Sekiz tane sekizi defterime çizdiğimde ne yaptığımın farkında değildim. Kütüphanenin sessizliğini kalemimin ucundan çıkan sesle bozup o kadının masanın başına dikilerek beni daha dikkatli davranmaya davet etmesinden sonra ancak fark edebildim eserimi. Mimiklerimle gerekli onayı verdim ve kadının uzaklaşmasını bekledim. Önümde duran kitaba uzanarak sayfaları rastgele çevirmeye başladım. Her paragraftan yine rastgele cümleler okuyarak ilerledim.
Kulakları işitmiyor artık.
Sular gene aydınlandı şimdi.
Belki gerçeklik daha başkaydı.
Şehri düşünüyor.
Bu korkunç karışıklık içinde, sis ortasında kalmış gibi, bir yol aramak, gerçekliği kavramak…
Yeni bir yalan mı yaratayım; eski yalanı aydınlığa çıkardığım gün, yalan söyleme olanaklarına mı son vereyim?
Ama nasıl bir takım topraklar üzüm, bir takım sular lüfer yaşatıyor, üretiyorsa, bir takım kentler, bir takım insan toplulukları da kahraman yaratıyordu…
Hayat duracak mıydı sanki?
Tanrı canımı almayacak mı daha?
Beni bu cümleleri okumaya sevk eden şeyin kader olduğuna tüm kalbimle inandım. Bu ruh hali içinde bu cümleler beni nasıl bulmuşsa sarmışsa vücudumu, aklımı metal hazneli bir saklama kabında dondurduktan sonra ılık ılık içime sızarak can vermişse gözlerimden içeri süzülen damarlara… Kader… Olmalısın…
Kitabı aldığım yere koydum sırasına dikkat ederek. Ben bu satırları okuyarak kaderimi bulmuş ve çizilmiş olana itaat etmiştim. Peki, benden sonra okuyacak olan aynı duygulara kapılacak mıydı, ya da bu kitap onun da hayatını az da olsa etkileyecek miydi? Bana ne benden sonra okuyacak olandan? O kendisinden önce okumuş olanları düşünüyor mu hiç? Ya da bu kitabı neden okuduğunu biliyor mu? Bir kazanç umuyor mu okumaktan ya da zevk almak onun için yeterli mi? Kitabı geri aldım ve yerime oturdum. En arkadaki boş sayfaya yazmaya koyuldum:
3. Derece: Sen kitaba başlamış fakat bir şey anlatmadığını düşünerek sayfalarına göz gezdirip bir kenara bırakmışsın. Resimleri olsa onlara bakıp zamanını geçireceksin ama biliyorum. Benim ilk halim olup ‘kardeşim’ olma yolunda bir başlangıçsın.
2. Derece: Sen kitabı sonuna kadar okumuş kimsesin. Sıkılsan da zaman zaman, başladığını bitirecek ve okudum diyeceksin. Ve bazı meclislerde bilgi görmemişliği yapacak, caka satacaksın. Bilirkişiliğin her zaman işine yarayacak ve bu yaptığının ne kadar kötü bir şey olduğunu zamanla anlayacaksın. Anahtar sözcüğün okudum olacak her daim. Bunu söylediğin için ‘kardeşim’; sen evet ‘kardeşim’sin.
1. Derece: Sen! Sen de kim sen bizzat bensin. Kitabı büyük bir zevkle okumuş hatta notlar almışsın. Sonuna geldiğinde bu notu okuyarak beni bulacak olan sensin. Sen bensin kaderdaşım, unutma ben de senim. Kendini bulmak istemez misin?
-1. Derece: Sen hiçsin hiç; anladın mı? Bu kitabı ikinci ya da üçüncü kez okuduğun için ya aklın yok ya da damak lezzetin. Dünyaya kaç kez daha geleceksin de bir kitabı iki kere, üç kere okuyorsun ha?
