10.03.10
Sevgili Osman,
Dün sabah pasaport başvurusunda bulunmak üzere dışarı çıktım. Hava güzeldi. Ben evde otururken bahar gelmiş, onu fark ettim dışarı çıkar çıkmaz. Ama havanın ılık, güneşli oluşundan anlamadım bunu. Kokusundan anladım. Bilirsin herhalde bahar kokusunu. Nostaljik etkileri vardır. Dokuz ay boyunca unuttuğun o kokuyu duyduğun anda hayatının bütün baharları geçiverir gözünün önünden (çok hızlı geçtiği için bir-iki taneymiş gibi görünür ama hepsi geçer.) Aslında bütün kokuların böyle bir etkisi vardır. Hatırlıyorum da, bir sevgilim eski sevgililerimden birinin kullandığı parfümü kullanmaya başladığında çok karışmıştı kafam bu yüzden. Ama bahar sevgili değildir. Sorun çıkmaz o nedenle. Hadi diyelim, çok romantik ve yalnız olduğun için “Benim sevgilim bahar” diyorsun. Yine de sorun çıkmaz. Doğada işler döngüsel ilerliyor çünkü. Gelen hep aynı bahar. Bütün sevgililerimizde aradığımız, annemiz değil midir zaten? Her neyse…
İşte dün dışarı çıkıp o kokuyu duyduğumda, çocukluğum aklıma geldi benim de. “Çocukken dışarı değil, sokağa çıkardım,” diye düşündüm, “Küçüktüm çünkü o zaman. Elim, ayağım, başım, adımlarım, her şeyim küçücüktü. Oturduğumuz apartmanın önü ve az ilerideki çayırlık yeter de artardı bu yüzden. Dünyam da küçüktü yani. Sonra ben büyürken dünya küçüldü. Dışarı çıkmak için gerekli işlemleri yapmak amacıyla dışarı çıkıyorum. Hi hi! Hızlı, büyük adımlarla geçiveriyorum sokağı şimdi,” dedim kendi kendime.
Sokağa oyun oynamak amacıyla çıkardım oysa eskiden. Çok çıkardım hem de. Ama sokak çocuğu değildim yine de. Annem, babam üniversite mezunuydu. Benim de derslerim iyiydi. Artık adam oldum -büyüdüm manasında- sadece iş için çıkıyorum evden. İşimden de atıldığım için çok az, ayda yılda bir çıkıyorum uzun zamandır. ‘Eve kapandı’lardan oldum. Bir de globalizm, internet, televizyon, apolitizm falan olduğundan dolayı bunalıma, depresyona girdim. Biraz da delirdim galiba. Hiç oyun oynamıyorum artık. Fakat “her şey bir oyun” gibi şeyler söylüyorum sık sık. Kendi kendime tabii. Bunu insanlara söyleyecek yaşı da geçtim. Zaten, böyle şeyler söylediğimden mi neden, insan da kalmadı çevremde. Geçen ay, insan bulabilmek için dışarı çıkmaya karar verdim ben de işte bu yüzden. Canım çok sıkılıyordu. Her şeysiz yaşanıyor da, bu insan denen meret olmayınca çok zor. Uzun süre kimseyle konuşmayınca, kafasının içinde biri konuşmaya başlıyor insanın. Çok konuşuyor hem de. Durmadan. Yoruyor adamı. Kafa da senin kafan olduğu için kaçamıyorsun. Uyku bile uyutmuyor adama. Ben de dedim, hem İngilizce de biliyorum, Amerika’ya gideyim o zaman. Orada insan vardır. Hem “Everything is a game” deme yaşı da daha yüksektir belki orada. Çünkü aptalmışlar onlar. Çocukken hiç insan aramazdım. Sokağa çıktığımda mutlaka birileri olurdu. (Aaa, bu yüzden çıkıyorumdur belki şimdi de dışarı. Hi hi!) Birileri olmasa da bana ne! Kendi kendime oynardım. Artık kendi kendine oynanmıyor Osman. Para kazanmak için de, âşık olmak, sevişmek, çocuk yapmak için de başka birilerine ihtiyaç duyuluyor. O başka birileri de çok ciddiye alıyor bu işleri, kavga çıkıyor sonra. İşten de aşktan da çocuktan da kovuldum bu yüzden. Çocukken hiç kovulmazdım oysa. Kovulsam da en geç ertesi gün geri alınırdım oyuna. Artık öyle değil; yazılı, sözleşmeli oynanıyor oyunlar. Kovulunca da başka mahalledeki çocuklara, kızlara cv’ni yollayıp uzun uzun beklemen gerekiyor. Hi hi! Sıkıldım ben de beklemekten. Dedim gidiyorum ben. Gerekli belgeleri toplayıp, fotoğrafımı çektirip emniyet müdürlüğüne gittim dün.
