Bin bir sınavdan geçip, bin bir evren dolaşıp bu hayata giriş yapmış olduğu gündeki şafak sökümünün sessizliğini iyice içine sindiren, üç yaşına kadar gelmiş olduğu ortamı tam olarak kabullenemeyen, üç yaşından sonra gözlerini evin içinde bir aşağı bir yukarı Merhume Hadise ve Merhum Hüseyin Efendi’ye diken, Hadise Hanımefendi’nin evliyken bile üstüne dökülmüş yalnızlık yağmurunun içine bilerek isteyerek dalan, evde gürültüyle yapılan kavgaların arasında onarılmaz bir suçluluk duygusuna kapılan, kendisinden sonra gelecek olan iki kardeşinin kokusunu annesinin memelerinde hisseden ve kardeşleri bu âleme geldiklerinde her şeyi büyük bir olgunlukla kabullenmiş gibi görünüp ama içten içe kendini parçalayan, altı yaşındayken gitmiş olduğu hocada Arapça harfleri bir çırpıda öğrenip gelecek yılın baharında Kuran’ı hatmeden, Kuran’ın hatminden sonra üstüne yıkılan Türkçe harflerin arasından kendisine “Ali top oynuyor” cümlesi kuran, Alilerin ardından hayatına Veliler, Hasanlar, Ahmetler, Mehmetler, İhsanlar, Ayşeler, Fatmalar, Selimler, Nidalar giren, özgürlük duygusunu koşmuş olduğu çimenlerin üstüyle, tırmanmış olduğu ağaçların tepe noktalarıyla, çat pat dokunduğu uzuvlarıyla özdeşleştiren, sayıların dünyasına girdiğinde çarpmayı, bölmeyi, toplamayı, çıkarmayı kendi bildiğince öğrenip, sayıların getirmiş olduğu diğer soyutlamalardan, çok bilinmeyenli denklemlerden ve bu soyutlamanın da ardında olduğu varsayılan ya da olan dünyayı herkesin ağzından dökülen “Allah’ın işidir” diye hiç sorgulamadan öylesine kabullenen ve bu kabullenmenin ardından bu soyutlama ile ilgili her türlü soruyu başkalarının ağzından dökülen kelimelere bırakan, kelimeler ve soyutlama bir süreliğine unutulduğunda kendi bedeninin içine akan bir madde olduğunu algılayan, bu maddeselliğin içinde yüzerken birden ergenlik çağının duvarlarına çarpan, bu çarpmanın etkisiyle tekrar bedeninin içine dalıp elleriyle kasıklarını okşamaya başlayan, kasıklarını okşarken de çocuksu parmakları sertleşmiş kıllı bir uzva çarpan, bu uzvu keşfettiğinde ellerini içgüdüsel olarak aşağı yukarı oynatmayı öğrenen, bu uzvun ucundan sarı sıvı aktığında bunu kimseye göstermeden odada bulmuş olduğu tuvalet kâğıtları ile yaka paça ortadan kaldıran, söz konusu olan uzvu yukarı aşağı el hareketlerinden sıkıldığında, kendisine yeni maceralar arayan ama çevredeki bütün kadın bedenlerinin kendisine kapalı olduğunu dehşet içinde fark eden ve bu duygu içinde kendisini aynı yolda bulmuş arkadaşları ile şehrin ucundaki herkesin bildiği genel olan eve giden, orada devasa bir beden çıplaklığı ve davetkârlığı ile karşılaşan ve bu davetkârlık karşısında uzvunun sertleşmesini engelleyemeyen, engellenemeyen engelleri aşmak için kendisinde var olan uzvu, davetkâr bedenlerin birisinin içine sokan ve soktuktan sonra kalçasının bir noktasından gelen sokup çıkarma itkisine içgüdüsel olarak engel olamayan, sokup çıkardıkça davetkâr kadının gözlerindeki anlamsızlığın ve yalnızlığın arttığını fark eden, ama aynı zamanda hem kendisini hem bu davetkâr kadını ortak bir noktada buluşturan hatta ortak bir özden somut bir düzeye getiren sayıların ardındaki çoktan unutmuş olduğu dünyayı bir anlığına