anasayfa altMetin Kurmaca Felaketi Beklerken

Felaketi Beklerken

e-Posta Yazdır PDF

Önce bir gürültü peşi sıra bir sarsıntıydı hissettiğim. Ellerim buz kesti hemen. Kalbim yerinden çıkmış gibi bir hızla boğazımda atıyor sanki. Oturduğum otobüsün camlarından bir patlamayı bekliyordum şimdi. Her yer bir anda tuz buz olmuş cam parçacıklarıyla dolacak, vücudumda derin kesikler oluşacaktı. Herkes kan revan içinde kalacak, derin inleme sesleri eşliğinde bir felaket yaşanacaktı. İlk yardımdan haberi olmayan insanlar karga tulumba taşıyacaktı ağır bedenlerimizi. Bu karmaşada çantamda duran üç beş kuruşu el çabukluğuyla cebine indirenler de olabilirdi. Para dert değil. Önemli olan cüzdanımdaki acil bir durumda aranılacak telefon numaralarıydı. Çantamı sıkı sıkıya kavramalıydım bu yüzden. Gözlerimi kapayıp bunları bekliyordum şimdi. Bütün bunlar hepi topu birkaç saniyede olup bitmişti aklımın derinliklerinde.

Yolcuların telaşı, konuşmaları, bağırışları otobüse arkadan çarpan bir arabayı işaret ediyordu. Yaralanan kimse yoktu. Ama kaza yine de gelip beni bulmuştu işte. Korkularım boşuna değil benim. Selim’e defalarca anlatmama rağmen her seferinde Olasılıklar teoreminden bahsediyor bana.  Milyonda bir de olsa gelir beni bulur, diyorum. Saçmalama, deyip geçiştiriyor sözlerimi. Bu kez Murphy denen bir adamın teorisini anlatmaya başlıyor durmaksızın. Kötü düşünce kötülükleri çeker, diyor. Atom altı parçacıkları inceleyen kuantum mekaniğini öğretmeye çabalıyor. İzle, oku onları, diyor. Hepsini geçiştiriyorum Selim’in sözlerinin. Şimdi gelsin de anlatsın bakalım Murphy’i, Kuantum’u, Olasılıklar teoremini. Laf… Dışarıda bunca kötülük, felaket kollarını açmış gezinirken nasıl bunca vurdumduymaz olabilir ki bir insan?

Selim, evlendiğimizden beri sürekli hasta olduğumu söylememden dert yanıyordu. Günlerdir hissettiğim sebepsiz yorgunluklar, halsizlikler, baş dönmeleri nasıl bir kuruntu olabilir ki? Hiç kimse durduk yere, sebepsiz bir hastalık uydurmaz kendine. Git bak bakalım doktora, diyordu. Belki kanser filan olmuşsundur, diye de gülüyordu karşıma geçip. Son zamanlarda Selim’in beni bunca alaya almasından enikonu rahatsız oluyordum. Hele bunca ortada, alelade sonuçlar varken Selim’in bana inanmayışı iyice sinirlerimi bozuyordu. Dinleme kendini diyordu, habire. Kendimi dinlediğim falan yoktu. Ve evet, doktora da gidecektim ilk fırsatta. Kendimi birkaç haftadır hiç de iyi hissetmiyordum.

Bu sabah erkenden uyanmış, hazırlanıp doktora gitmiş, iki tüp kan verip eve dönmüştüm hemen. Hemşire hastanede fena halde canımı acıtmıştı.  Doktor hiç gülümsemiyordu. Kötü giden bir şeyler mi vardı vücudumda. Ben müneccim miyim kızım? sonuçlara baktığımızda anlarız, diyerek terslemişti beni doktor. İnsanlardaki bu nefret niyeydi? Herkesin yüzünden bir kötülük mü akıyordu sahiden? Sallana sallana eve dönmüş, tahlil sonuçlarımı alacağım saati zor etmiştim evin içinde. Felaket senaryolarının biri ötekini kovalıyor, amansız hastalıklara yakalanıp yataklara düşüyordum her düşüncemin sonunda. İçimde gitgide büyüyen bir sıkıntı yumağı vardı. Bir an önce sonuçları öğrenmeliydim.

Biraz erken de olsa evden çıkmış, hastaneye giden ilk otobüse binmiştim. Nereden bilebilirdim ki bir telaşın içinden kaçarken başka bir telaşa kapılabileceğimi. İçimdeki sıkıntının sebebi yaşayacağım bu kaza mıydı? Yoksa felaketler üst üste gelir sözünü doğrularcasına bir hastalık haberini mi verecekti az sonra doktor bana?

