- Zahid. Oğlum yavaş. Acele etme bırak ateşi soğusun, demlensin. Bir bok anlamadan bitip gidecek. Kafa dumanlanmadan gitmez muhabbet. Daha gece uzun, sabırlı ol.
Elimdeki sarmayı kül tablasına bırakıp koltuğa yaslanıyorum. Sakin durmaya, sabırlı görünmeye çalışıyorum, olmuyor. Uzanıp masadaki tespihi alıyorum. Taşlar elimden kayıp gidiyor. Acelem var benim. Bir an önce kurtulmalıyım, dışarı çıkmalıyım buradan. Geldiğime çoktan pişman oldum bile. Artık yapacak bir şey yok. Kıpırdayamayacak hale gelene kadar içmeli, buğunun içinde kaybolmalıyım. Sordum bir kere artık. Anlatacak hikâyeyi. Dökecek önüme.
- Zamanın birinde, bizim buralara çok uzak olmayan bir ülkede iki halk yaşarmış. Biri yeryüzünde, diğeri gökyüzünde. Gökyüzünde yaşanlar hem yeryüzündeki halka hükmeder, hem de kendi aralarında anlaşamaz savaşıp dururlarmış. Bu iki halk pek geçinemezmiş ama gökyüzündekiler çok güçlüymüş, toprakta yaşayanlar çaresiz boyun eğer, yaptıkları her şeye katlanırlarmış. Toprakta yaşayanlar çok yoksulmuş, yukarıdakilerin eline bakarlarmış. Bizim halimiz gibi yani anlayacağın. Gökyüzündekiler canı istediğinde yardım eder, kafası bozulduğunda da cezalandır, ebesini sikermiş yeryüzündekilerin. Yukarıdakiler istediği zaman yeryüzüne iner dolaşır takılırmış ama yeryüzündekiler asla yukarı çıkamazmış. Dinliyor musun oğlum. Başladık hikâyeye. Uyuyor musun lan. Bizde bu kafayla hikâye anlatmaya çalışıyoruz sana amına koyim.
- Dinliyorum abi, uyumuyorum.
Silkinip doğruca yüzüne bakıyorum. Ağzına, sararmış dişlerine, alnındaki kırışıklıklara gözümü dikiyorum kırpmadan. Dinlediğime inansın, bitirsin hikâyesini.
- Ben bir işeyip geliyorum. Sen de sar bir yandan. Kafa açılmaya başladı. Kaldığım yeri unutma gelince devam ederiz.
Malzemeleri önüme alıp sarmaya başlıyorum. Zahid. Adım bu benim. Dedem koymuş. Üzerime yıktıkları isme hiçbir zaman sahip olamadım, onlar da bana. Sevmedim hiçbirini. Yüzlerini bile hatırlamam. Hayatıma yakışacak, üzerime giyebileceğim adımın zıddının ne olduğunu da hiçbir zaman öğrenemedim.
Daha bir hafta oldu içerden çıkalı. Dönüp dolaşıp buraya geldim. O anlatabilirdi. En azından bu kalmıştı aklımda. Sekiz sene tuttular içerde. Öldüğümden iyice emin olunca da serbest bıraktılar. Sustum hep. Önce karakola götürdüler. Nezarethanenin duvarındaki kan izlerini silmişler midir, bilmem. Dövdüler, elektrik verdiler, sustum. Mahkeme salonunda kimseyi tanımıyordum, yabancıların yanında konuşmayı sevmem. Sonra deliğe götürdüler. İşte orda kaldım sekiz sene. İlaç verdiler, elektrik verdiler, adına tedavi dediler. Oradakileri de tanımıyordum. Nihayetinde bir soru sormak istiyorum, dedim. Merakla dinlediler. Sordum, cevap yok. Gene ölmeye yatırdılar. Akım içimden geçtikçe neden sustuğumu da unuttum.
Gözlerimi yumuyorum. Elim yüzüme gidiyor, yanağımı okşuyorum..
- Hazır mı oğlum sigara? Hah şöyle bak keyfim yerine geldi şimdi. Ver de yakalım mereti. Nerede kalmıştık. Peh ben de sana soruyorum hangi akla hizmet. Mal gibi bakıyorsun suratıma. Neyse, bu gökyüzü halkından yüksek rütbeli bir zat yeryüzüne iner ortamlara takılırmış. Gide gele yeryüzü halkıyla muhabbeti arttırmış, kanı ısınmış. Onların haline, çaresizliğine acımaya başlamış. Gökyüzünün yöneticileri keyfine göre aç bırakıyormuş aşağıdakileri. Yemeklerini pişirmelerine, sıcak bir çorba içmelerine bile izin vermiyormuş. Bizimkinin kafası bu duruma çok bozulmuş, gidip kralın hazinesinde saklı ateşi çalıp gizlice yeryüzü halkına götürmüş. Tabii aşağıda bir sevinç bir sevinç sorma gitsin. Kral durumu fark edince çok sinirlenmiş. Köpürmüş hiddetten. Ateşi çalanın da aşağıdakilerin de anasını belleyecem, demiş. Hemen adamlarını gönderip rütbeliyi yakalatıp huzuruna getirtmiş. Sana öyle bir ceza vereceğim ki sonsuza kadar bu yaptığından pişman olacaksın, demiş. Rütbelinin sırtına bu oda kadar kayayı bağladığı gibi, bir dağın tepesine sürgüne göndermiş. Bizimki sonsuza kadar sırtında kaya, dağın tepesinde yuvarlanıp durmuş. Sıra gelmiş yeryüzü halkına. Biz de hikâyemizin en önemli kısmına, sorunun cevabına geldik. Al bakalım çek bir iki fırt da merakın yatışsın. Çok da meraklı bakıyorsun ya.
