Saat kulesi kasabanın kalbine saplanmış bir hançerdi. Kulenin dikildiği sene çıktı savaş. Köpekler o sene zehirlendi, kuyular o sene kurudu. Ve bütün kadınlar o sene dul kalacaklarını anladılar.
Bir düzine atlı subay geldi ilk önce. Askere ihtiyaç olduğunu söylediler. Tüm erkekleri alıp götürdüler. Gölgelerinin çölde kayboluşunu tüm kasabayla birlikte ben de seyrettim. İkinci sefer, boyu iki arşından uzun ve kolları kılıç savuracak kadar kuvvetlenmiş oğlanları aldılar. Son gelişlerindeyse develere, keçilere, atlara ve tabii ki altınlara el koydular. Birkaç kadın itiraz edecek oldu, “Kocan cephede aç mı kalsın istiyorsun?” diye susturdular. Oysa kimse kocasının sağ olup olmadığını bile bilmiyordu. Ne postacı ne de haberci vardı artık. Mektup taşayacak kadar sağlam her erkek askere alınıyor, çölü geçecek kadar dayanıklı her at cephede kullanılıyordu. Hükümet görevlileri, askere gönderilecek adam veya el koymaya değer birşey kalmayınca uğramaz olmuşlardı. Hepsi bir yana, kasaba öyle sapa bir yerdeydi ki kayıp bir kervanın veya yorgun bir seyyahın dahi yolu düşmüyordu. Yine de nasıl oluyorsa arada bir kimin uydurduğu bilinmeyen bir dedikodu kasabaya yayılıyor, başı kesik bir tavuk gibi birkaç tur attıktan sonra ölüp gidiyordu. En yakın şehir at ile üç, deveyle beş günlük mesafedeydi. Kumdan bir denizin ortasında ortasında mahsur kalmıştı kasaba.
***
Kuleden önce zamanı kum saatiyle ölçerlerdi. İstediklerinde akar, istemediklerinde uslu bir çocuk gibi dururdu yanıbaşlarında. Zaman onlardan büyüktü, ama onu ehlileştirmişlerdi. Nasıl sonsuz çöldeki kumu ince belli bir fanusa koyup zaptetmişlerse, sonsuz zamanı da aynı fanusa koyup zaptetmişlerdi. Fakat zaman, o sene kasabaya tepeden bakan bir kuleye çıkmış, efendileri olmuştu. Canı istediğinde yelkovanıyla yürekleri dağlıyor, akrebiyle ruhları zehirliyordu. Cepheden beklenen haberler geciktikçe eli güçleniyor, eli güçlendikçe daha da zalimleşiyordu.
Kasabanın kadınları, kulenin azabını bir an için unutup etraflarına baktıklarındaysa başka bir dertle daralıyorlardı. Kendilerinden başka sadece 'yarım adam'lar kalmıştı kasabada. Kötürümler, çolaklar, körler ve topallar. Onları gördüklerinde yüzleri buruşuyordu. Gidenlerin sağ salim dönmeyebileceklerini farkediyorlar, ve ruhlarının iki ihtimal arasında sıkıştığını hissediyorlardı: Ya kimse dönmeyecek ve bir zamanlar yüzlerine bile bakmadıkları bu 'yarım adam”lara tamah etmek zorunda kalacaklardı; ya da dönenlerin kalanlardan farkı olmayacaktı: Kötürüm, çolak, kör ve topal.
Öğlenleri kulenin etrafında toplanıp bakışlarını yollara düşürdüklerinde aralarında dertleşirlerdi kadınlar. Bazen içlerinden biri:
“Onlardan biriyle evleneceğime kaçar giderim buralardan.” derdi.
“Nasıl?” diye sorardı öteki, “Ne deve bıraktılar, ne de at! Çölü aşamadan kuma karışır gidersin.”
“Eninde sonunda biri gelir elbet kasabaya.”
“Kasabaya hayırlı birinin uğradığını duydun mu hiç?”
Son bir gayretle çırpınırdı konuyu açan:
“Olsun, kimse gelmesin, yine de evlenmem. Bir başıma ölür giderim daha iyi.”
“Soyumuz mu kurusun istiyorsun? Tükensin mi kasaba tümden?”
Bu lafın üzerine susardı hepsi. Çölden gelen sıcak bir rüzgar tenlerini yakardı. Saatin tiktakları yankılanırdı içlerindeki boşlukta. Birkaç gün sonra aynı sözler sanki hiç söylenmemişler gibi tekrarlanır, çöl rüzgarına savrulurlardı.
***
Sene sonuna doğru, yine bir öğlen vakti kadınlar içlerini döküp döküp toplarken, bir atlı gözüktü ufukta. Tüm kadınlar gelenin kendi kocası, kendi oğlu olması için dua etti ama bir yabancıydı gelen. Bir haberci. Üstünde dokunsan dağılacak, eski mi eski bir üniforma. Toz içinde. Atı ise sanki çölden değil de gökten gelmişti sanki. Tertemiz. Simsiyah. Kulenin dibine gelince atından indi haberci. Çantasından yıpranmış bir rulo kağıt çıkardı. Askere alınan tüm erkeklerin isimlerini tek tek okudu. Sonra derin bir nefes aldı ve ekledi: “Bu kahraman askerler, ülkeleri için canlarını kahramanca feda ederek şehitlik mertebesine erişme şerefine nail olmuşlardır.”
Haberci buraya kadar taşıdığı felaketi bir an önce arkasında bırakmak istercesine atını mahmuzladı, geldiği hızla terketti kasabayı. Kum tepeleri arasında gözden kayboldu. Atının gölgesi ise bir hayalet gibi oyalandı kulenin dibinde. Bir süre sonra o da yitip gitti.
Tam o sırada yelkovan ile akrep üst üste geldiler ve saat kulesinin çanı çalmaya başladı. Beni ve dostlarımı tebrik ediyordu sanki. Bizi eksik gösterecek kimse kalmamıştı. Kasabalılar hiçbirimizi hor göremeyecek, itip kakamayacaktı bundan böyle. Bir kralın tahtına kurulduğu gibi kuruldum tekerlekli sandalyeme. Sıra bize gelmişti artık. Kasaba bizimdi. Kötürümlerin, çolakların, körlerin ve topalların.