Hava güzeldi. Bahar gelmişti. Sokağı hızlı, büyük adımlarla geçip emniyet müdürlüğüne gittim. Ama kapıdan giremedim. Polis vardı çünkü girişte. Korktum, geri döndüm. Aslında çocukken korkardım polisten. Sonra da geçmişti. Bakkaldan leblebi tozu çalarken yakalandığımda, bakkal beni polise vereceğini söylemişti. Senelerce saklanmıştım polislerden. Ama biraz büyüyünce anlamıştım bakkalın beni kandırdığını. Geçmişti polis korkum. Ama dün, bahar yüzünden herhalde, çocukmuşum gibi korktum polisten ve eve döndüm.
Sonra bugün oldu. Uyanır uyanmaz kafamdaki dır dırına başlayınca yüzümü ekşitip, off! dedim. Sonra da madem dışarı çıkamıyorum, konuşacak insan da yok, günlük tutayım o zaman, dedim. İşte böyle, kahvaltıda dört zeytin, iki yumurta, bir dilim de tereyağlı ballı ekmek yedikten sonra sana başladım Osman. Merhaba. Hoş bulduk!
11.03.10
Osman tekrar merhaba,
Günaydın. Bugün de hava güzel. 15 derece. Önce, çok teşekkür ederim sana. Kafamda konuşan adamdan kurtardın beni galiba. Aslında hâlâ konuşuyor ama bana değil de sana konuşuyormuş gibi geliyor. Dinlemek zorunda hissetmiyorum kendimi. Şimdi ben sana yazarken o susuyor ya, diğer zamanlarda da o kendi Osman’ına yazıyormuş gibi oluyor. Ben susuyorum o zaman da. Çok güzel oldu. Çok mutlu oldum. “Bazen dörde bölünmek ikiye bölünmekten iyidir” diye bir atasözü buldum hatta. Belki de bölünen falan yok gerçi. Ben kendi kendime konuşurken, sana yazmaya başlayınca hep sana konuşur oldum belki de. Yok… Hayır. Öyle değil. Yazmazken susan, ya da yazarken susan kim ki o zaman? Kafam karıştı bak. Her neyse… Şimdi önemli olan bu değil zaten. Daha önemli bir şey oldu. Her şey bu kadar güzel değil.
Osman ben panik atak oldum! Aslında çoktan olmuşum da dışarı çıkmadığım için fark etmemişim galiba. Evvelsi gün çıkınca anladım. Yok bugün çıkınca anladım ama evvelsi gün de panik atak geçirmişim onu fark ettim sonra da. Hani anlatmıştım ya, polisten korktum falan diye, hah, işte o panik atakmış. Emniyet müdürlüğünün önünde bir aşağı bir yukarı gezinirken, kalbim, nefesim sıkışmıştı. Ölecek gibi hissetmiştim kendimi o gün. Fakat korkuma bağlamamıştım bunu. Çok kahve içiyorum, biraz da hızlı yürüdüm ondan herhalde, demiştim. Geçmişti sonra. Bugünkü kadar korkunç da değildi zaten o.