Yol ortasında durmuş otobüsün içinden diğer yolcularla birlikte kendimi telaşla dışarı atıyorum. Derin derin soluk alıp midemin bulantısını, ellerimin titremesini durdurmaya çabalıyorum boş yere. Hastaneye yürümek için fazlasıyla uzak bir yerdeyim. Bu yüzden istemesem de  ilerideki taksi durağından korka korka bir taksiye biniyorum. Hastane lütfen, diyorum şoföre. Tamamdır abla, diyor şoför. Taksinin içinde çantamı boğarcasına sıktığımı fark ediyorum. Rahatlamak için çantamda kolonya aramaya başlıyorum. Yol boyunca hayatımdaki korkuların boşuna olmadığını düşünüyorum.

Hastanenin merdivenlerini tırmanırken az önce yaşadığım kazayı bir kenara bırakıyorum. Vücudum o kalabalık insanların telaşlı savaşından yara almadan kurtulmuştu nasılsa. Şimdi önemli olan vücudumun içinde, damarlarımda dolaşan kanın söyleyecekleriydi. Amansız hastalıkların kötü inadı vardı. Korkmam gereken şey asıl buydu.

İlaç kokularının doldurduğu koridorlarda bunca insan, bunca hastalık vardı. Her biri şanssız olasılıklarını taşıyorlardı omuzlarında. Ellerinde röntgen filmleri, reçeteler, tahlil sonuçlarıyla soğuk yüzlü kapıları aşındırıyorlardı habire. İnsan bir umutsuzluğu sonuna kadar yaşayabilirdi bu koridorlarda. Aklımın iplerini serbest bıraksam bütün karanlıkları çekebilirim üzerime. Bu hasta kalabalığın arasında sıramın gelmesini bekliyorum sabırsızca.

Saatime bakıyorum bir kez daha. Elimdeki kağıtla aynı dakikayı gösteriyor. Hemen kapıyı tıklıyorum usulca, çekinerek. Hayatımın şu andan sonrasının bir daha eskisi gibi olamayabileceğini düşünerek giriyorum içeriye. Yaşlı doktor elimdeki kağıtları alıp bilgisayar ekranına bir şeyler yazıyor. Odanın içinde bir süre ölüm sessizliğini duyumsuyorum. Felaketin sessiz adımlarını hissediyorum damarlarımda. Çok geçmeden sessizliği bozuyor doktor.  Üç hafta, diyor bilgisayar ekranından yüzünü çevirmeden. Üç hafta. Başımdan ayağıma buz kesiyorum o an. Kulaklarımda ince bir çınlama sesi duyuluyor. Hiçbir şey düşünemiyorum. Hissettiğim tek şey korku. Doktor bilgisayar ekranından dönüp yüzüme bakıyor. Gülümsüyor ilk defa. Üç haftalık hamilesiniz, diyor. Şaşırıyorum.

Kaç zaman sonra, yolda, kalabalıkların arasında yürürken kendime geldiğimde  içimde bir mutluluğu büyüttüğümü anlıyorum o an. Bir fasulye tanesi kadar olan et parçasını içimde taşıdığımı hissediyorum. Bir mucizeyi sonuna kadar yaşamaya çalışıyorum. Ama bu kötü, tehlikelerle dolu dünya bu mutluluğu yaşatmıyor bana.  Sokağın köşesinde iki adam yumruk yumruğa kavga ediyorlar. İçimdeki mutluluk bir korkuya evriliyor hemen. Çünkü biliyorum ki bela denilen şey çabucak yapışıp kalabilir insanın üzerine.

Aklımın ipleri  çok geçmeden kendiliğinden bağımsızlıklarını ilan ediyorlar. Bu kez tek kişilik değil, iki kişilik felaket senaryoları uçuşuyor aklımda. Hayatın karanlık kuyularına doğru hızlı adımlarla yürüyorum kaldırımlarda. Mutluluğu bulmanın bu kadar zor olmaması gerektiğini düşünüyorum. Selim haklı mıydı sahiden de? Ben de Selim gibi, üç haftalık et parçamın babası gibi, vurdumduymaz olamaz mıydım acaba?

 

Mustafa Öztürk Salı, 30 Mart 2010 tarihinden beri altZine'dedir.



Yazarın altZine'deki diğer işleri için tıklayın:

altZine'de Gelecek Tema!

altZine'de bir sonraki tema: "Kar". Kar temalı çalışmalarınızı 30 Ocak 2012 tarihine kadar tema@altzine.net adresine gönderebilirsiniz: altTema

gelecek_tema_metamorfoz


takip edin: 1061260918 677166248 rss
177180262
fmag bilgi için tıklayın
Reklam