Saçmaladığımın farkındaydım. Sayfayı sessizce yırttım, buruşturdum. O kadın yine gelebilirdi, üstelik kamu malına zarar vermiştim, kızsa haklıydı. Kızan bakışları görebilirdim, resmini çizebilirdim hatta ağzının boşluğuna kadar iner, çıkan sözcükleri tahlil edebilirdim fakat duyamazdım… Tekrar kalem, yine kalem! Küçük kâğıtlara kitabın kodunu yazarak ve bulunduğu yerin krokisini çizerek on tane bildiri hazırladım. Bunları, paltolarını oturdukları sandalyenin sırt bölgesine asmış olanların ceplerine bırakmayı düşünüyordum. Fakat ya beni hırsız zannederseler? Korkuyla da başa çıkamıyordum. Yine korku, tekrar kalem! Bütün bildirileri karaladım. İç içe geçmiş sekizlerimin gövdelerine baktım uzun uzun. Kitabı açtım: ADA TEPE DUT. Adadaki tepe, tepedeki dut. Dut her anlamda ve her adada tepede yer alıyor. Yorgun, suskun, soluklanmaya çalışıyor her fırsatta ufka bakarak. Şehirden kaçmış belki de ondan bu yalnızlık, kalabalığa alışmışlığın yalnızlığı, keyfi yalnızlık… Şahlan benim karamsar küheylanım! Kara derin bir delik buldun, at başını geçir içeri, toynaklarına zeval getirmeden.
Kalktı yerinden, dışarıya çıktı. On adımda bir arkasına bakarak karşıya, durağa geçti. Tramvaya bindi. Cam kenarında bir yere oturarak kolunu camın kenarına dayadı. Düşündükleriyle yaptıkları çelişiyordu, yapmak istediği şeyler onu olağanlıktan sıyırıp yüce bir makama eriştirecekken eylemleriyle hüsrana uğruyordu. Her sabah yeni kararlar alıyor fakat bir türlü hedeflediği çizgiye ulaşamıyordu. Yap dediklerini yapmıyordu, yapma dediklerini yapmayarak eline ne geçekti. Bu kadarı yeterli miydi? Kötü olandan kaçınmak fakat iyiye de bulaşmamaktı yaptığı şey… İyilik ve bulaşma… Tepe durağında indi. Karşıya geçerek bankanın yanındaki sokağa saptı. İlerledi. Köşedeki lokantaya girdi. Az mercimek söyledi, üzerine limon sıktı bolca. Ve yine ekmediği de bolca yiyerek karnını doyurdu. DAVET. Hayır, dedi hastayım. Ama asıl buna hayırdı, o da biliyordu. Yalanlar söylüyor, bahaneler uyduruyordu sürekli kendine. Duymak istemiyorum, diye bağırmak geliyordu içinden…
Duyuyorum ve gitmiyorum, ya gideceğim ya da bu kulaklarımı alacaksın, seni unutmak için sana ya da hep sende kalabilmek için sana geliyorum bu kez. Temizlik. Sağ ayak, sol ayak. Ayakkabılar rafa, yine sağ ayak. Burada yer yok, yukarıya. Merdivenler. Bağdaş. Ses. Sesler. Duvarlara çarparak fakat duvarları delmeyerek insan gövdesine ait biricik parçalanmalar. İç çağrı. Dikiliş. Bireysel okuma. Oturuş. Elçi-Memur ya da Memur-Elçi O bilir. Haftanın konusu. Sesler. Tekrar sesler. Yine sesler. Çağrı. Dikiliş. Elçi-Memur’ a ya da Memur-Elçi’ye uyuş. Durgun suyun dalgalanması gibi hafif hafif sallanıyor insanlar ayakta. Denge ve ritim. Ve huzur? Huzur mu? Bunun kalıp bir söylem olma ihtimali üzerindeyim. Deneme yanılma yöntemine gittim, denedim yanıldım, gerçekten huzur buldum fakat bu huzurlu anlarda şeytanla daha haşır neşir oldum. Vazgeçtim. Kötü olarak ya da kötü gibi giyinerek şeytanı aldatabileceğimi düşündüm ve o gün bugündür duydukça sesleri başım çatlayacak gibi oluyor. Delirdim mi…
Ses. Selam. Avuçlar açık. Gözler ilerde, tepede, yerde… Onun olduğu her yere uzanamasa da olasılık bu. Ya şimdi sustur beni ya duyurma hiçbir şeyi, taşıyamıyorum varlığını, yokluğunu da kabullenemiyorum… Bulmak istemiyorum, aramak istemiyorum, yorulmak…