Bugünkü çok korkunçtu ama. Anlatayım. Sabah uyandım. Çişimi falan yaptım ama kahvaltımı yapamadım. Ekmek yoktu çünkü. Bakkala gittim ben de. Gidemedim daha doğrusu. Apartmandan çıkar çıkmaz çok tuhaf bir şey hissettim. Çok yanlış, çok ayıp bir şey yapıyormuşum gibi geldi. Tüylerim diken diken oldu. Allah allah, dedim, alt tarafı bakkala gidiyorum, nesi yanlış bunun, saçmalama. Sonra birden, eyvah! dedim, donla çıktım galiba dışarı. Hatta o bile yok mu acaba diye çok korktum bir an. Baktım yok. Yani eşofman var üstümde, altında da terlikler duruyor. Sonra dışarı böyle çıkmak ayıp geldi herhalde, dedim. Ama hep böyle çıkıyorum, dedim. Ama bir an kuşkulandım bundan. Hep böyle mi çıkıyorum gerçekten, diye sordum. Emin olamadım. Kafam acayip karıştı. Her şey yalanmış gibi geldi o an. Gerçekten her şey. Bütün bakkala çıkışlarım, ekmekler, kuşlar, terlikler, elim, kolum… Aklına ne gelirse! Öyle olunca ben de yalanmışım, yokmuşum gibi geldi tabii. Eyvah, dedim, ölmüşüm ben galiba. Çok üzüldüm. Sonra terliğimin içindeki parmaklar kıpırdayınca, ölmediğimi anladım. Ama bu sefer de ölmekten çok korktum. Kalbim ağzıma geldi. Kalp krizi geçiriyorum sandım. Daha çok, en çok korktum.
O ara, yani ben sokağın ortasında öylece korkarken, camın arkasındaki bakkalı gördüm. O da bana bakıyordu. Pis pis, öldürecekmiş gibi, ya da şu deliye bak, der gibi bakıyordu. Biri gelsin, sırtımı okşayıp, yok bir şey, yok bir şey, desin istedim o anda. Çok istedim. Ama kimse gelmedi. Can havliyle apartmana koştum, eve girip burnumdan derin derin nefesler alarak kendi kendime yok bir şey, yok bir şey, dedim ben de. Ama bu söylediğimden de korkup, her şey var, her şey var, demeye başladım sonra. Böyle deyince rahatladım gerçekten de.
Ardından hemen ‘polis korkusu’ ‘bakkal korkusu’ diye arattım internette, ne oldu acaba bana, dedikten sonra. Sonunda buldum. Panik atakmış. Kesin yani bence. Çok okudum -üç saat- her şey uyuyor. Beni tarif etmişler sanki. Hatta ünlü olmuşum gibi hissedip gülümsedim bile bir ara. Ama yine olursa diye çok korkuyorum şimdi. Nasıl dışarı çıkacağım ben?
Osman şimdi aklıma geldi de. Ben yine çocuk oldum galiba. Ama sadece korkularımın çocuğu. Dün gece karanlıktan da korktum mesela, o geldi aklıma şimdi. Işık açık yattım. Küçükken de böyle yapardım, ama geçmişti. (Hepsi dışarı çıkmak istedim diye mi oldu acaba? Beyin göçüne kalkıp, milli sorumluluklarımdan kaçmaya çalıştım diye mi? Polis, bakkal, karanlık… Nerden çıktı gene bunlar?) Ama artık büyüğüm aynı zamanda. Bedenin büyük, korkuların küçük olunca çok zor. Ana baba yok, sırtını okşayan yok… Ufff! Canım sıkıldı şimdi. Üstüne alınma ama yazasım kaçtı. Kahvaltı da edemedim zaten…
12.03.10
Osman ben yazar oldum!
Dün gece sabaha kadar oldum. Yazdım yani. Dün canım çok sıkılmıştı ya hani, biraz bunalıma girdim, bütün gün televizyon izledim ben de. (Ama arada makarna yapıp yedim, merak etme.) İşte sonra akşam bir film çıktı, onu izledim. Gelecekte geçiyordu film. Böyle herkes robot gibi olmuş neredeyse, herkesin her yaptığı biliniyor, kontrol ediliyor. Çok sıkı bir düzen var, kimse dışına çıkamıyor. Hatta çıkmak da istemiyor. Çünkü kendilerini mutlu zannediyor salaklar. Salak olmayıp çıkmak isteyenleri de hemen öldürüyorlar falan.