Uzanıp alıyorum sarmayı. Derin bir nefes çekip masaya bırakıyorum. Gözlerim kararıyor. Sorunun cevabına geldik, dedi. Geldik mi sahiden. Ellerim titriyor. Bir kelimenin anlamı yüzümdeki yara izinin anlamını açıklamaya yeter mi?
Şakağımdan yanağıma kadar uzayan çizgiyle bölünmüşüm, öncesi karanlık. Hatırlayamıyorum. Bazen yüzünü görür gibi oluyorum, zihnimin bulanıklığında kayboluyor çizgileri. Saçlarını, bacaklarını, gülümsemesini hayal ediyorum. Sikim kalkıyor. Durduruyorum düşüncelerimi. İstemiyorum.
‘Ben senin intikamınım, senin içinden doğdum ben’ demişti bir keresinde. Anlamamıştım. Söylediklerini anlamıyordum zaten ama seviyordum, âşıktım. Her sevişmemizde yeniden doğuyor ve her seferinde yeniden ölüyordum. Etim, tırnağım gibi bağlanmıştım.
Yara izimden hemen önce kollarında doğmak üzereydim. Bacakları sırtıma dolanmış, karnım karnında, göğüsleri göğüslerimde, etim etinin içindeydi. Nefes alamıyordum. Düşte miydim yoksa karabasan gibi bir boşlukta yok mu oluyordum bilmiyorum. Gözlerime çoktan karanlık çökmüştü. Ne iniltilerimizi ne de gecenin seslerini duyuyordum. Kaybolmuştum.
Yatağa girmeden önce elimden tutup bir şeyler söylüyor üzgün bir sesle. Gene anlamıyorum. O kadar arzuluyordum ki onu, kelimeleri içime almak istemiyordum. O an incecik boynu kollarımın arasındayken gene anlam veremediğim sesler duyuyordum. Uzaktaki rüya ülkesinden gelen, büyülü bir şarkının melodisi. ‘Zahid dur’ ‘canım acıyor ne yapıyorsun’ ‘Zahid yapmaaaa’. Yumuşacık elleriyle yüzümü okşuyordu sevgilim. Onun da benim kadar mutlu olduğunu hissedebiliyordum. Tırnaklarını yüzüme geçirdikçe yatağın her tarafına kan fışkırıyor, ikimiz de zevkten inliyorduk.
Sonra patladım. Ellerim çözüldü. Bacaklarım titremeye başladı. Ölmüştüm. Külçeye dönüşmüş vücudumu aşkımın soğumaya başlayan bedeninin yanına bırakıp gözlerimi kapadım. Yanaklarım sızlıyordu.
- Uzatsana oğlum. Yapıştı eline. İçmeyi beceremeyen adamlara uyuz oluyorum. Az kaldı zaten sonuna geldik. Sen de siktir git bitince, burada zıbarma.
Devam edelim bakalım. Sıra yeryüzü halkına gelmişti. Kralı yatıştırmaya yetmiyor rütbeliye verdiği ceza. Gözünü yeryüzüne dikiyor. En yetenekli adamlarını topluyor hep beraber bir hatun yapıyorlar. Görenin bir daha gözünü alamayacağı, taş gibi bir hatun çıkıyor ortaya. Ama hatunu biraz saftirik yapıyorlar, salak olsun da ne isterlerse yapsın diye. Sonra yeryüzüne gönderiyorlar. Gönderirken bir de kutu veriyorlar eline. Öyle sıradan bir kutu değil ha. İçinde bin türlü pislik, kötülük, mikrop var kutunun içinde. Bizim karı da saftirik ya, yeryüzüne iner inmez merak kaşıyor bir yerlerini, hop açıyor kutuyu hemen. Dünyada ne kadar mikrop, kötülük varsa o gün yayılıyor ortalığa. Kutuyu kapatıyor ama geç kalıyor. Umut içerde kalıyor. İşte oğlum sorunun cevabı da tam da burada. ‘Pandora’ bu kadının adı. Bir dokunuşuyla dünyaya kötülüğü yayan, ateşin bedelini ödeten kadın.
Kapandım. Duymuyorum, görmüyorum. Sekiz yıl önce etrafımı saran boşluğu kucaklıyor, içinde yok oluyorum. Deliğe geri dönmeli, bu gece öğrendiklerimi de unutmalıyım. Yüzüm durmadan sızlıyor.
- Zahid. Duyuyor musun oğlum, hikâye bitti. Kalk. Uyudun mu yoksa...




