtünen eşyaları, can çekişmesini andıran inlemeleri, bir esrardan bahseder gibi tedirgin fısıltıları, yabancı bir dünyanın tuhaf uğultusunu dinledim. Ölümün eşiğinde olduğum duygusuyla, boşluğa benzer bir kararsızlık içinde bekliyordum. Az sonra zili çaldım.
Kapıyı çok yaşlı bir adam açtı. Yüzünde ölümün kendisini unuttuğunu anlatan bir keder vardı. Oturma odasına varana kadar ağlayan, örtüler içinde kadınlar gördüm. (Kimden, neden saklanmak istemişlerdi, ölümden mi?) Oturma odasında, benim yaşlarımda bir erkek kalabalığı vardı. Nedense ilk anda hepsi birbirine benziyor, aynı şeyleri düşünüyorlarmış gibi bir duyguya kapıldım. Onları ve beni bir araya getirmişti ölüm, ama aşılamaz bir yabancılık duygusu odanın her yanına yayılmıştı sanki.
Herkes nasıl haber aldığından bahsediyordu: Kimi gazete ilanından öğrenmişti öldüğünü (önemli biri mi sayılıyordu kimileri için?) kimi rastlantı sonucu -benim gibi- öğrenmişti, kimi bekliyordu ölüm haberini (bir hastalığı olmalıydı, ya da bir düşmanı, düşmanları!), kimi hala inanamıyordu öldüğüne (sanki az sonra kapıyı açıp içeri girecek, bu tuhaf kalabalığa şaşıracakmış gibi.)
Dua okur gibi duranlar da vardı, anlayamadığı bir suçluluk duygusuyla özür diler gibi bakanlar da; kimi yerine çivilenmiş gibiydi, kimi çıkıp gitmek, bu ağır sessizliği unutmak ister gibi tedirgin.
Bir süre sessizlik uzadı. Sonra bana merhumu nereden tanıdığımı sordular.
A. şehrinde, ilk gençliğimizde aynı okulda okuduğumuzu, sonra hayatımızın farklı yollara ayrıldığını söyledim. Bir şey daha söylemek istiyordum, daha farklı bir söz, özürden, ölümden, kederden farklı bir şey. Hani olur ya, herkes susar da sizden bir avuntu bekler. Elimden gelmiyordu.
Ama beklemediğim bir ses yükseldi ansızın. Biri bana çok içerlemiş gibi sinirli bir sesle arkadaşının A. şehrine hiç gitmediğini, bir yanlışlık olması gerektiğini söyledi. Çünkü B. şehrinde, bir sürgünde yaşar gibi yaşadığı o geniş bozkır kentinde öğrencilik yıllarını geçirmişti. Bir başkası, merhumun (zavallı der gibi söylemişti) şimdi bulunduğumuz deniz kentinden ömrü boyunca çıkmadığını, burada yaşadığını, burada öldüğünü söyledi. Birkaç kişi daha birbirinden farklı görüşler, anılar, merhum hakkında bilgiler ortaya atınca, tartışma belirsiz bir hayatın tanımlanmaya, anımsanmaya (ve belki yeniden yaratılmaya) çalışıldığı anılar karmaşasına dönüşmüştü. Farklı şehir isimleri geçti, farklı okullar. Kimi solcu bir dergide beraber çalıştıklarını söyledi, kimi askerlik arkadaşı olduklarını, kimi merhumun askere gitmediğini.
Hep birlikte duvardaki fotoğrafa, bizi izleyen merhumun soluk yüzüne baktık. Şaşkın, kederli gözlerinin altındaki morluklarla, geniş alnı, dağınık saçları, kötü bir şey söylemek üzereymiş gibi yarı açık, kararsız ağzı ile sanki tüm söylenenleri onaylıyordu. Hepimiz tanıyorduk onu, farklı hayatlarla, farklı kişiliklerle de olsa anlattıklarımız bu yüze aitti.
Ortada ne yanlışlık vardı, ne de mantığa uygun bir gerçek. Kimse ne başkasını yalancılıkla suçlayabildi, ne de kendi anılarının düş ya da gerçek olup olmadığını kavrayabildi. Odaya yeniden hakim olan sessizlikte, herkesin kendine, kendi anılarına duyduğu yepyeni bir kuşkunun yalnızlığı vardı.
Bir insan kaç hayat birden yaşayabilirdi? Bütün gizleriyle, sorularıyla kaybolan hayatın boşluğunda boğulacağımı hissettim. Oradan çıkmak, hala yaşıyor olmanın mucizevi ferahlığına sığınmak istiyordum.
Akşam çökerken teker teker evden çıktık. (Kimse birbiriyle konuşmadı, el sıkışmadı, bir öfke ya da sevgi belirtisi göstermedi. Anlamsız bir şey yapmış olmanın pişmanlığını duyumsadım - bütün geçmişe yayılan bir pişmanlığı, akşamın karanlığıyla derinleşen bir gerçekle, kendi yalnızlığına yeniden dönmek, anıların değil, her şeye hakim olan başka türlü bir yokluğun acısını duymak isteyen bir pişmanlığı.)
Hepimiz farklı anılarla dolu olarak şehrin karanlık sokaklarına dağıldık.
Gece olduğunda hala yürüyordum, duyduğum kuşku beni boğacaktı. Evlerin ışıkları söndü, arabalar geçmez oldu; sokaklarda, boş caddelerde gezindim. Sabah karşı evime gidebildim, üstümü değiştirmeden ağır ve hastalıklı bir uykuya daldım. Düşümde merhumu gördüm.
Evet, gerçekten ölen O’ydu, düşlerimde hep ölüleri görmüştüm.