Çok etkilendim bu filmden. Kim çekmişse beni çok iyi tanıyormuş, beni anlatıyormuş gibi geldi. Biri sırtımı okşamış gibi mutlu oldum. Bunalımdan çıktım. Film bitince hemen sana koştum anlatmak için sonra. Ama kalemi elime alınca bir tuhaf, bir coşkulu hissettim kendimi birden. Kalemi havaya kaldırıp “Ben de o adamın yaptığını yapacağım, benim gibileri mutlu edeceğim,” dedim kendi kendime. Sonra da çok düşündüm. O filmden esinlenerek bir öykü yazdım. Çok güzel oldu. Hemen dergilere yollayacağım. Büyük ses getirecek bence. Hem kendi hayatımdan esintiler taşıyan hem günümüz dünyasını eleştiren hem de alaturka öğeler taşıyan bir bilimkurgu öyküsü oldu. Şimdi sende temize çekiyorum öyküyü. İsmi: Dönemeç. Yalnızca ismi bile her şeyi anlatıyor bence.
Bugün de kahvaltı etmedim ama olsun. Kahve içince geçiyor insanın açlığı. Yarın dışarı çıkabileceğimi umuyorum. Çok mutluyum çünkü! Öptüm.
Dönemeç
3243’üncü dönümün 848’inci dönemeciydi. Her zaman olduğu gibi şevkle çıkmıştım yataktan. Gerçi ‘anons’u izleyemeden uyuyakaldığım için bir suçluluk hissediyordum yüzümü yıkarken ama herhangi bir ‘ayarlama’ beklemiyordum uzun bir süre daha. Çünkü 78 dönemeçtir, vadedilen o bütünleşmeyi tam anlamıyla, bütün bedenimle, zihnimle yaşıyordum. Böyle bir bütünleşme içinde de insan hissediyordu ‘ayarlama’nın ne zaman yapılacağını. Bu sabah, sabah olacaktı, biliyordum; kaçırdığım bir şey yoktu.
Fakat demir perdeyi açtığımda beynimden vurulmuşa döndüm. Zifiri karanlıktı her yer. Hüngür hüngür ağlamaya başladım. Suçluydum ve dışarıda kalmıştım. Tam da her şey iyiye giderken… Nasıl olmuştu, nasıl da fark edememiştim bunu? Uyuyakalmama, ‘his’simi yitirmeme neden olan neydi?
Hemen toparladım kendimi. Böyle ‘kara sorular’ sormamalıydım. Bir Psikolojik Destek Birimi’ne teslim olmalıydım acilen. Onlar bilirdi ne yapılması gerektiğini; 10 dönemece kalmaz düzelirdim.
O ara, yan sokaktan, Nurullah Abi çıktı atının üzerinde. Seslendim; “Nurullah Abi!” gökyüzünü göstererek; “Ne kadar sürecekmiş?”
“3 dönemeç.” dedi. Ağladığımı da görmüştü tabii bu arada; “O kadar üzülme be yavrum. Arada olur öyle. Hepimize oluyor. Çaktırma sen, gir içeri, uyu biraz daha.”
Birden Hatice Ablanın sesini duydum; “Tabii yavrum” dedi, penceresinden sarkarak; “Olur öyle. Takma kafana.”
Utancımdan yerin dibine geçtim. Hemen kapadım demir perdeleri. ‘Bildiri’ye göre ya uyumam ya da P.D.B.’ye teslim olmam gerekiyordu böyle bir durumda. P.D.B.’ye teslim olmaktı önerilen de. Fakat Nurullah Abi ve Hatice Ablanın da desteğiyle durumumun o kadar da kötü olmayabileceğini düşünerek, yatağa geçtim tekrar.
Uzun süre dönüp durduktan sonra çıkmak zorunda kaldım yataktan. ‘Kara sorular’dan kurtulamıyordum çünkü bir türlü. En çok da bu seferki ‘ayarlama’nın sebebini merak ediyordum. Televizyonun başına geçtim bunu öğrenebilmek umuduyla.
