İzini sürdüğüm zaman boyunca ona duyduğum öfke, korku -ve belki anlaşılmaz bir saygı- yerini tek soruya bıraktı.
Ülkenin kıyısındaki ücra bir kasabanın dışında, sapa bir köyde buldum onu.
Küçük bir kulübede yaşıyordu. Duvarları renksiz, fakir bir ev. Köydeki diğer evler gibi. Bu coğrafyadaki tüm evler gibi.
Oturmam için yer minderini işaret etti, kapıyı açan, beni eşyasız, duvarları kireçli odaya buyur eden yaşlı kadın. Yüzüme hiç bakmamıştı. Hep yere eğikti bakışları. Onu görmek istediğimi söyledim, ne evet dedi, ne hayır, sadece derin bir nefes aldı. Çok ağır adımlarla çıktı odadan. Bir fısıltı duydum, yalvarır gibi bir ses. Sonra sessizlik. Odanın, köyün, etraftaki dağların sessizliği.
Düşmanım yaşlı kadının kolunda girdi odaya. Ayaklarını yere sürterek yürüyordu. Kör olduğu daha ilk anda anlaşılıyordu. Bakışlarını yitirdiğini hiç düşünmemiştim, ama yüzü yıllarca düşlediğim gibiydi: Kuşku ve yalnızlık dolu bir ifadesi vardı. Dudakları mosmordu. Titriyordu. Karşımdaki mindere yerleştirdi onu yaşlı kadın. Bana soğuk ayran verdi, biraz ekmek ve peynir koydu önüme. Çekildi sonra. Bir daha görmedim onu.
Katığımı ağır ağır yedim. Yaşlı düşmanım benim asla göremeyeceğim bir noktaya olanca dikkatiyle bakıyordu. Ne görmek istiyorsa ona bakıyor olmalıydı. Körlüğün bir hediyesiydi bu belki.
Sigara yaktım, parmaklarına tutuşturdum. Bir tane de kendime yaktım. Sonra kim olduğumu söyledim. Hiç şaşırmadı. Yüzündeki kayıtsızlıktan, bir gün onu bulacağımı bildiğini anladım. Bu köyde on yıllarca yaşadığı sessizliği, kaçaklığını düşündüm. Değer miydi? Ya da benim onu ararkenki tutsaklığım? Başka türlü olabilir miydi?
Dik tuttuğu sırtını duvara yasladı. Bilgece bir duruşu vardı. Sabır dolu. Belki suçluluk, belki kaçmak, belki bir ömrü buralarda yitirmek. Sabır bunlarla mı büyüyordu? Sonra bir iç hayat. Kimseye anlatamadığı. Benim kimseye anlatamadığım. Cevabını aradığım sorular... Ama şimdi sadece biri önemliydi soruların. Babamı niye öldürdüğünü sormadım ona. Yıllarca nasıl gizlendiğini de sormadım, pişmanlığını da. Benim kadar o da korku duymuş muydu, gece kabusları benimkilere benziyor muydu? Düşerimde her açtığım kapıda onunla karşılaşıyordum. Yıllardır yaptığım tüm yolculuklar onu bulmak içindi.
Sadece bir soru belleğime kazınmıştı. Babamı öldürdüğünde, son anda, yüzünde ne gördüğünü sordum - ölüsüne bakamadığım babamın yüzünde.
Uzun süren bir suskunluk oldu. Hava kararıyordu. Benim yorgun nefesime düşmanımın hırıltılı soluğu eşlik ediyordu. Köye inen sessiz akşam huzursuz etmişti beni.
Bulunduğumuz oda karşımdakini seçemeyeceğim kadar karardığında (artık ben de kör sayılırdım) sorumu cevapladı:
"Boş bir arsadaydık, ben, suç ortağım ve baban. Ellerini telle sarmıştık. Gözleri örtülüydü. Bir ayin gibi gerçekleşti herşey. Olması gereken bir hesaplaşmaydı. Kaçış yoktu, hiçbirimiz için. Bıçağımı çıkardım, havaya kaldırdım, o sonsuzmuş gibi gelen anda, birden her yana derin bir karanlık indi. Derin bir siyahlık. Kulaklarım uğulduyordu. Heyecandan sandım, geçer sandım, bıçağı indirirsem... eti sıyırırsam biter sandım. Karanlıkta savurdum bıçağı, etin yırtıldığını, demirin çok derinlere indiğini duyumsadım. Geri çektim ve tekrar savurdum. Birkaç kere. Kolumdaki güç kesilene kadar. Gözlerime inen perde bir daha kalkmadı. Tanrı'nın gazabı mıydı bu bilmiyorum. Hiçbir gün tekrar görmeyi ummadım. Ne bir kadını, ne denizi, ne de yüzümü. Ama çığlık kaldı kulaklarımda. Babanın çığlığı. Hiç geçmeyen bir çığlık. Hiç dinmeyen bir acı.. Bu köye kaçırdılar beni, hep sustum. Hep babanı dinledim, bu ıssız köyde yıllardır dinlediğim çığlığı.." Bir an sustu. Ter içindeydim. "Buraya niye geldiğini biliyorum... Sustur bu sesi artık..."
Sabaha karşı çıktım düşmanımın evinden. Köy derin bir uykudaydı. Batmak üzere olan ayın ışığında, ıssız toprak yoldan kasabaya yürüdüm. Bulduğum ilk otobüsle uzaklaştım oradan. Düşmanımın son çığlığı hâlâ kulaklarımdaydı.