hatırlayan, hatırlamanın ardından bilinmezliğin kendisine yüklemiş olduğu korkudan bir anda kurtulmak isteyip tekrar insanların ağzından “Allah’ın işidir” sözlerine sığınan, içinden akan sarı sıvı kadının çıplaklığına yayıldığında hayatı yorumlamanın başka bir yolu olduğunun da farkına varan, bu farkına varışın ardından şehrin ucundaki herkesin bildiği genel olan evden hızlı bir çıkış yapıp, hayata atılan, üzerine sinmiş olan kadın enerjisiyle bir anda ergenlik çağından çıkıp, kendisini üniversitenin kapısında bulan, üniversitenin kapısına geldiğinde kazandı belgesi kendisinden resmen istenen, kapıdan bir kez giriş yaptığındaysa, sadece öğrenci işlerine gelmek için uzun iki tarafı ağaçlı soğuk bir yoldan öğrenci işlerine ulaşan, öğrenci işlerinde kendisi gibi olan binlercesini gören ve onları bir araya getirmiş olan kaderin içine katılıp üniversitenin içine kurulmuş olduğu ormanda hem ilkbaharı hem sonbaharı hem yazı hem de en uzun kışı gören, kış mevsiminin içindeki ormanda bütün geçmişi karla birlikte toprağın altına gömülen, ve orada diğer öğrencilerin geçmişleri gibi yıllarca saklanan, karın getirdiği soğukluğun beyninin içine işlediği, akşamüstü üçte kararan havanın asla baharı ve yazı getirmeyeceğini düşündüğü ama bir anda her yerde şarkıların söylendiği, tensel oyunların genel olmayan evlerde ve köşelerde oynandığı ve tekrar kendisini bir anda bu oyunların içinde bulup üç harften oluşan aşk denen sözcükle tanışıp sonra “neden bu kadar beklemek zorunda kaldım ki” diye tam kadere hayıflanacakken “Allah’ın işidir” sözcükleri kulaklarında çınlarcasına, patladığında aşkın vermiş olduğu hazla kendisini nikâh masasında bulan, üzerine geçirmiş olduğu damatlık kıyafetin içinde imzayı atarken, oraya gelmiş olan bütün konukların beklentilerine cevap vermeye çalışan, beklentilerin ardından, evlilikle birlikte gelen rutinin içinde sürüklenen, yeri geldiğinde arkadaşları ile evlilik kurumunu eleştiren, ama aradan on beş yıl geçtiğinde karısına olan sevgisinde bir şey değişmediğinin farkına varıp buna şaşıran, arkadaşlarının eşlerini aldatma hikâyelerini rakı-balık sofralarında dinleyen ve bu arada Boğaz’dan geçen vapurların sessizce ilerleyişini seyrederken arkadaşlarının içinde bulunmuş olduğu dünyayı anlamaya çalışan, gemilerin ışıkları Boğaz’ın derin sularında kaybolduğunda evli erkek arkadaşlarına bir süreliğine sevgililik eden kadınların kokularını Boğaz’dan esen ılık meltemle üstünde hisseden, arkadaşlarının ve onların karılarını düşünürken, birazcık da olsa onlar için hayıflanan, hayıflanmanın ardından arkadaşlarının sevgilileri ile yaşadıkları hikâyeleri dört gözle bekleyen, rakı-balık sofrasının ardından eve döndüğünde yatağa girerken her zamanki masum çocuk gibi davranan, yatağa yarı açık biçimde uzanmış karısının gözlerine baktığında, erkek arkadaşlarının kadın sevgililerinin Boğaz’a sinen kokularından zerre bile hissettirmeyen ve kendi içinde vicdanı hep rahat olup, yatağa tam olarak uzandığında biraz sonra uykuyla birlikte uzanacak olduğu âlemin kelimelerini ve seslerini gecedeki gölgesinin içinde saklayan, sabaha uyanmasının ardından da, dokuz ay sonra kucağında ağlaşan iki kız çocuğu bulan, hastane