Ama bütün kanallarda, ‘doğal zamanı koruma örgütleri’ ve yandaşlarının gösteri yürüyüşleri vardı. Kimse sebeplerden bahsetmiyordu. Bu seferki ‘ayarlama’ya tepkiler çok büyük olmuş. Hatta şimdiye kadarkilerin en kapsamlısı, en sertiymiş. Kameralar, ellerinde güneşi temsil eden resimler, çeşitli dövizlerle, dişlerini vahşi hayvanlar gibi göstererek oraya buraya saldıran insanları gösteriyordu. Merakımı gideremememin de etkisiyle burnumdan soluyarak izliyordum bu, ne istediğini bilmeyen, geri kafalı insanları.
Ama o anda korkunç bir şey fark ettim. Yerimden sıçrayarak kapayıverdim televizyonu. Bir tarafım ‘Eğer tepkiler bu kadar büyük olduysa belki de hatalıydı ‘ayarlama’ gerçekten. Olamaz mı? Benim bir suçum, dışarıda kalmamı gerektirecek bir ‘hissizlik’im yok belki de’ diye düşünüyordu çünkü. Tekrar ağlamaya başladım. Suçum büyüktü artık. En az 40 dönemeç sürerdi düzelmem. Bundan korktum açıkçası. Koşarak yatağa girdim hemen.
Az sonra, uykuyla uyanıklık arasında, dedem geldi aklıma. O eski, her gecenin gece, her sabahın sabah olduğu zamanları anlatışı… ‘Ne kadar aşağılık!’ dedim içimden; ‘Hayvan gibi yaşıyorlarmış.’
Derken yine o tarafımı duydum içimde. Çocukken bunları nasıl merakla, bir çeşit özlemle dinlediğimi, dedeme imrendiğimi hatırladım. Dahası o merakı, özlemi, imrenmeyi tekrar yaşıyordum, orada, yatakta yatarken.
Yapacak bir şey kalmamıştı. Yataktan çıkıp P.D.B. baskılı tişörtümü giydim. Bu utancı üç sokak boyunca taşımak zorundaydım.
Başım önde, çevremdekilerin bakışları altında ezilerek, 28’inci P.D.B.’nin önüne geldiğimde, bir grup gösterici geçti yanımdan sloganlar atarak; “Hay-van-ız! Hay-van ka-la-caa-ğız! Roo-bot ol-ma-ya-ca-ğız!”
Kapıdan girerken, içimden bu sloganları tekrarlıyordum. En aşağı 60 dönemeç buradaydım artık.
13.03.10
İyi geceler Osman,
Ben bugün de bir öykü yazdım. Fakat bu daha zor oldu. Sanırım tükeniyorum. Yeni filmler izlemem gerek. Ya da bu kadar sık yazmamalıyım belki de. İlk sevgilim demişti bir keresinde, çok hızlı gidiyoruz, birbirimizi çabuk tüketeceğimizden korkuyorum, diye. Saçmalama, demiştim ben, pil miyiz biz? Merak etme, ölene dek tükenmeyecek bizim aşkımız. Sonra çok sevişmiştik. Ayrıldık. İşte diyorum, yazı aşkı da insan aşkı gibi midir belki? Çok korkuyorum yazacak bir şey bulamamaktan. Hani şu iki öyküyle bile bütün hayatı, en ince ayrıntısına kadar anlattım bence. Ne yazacağım bundan sonra? Neyse… Bunları düşünmeyeyim şimdi. Kafamı dağıtıp, internette yeni konular aramalıyım. Yarın olsun hayır olsun.
Ha, bu arada bugün bakkala gittim Osman. Hiçbir şey olmadı! En azından bu açıdan çok mutluyum. Geçen gün aramızda geçenlerden hiç bahsetmedi. Gülümsedi bile bana bakkal, iyi günler, dedi. Bazen iyi şeyler de olabiliyor hayatta. Patatesli yumurta yaptım kahvaltıda. Karnım şişti. Akşam çorba bile yaptım.