Ellerini yüzüne sürmeden kalktı. Kabul olmasını istemiyordu demek ki duasının. Dualar kabul olmayacaksa neden var? Var olan her şey kabul olunmuşluğun işareti mi, değil. Adım adım ilerlenen bir yol olmalı bu ve birden gerçekleşmemeli istenen şey ya da durum. İzleri takip etmeli insan, yorulmalı, değerini bilmeli. Değer, sökülerek değil, tırnakların uzaması gibi yine aynı tırnaklarla milim milim su yüzüne çıkarılmalı. Ya da…
Karşıya geçti. Tepe durağından tramvaya bindi. Cebindeki silahı çıkararak vatmana doğrulttu. Bütün kapıların açılmasını istedi. Korku ve panik içinde kaçışan insanlara defolun diye haykırdı. Daha sonra nasıl geri geri gidebileceği öğrendi vatmandan ve onu da indirdi. GERİYE! GERİYE! Doğduğu güne, günahsız olduğu hayatın içine gidecekti, yalan söylemediği, kimseyi, en çok da kendini aldatmadığı günlere, yalanın yaratılmadığı… Böyle düşünüyordu. Bunları yapmamıştı ama yapsa ne olabilirdi? Korku… Korkuyla alakası yok, saçma olana korku demek aptalların işi…
İndim. Beni beklemediğini biliyordum. Ama yine de engel olamadım kendime. B blok kat: iki, aşağıdan zile bastım uzun uzun. Asansörle üçüncü kata çıkıp, merdivenlerden bir kat aşağı indim. Kapı açıktı, kapının arkasındaydı, gözleri vardı… İçeri girdim, sarıldım. Hayır sarılmadım. Sarılmamı istemiyor, bu kadar samimiyet fazla arsızca. Elini tuttum, dışarı çektim. Gelemem, dedi. Gözlerinin içine baktım. Sustum. Anı dondurup kenara çekildim. Kendime baktım. Yüzümde yalanın zerresi yoktu; çünkü oynamıyordum. İlk defa belki… Ona bakmaya, aklının, kalbinin içine girmeye niyetlendim fakat olur da kendimi bulamam endişesiyle yapamadım. Tekrar anın içine girdim. Üzerine şalını aldı. El ele indik merdivenlerden. Dışarı çıktık. Bu nasıl olur daha demin saat on ikiydi, dedi. Şimdi de on iki, dedim gecenin parlaklığı bu. Gece o kadar parlak ki gözümüz başka görüyor. Yalancı, dedi. Sen iyi bir yalancısın. Evet, dedim konuştuğumda yalan söylüyorum fakat sustuğumda yalanı öldürdüğümü görmen lazım. Bir şey demedi, diyemedi. Başını omzuma koydu. Seninle (…)
"Uyan bakalım çocuk, kütüphane kapanıyor. Saat sekiz."
Gözlerimi açıyorum karşımda yine o kadın. Ne uyanması, ne sekizi. Önümdeki sekizler de gerçek?
"Çok fazla uyumuşsun sen. Oyalanma, kapandı bu dükkân."
Kâğıtlarımı, kalemleri alıyorum çıkıyorum. Kendimde değilim henüz. Birden önümden o geçiyor. Nereye diyorum koluna yapışıp? Siz kimsiniz, diyor, beni tanımıyor! Ama sen diyebiliyorum gücümün yettiğince, aklımın erdiğince… Sizi ilk kez görüyorum, diyor ısrarla. Anı dondurduğumu hayal ediyorum, olmuyor… Neden yapamıyorum, diyorum kendime neden… Sesler. DAVET. Durumlar birikiyor ve olay, zaman tetikleyici, an tanık; peki ya ben? Kolundaki saate bakıyorum. Kalp şeklinde ve sekizi sekiz geçiyor. Elimin içinden sıyrılıyor, uzaklaşıyor; bir şey yapamıyorum…
"Uyan evladım saat on iki bak öğle oldu, ezan okunacak, miskin gibi yatıp durma."
Ne on ikisi? Anne? Gözlerimi açıyorum: Evim! Düş içinde düş! Kucağımda kitap: Uzun Sürmüş Bir… Gülüyorum. Gerçek olan her zaman benimle ya, en çok buna seviniyorum. Yüzümü yıkayıp saat on ikiyi on iki geçe kahvaltıya oturuyorum…