odasındaki karısının ikiz kız çocuğu sevinç gözyaşlarına ortak olan, kız çocukları ayaklanıp ortalıkta dolaşmaya başladıklarında, kendi kendine “elimden gelebildiğince iyi bir baba olmaya çalışacağım” diye söz veren, bu arada işine gidip gelen, sürekli terfi eden, terfi ettikçe çevresindeki samimi insanların sayısı azalan, bu azalmayı fark ettiğinde evindeki terasa oturup, kendi kendine bir rakı-balık sofrası kurup samimi olup olmadığını sorgulayan, bütün bu sorular arasında Boğaz’ı seyrettiğinde, gecede ve Boğaz’da kalmış kadın kokularını rüzgâr üstüne üflerken, ikiz kızlarının bir gecede serpilip kadın olduklarını fark etmeyen, kendi kızlarına tecavüz eden babaların haberlerini üçüncü sayfada okuduğunda kendisini ve tecavüzcü babaları ayrıştıran kaderin bilinmezliği içinde kaybolan, kaderin onu atmış olduğu konumdaki yerine bir anlam vermeye çalışırken bir anda saçları beyazlayan, ölüme yaklaşan her günde hem saçından hem yaşından hem ruhundan hem her daim gürbüz olan erkeklik uzvundan bir parça kaybeden, kaybettiklerinin arasında kendisine yeni bir kimlik bulmaya çalışan, bulmuş olduğu kimliğin içinde elli yaşına gelmiş ve hayatına gerçekte bir anlam veremeyen adamı karısından saklamaya çalışan, sokaklarda köşe kapmaca oynayan, karısı çok üstüne gittiğindeyse ona geç olarak gelmiş bir orta yaş krizine girdiğini söyleyen, bu arada önünde bekleşen otuz yılın her saniyesinin olasılığını içinde saklayıp bunun farkında olmayan, içimizde bulunan politikacılara küfreden ama hayatla ilgili bazı şeylerin asla değişmeyeceğini çoktan bilip ilk kez anladığında, zamanla hantallaşan erkeklik uzvu, rüyalarında başka bir yüzle ortaya çıkıp, Binbir Gece Masalları’ndan bin bir tane huriyi toplayıp, zaman her birimize farkında olmadan dokunup bizi içinde nasıl akıtıyorsa, her huriye dokunup cinsel birleşme sonu rüyaya sinen sonsuzluk yağmurunun son damlalarının izini yatakta fark eden, karısına “sevgilim eski günlerimizi hatırlatan bir rüya gördüm” diyen, yataktan ilk adımını atıp terliklerini giydiğinde kapının ucunda kendisini bekleyen son otuz seneyi, her gün aynı terlik ve pijama ile karşılayan, son demler geldiğinde iyice eğilip bükülüp ellerinin baskısı kapının kolunda artan, Merhume Hadise ve Merhum Hüseyin Tekyol Efendi’nin oğlu, Merhum Ömer Müftü Karacan ve Merhume Muazzez Karacan’ın damadı, Merhume Mina ile Merhum Ord. Prof. Dr. Timuçin Tezdöner’in amcası, Barış ve Aysel Yalınel, Zuhal Ermez ve Orhan Ermez ve Merhum Hakan Hayati’nin dayısı, Merhum Metin Dalkıran’ın kayınbiraderi, Merhum Aysel Gedik’in eniştesi, Sema Çakmaz ve Seher Yanar, Cem Toprak, Melis Çanga, Ahmet Hamdi Okumuş, Fisun Bolduk’un kuzeni, Nuriye Talan’ın manevi kardeşi, Prof. Dr. Ayşe Feride Tekyol’un sevgili biricik eşi, Can ve Cem Tekyol’un ağabeyi, Yeliz ile Filiz’in babası, Vadi, Yamaç, Lale ve Doğa Karaahmet’in büyükbabası,
İş Bankası (Emekli) Genel Müdürü
Herkesin sevgilisi,
Hamit Rahmi Tekyol
13 Aralık 2013 tarihinde hakkın rahmetine kavuşmuştur. Cenazesi Teşvikiye Cami’inden 14 Aralık 2013 Çarşamba günü öğle namazını müteakip kaldırılacak, Zincirlikuyu Aile Mezarlığı’na defnedilecektir. Acımız sonsuzdur.
Allah rahmet eylesin…