İşte bu öykümün adı da “Yalancı Bahar” Hiçbir yerden kopya çekmedim bu kez. Her şeyi kendimden yazdım. Yazarken çok zevkliydi. Çünkü hani dışarı pek çıkamıyorum, etrafımda da konuşacak kimse yok ya, böyle sanki biri beni aramış da dışarı onlarla buluşmak için çıkıyormuşum gibi hayal ederek yazdım. Ama içten içe gerçek olmadığını bildiğim için de ‘yalancı’ ekledim başına. Nasıl ama! Yine de hayal ederken gerçekmiş gibi hissediyor insan Osman, bitince üzülüyor biraz o yüzden. O öykü senden çıkmış, okurlarının malı olmuş gibi oluyor. Bir de şey var, başka biri oluyorum sanki yazarken, tam anlamıyla, adeta başka bir kimliğe bürünüyorum yani. Ama alışmaya başladım buna da. Yazmak her şeye rağmen güzel bir şey Osman. Umarım kıskanmıyorsundur. İşte öyküm:
Yalancı Bahar
“Çıkınca konuşuruz o zaman.”
“Tamam abi. Ararım ben seni.”
Telefonu yatağın yanına salıp, başını yastığa gömdü yine. Uyumalıyım. Çok geç yattım çünkü. Güneş doğmuştu. Kimdi o? Ama dinç hissediyorum kendimi. Kalkmalı mıyım o zaman? Az önce böyle hissetmiyordum. Uyuyordun. Nereden çıkacağım ki? Hayır, ondan sonra, telefonda konuşurken. Bir yere mi girdim? Bir tedirginlik var içimde; dinçlik bundan olsa gerek. Geçer. Uykudan çıkacağım herhalde. Çok sonra çıkarım. Geç yattım çünkü. Geç kaldım. Neye? Bir tarafım uyandı ama sanki. Yaşama sevinci mi? Yok, hayatı kaçırma korkusudur olsa olsa. Hangi hayatı? Kimdi o? Uyumalıyım. Çıkmalıyım. Bunalımdan çıkmalıyım. Güneş doğmuştu ama. Yan dönüp pencereye baktı. Hava kararmamış daha. Şubat ayındayız, günlerden Salı, saat belirsiz. O önemli değil zaten; güneşin batmamış olması önemli. Yataktan çıkmalıyım. Yoksa hava kararacak, içim kararacak. Biraz daha uyusam. Olmaz. Uzar. Kimdi o? Rüya mıydı? Eğilip telefonu aldı; baktı. Değilmiş. Bakkala gidişim rüyaydı. Rüyalarım da sığlaştı artık. Aksakallıların yerini bakkallar, İ.E.T.T. şoförleri aldı. Dün de bu şekilde mi uyanmıştım ben? Hayır, iki gün önceydi o. Uyanmamıştım da zaten. Hava kararmıştı sonra. Dün? Dün ne yaptım? Hatırlamıyorum. Olsun varsın, bir dünden bir şey olmaz. Ne demek o? Uyuyorum. Uyumamalıyım. Uyanıp da ne yapacağım ki? Yataktan, evden, bunalımdan çıkacağım. Çıkınca da konuşacağız. Ne konuşacağız? Uyuyayım. Herkes uyusun ama. Üç yüz sene sonra uyanalım, bunalımlar tedavülden kalkmış olsun. Rüyalarımızı anlatalım birbirimize. Param var: çıkabilirim. En korkunç kâbusumuz para üstü hakkında olsun. Yirmi eksi metro on yedi yedi yüz. Haftalar geçti. Geç kaldım. Neye? Güneş doğmuştu, insanlar işe gidiyordu. Uyuyorum. Çıkmalıyım. Çıkmalıyım.
Doğrulup, bacaklarını yataktan aşağı sarkıttı. Yüzü buruştu, elini alnına götürdü. Dünü bulduk. Kısmen. Yirmi eksi şarap eksi metro on iki iki yüz. Olsun, gene de çıkılır. Kalkıp az ötedeki boy aynasına yürüdü. Allah kahretsin beni! Ağladım bile. Ne olacak? Kimden utanıyorum? Kendimden. Kendimi kendime açık ettim. Ne saklıyordum? Şu hale bak. Çıkmalıyım. Kendimden çıkmalıyım. Mutfağa gitti, su içti. Yüzünü yıkadı. Balkona çıktı. Oh be! Gelmiş. Yalancı. Olsun, bu da güzel. Isıtıyor güneş. Batmadı. Tekrar içeri girdi. Çekmeceden bir parça ekmek alıp ağzına attı. Su içti. Kahvaltı mı ettim ben şimdi? Ağlama annee! Birkaç seneye evlenmezsem öleceğim. On iki iki yüz yetmez. Kız arkadaş? Zor. Yatak odasına döndü. Tişört mü giysem? Abartma. Bir hırka alayım en azından. Esnedi. Hayır. Giyindi, telefonu yerden aldı. Çıktı.
“Alo, abi çıktım ben. Nerdesiniz?”
16.03.10
Okunduğu gibi yazılmıyormuş Osman. Çok zor. Bu yüzden sana yazmayı da ihmal ettim birkaç gündür. Kusura bakma.
Her şey güzeldi ilk başta ama sanırım bitti! Kelebekler gibi iki öykülükmüş benim yazarlık ömrüm de. Benim gibi çok kırılgan bir yapısı var yazarlığımın da. Çok küçük şeyler büyüyor büyüyor, dev gibi oluyor bu yüzden. Umarsızca ötesine atılmak istiyorum bu engellerin ama çok çaresizim, çok küçük hissediyorum kendimi.
İşte üç gündür bir öyküyü yazmaya çalışıyorum ama olmuyor! Olmuyor! Olmuyor! Okurken ne kolay değil mi?! Ama yazmak öyle mi? Değil! Mesela şey yazıyorsun, “Sandalyeden kalktı. Gitti, pencereyi açtı.” Böyle mi oldu gerçekten peki? Hayır! O kalkan erkek mesela, saçları turuncu gibi bir şey. Çilleri de var. Hem hisleri de var o anda. Hüzünlü mesela. Neden hüzünlü? Ne bileyim ben! Sevgilisinden ayrılmıştır, anası babası ölmüştür belki. Eee, hüzün ne peki? Sıkıyorsa tarif et. Ayrıca şu kısacık ömrümüzde hüzünlenmeye değer ne var ki? İşte böyle şeyler geliyor insanın aklına Osman. Hepsini birden yazmaya kalkınca da olmuyor işte. Çünkü internette araştırdım biraz, kısa öykü kısa olmalıymış. Fazla bir şeyler yazarsan sayılmıyormuş yani.
Bir de şöyle bir şey var. “Pencereyi açmak üzere sandalyesinden kalktı” da diyebiliyorsun mesela aynı iş için. Ama kalktığında pencereyi açacağını gerçekten biliyor muydu bakalım? Kalktıktan sonra karar verdi belki. Kim bilir? Hem böyle deyince bir şey daha eklemen gerekiyor. “Pencereyi açmak üzere sandalyesinden kalktı” ve bir şey, demen gerekiyor yani. Ya da “Pencereye baktı. Sandalyesinden kalktı” da olur. Daha neler neler olur. Perde var mı? Ne renk? “Sandalyesinden kalktı. Pencereye baktı” ya da…
İşte böyle Osman. Seni de sıkmayayım şimdi. Ben yeterince bunaldım. Biraz nefes almam lazım. Ama her cümlenin altında koca bir hayat yatıyor Osman, beş kelimelik bir cümle de sonsuz şekilde yazılabiliyor, işte bunu anladım. Yazar olmak çok zor. Belki de büyük yazar olmak için bunları öğrenmek gerekiyor, diyerek avutmaya çalışıyorum kendimi ama pek inanmıyorum kendime.
Dergilerden cevap da gelmedi zaten. Dönemeç’le Yalancı Bahar’ı beş tane dergiye yolladım. İnanır mısın, iki gün oldu hiçbirinden cevap gelmedi. Oysa ne hayallerim vardı en başlarda. Öykülerin de cv’lerim gibi olmasından korkmaya başladım. İşte o zaman yaşayamam sanırım. Bugün de pek yazasım yok Osman. Görüşürüz.
Bugün kahvaltı etmedim. Etmeyeceğim de!




