Eski bir köy evindeyim. Köhne bir odada. Hem amcamların evi, hem değil. Tavandaki merteklerin kararmış gövdelerinden örümcek ağları sarkıyor. Köşedeki buzdolabının arkasından bir kertenkele çıkacak zannediyorum. Dolabın lastikleri dışarıya fırlamış, paslı. Nasıl korkuyorum. Yalın ayağım. Kırık dökük bej mermerlerde iğrenç lekeler. Her an kertenkele atılacak diye ayaklarımı büzüyorum olduğum yerde, endişeyle etrafı inceliyorum, çivi deliklerinden siyah ince şeritler halinde aşağıya inen karıncalara takılıyor gözüm. Bir süre onların o telaşsız ilerleyişlerini izliyorum. Derken bir gıcırtı. Babam tahta kapıyı aralıyor. “Baba girme!” diyorum. Yüzünü hafif uzatıyor içeriye. Eşyalardan beni göremiyor. Esmer kıvırcık saçlı bir adam, babam değil. “Mayonu giydin mi?” diye soruyor bana. Plaja mı gideceğiz ne. Sırtımı sıvazlayan endişeden kendimi kurtarıyorum. Mayom odanın ta neresinde. Adam sonunda beni görüyor. Pembe, kısa bir gecelikleyim. Çekiniyorum. Hızla koşup kapıyı iterek kapatıyorum. İri burnu kapı arasına sıkışmaktan son anda kurtuluyor. Demir sürgünün kararmış tokasını çekiştiriyorum telaşla. Kapıyı kuvvetlice ittirmemden pervazın yanındaki kerpiçler yere dökülüyor. Kocaman bir oyuk. Kim bilir ne zamandan beridir öyle. Eğilip içine baksam yan odayı görür müyüm diye çocukça bir düşünceye kapılıyorum. Civciv seslerini de yavaşça oyuğa yaklaştığım vakit işitiyorum. Ne garip. Çok uzaktan geliyor adeta sesleri, belli belirsiz, delik zifiri karanlık, tekrar duymak için dikkat kesilince karşıda pencere parmaklarına yaslanmış beni izleyen Bora’nın gülüşünü duyuyorum. Bana gülüyor. Hâlime. Derhal doğrulup bacaklarımı örtmeye çabalıyorum, gecelik çok kısa, hiçbir şey yok örtecek. Elimle git diyorum, koşaradım odanın ortasına geliyorum. Pencerenin pis demirlerinden çekilip arabasına dönüyor. Arabada bizimkileri görüyorum. Hepsi de giyinmiş, partiye gitmeye hazır. Suna, Pervin, Can, İlhan... Suna arabadan uzanıp bana bir şeyler söyleyip duruyor ama duyamıyorum ki, sesi çok kısık. Sözümona koca arabada yer kalmadı diye İlhan’ın kucağına oturmuş, aklınca beni kıskandıracak. Partiye gelmemi istemesinin tek sebebi de bu. Saçmasapan hareketler yapıp gitmelerini işaret ettikten sonra yan taraftaki seyfolun arkasına saklanıyorum aniden. Bir müddet sonra Suna’nın anlamsız sesi silinince gittiklerini anlıyorum. Seyfol, biçimsizce duruyor, birisi arkaya biriken tozu almak için bir-iki adım öne çekmiş gibi. Ayağım yerde sürahi gibi bir şeye çarpıyor, vazoya da benziyor, zümrüt yeşili, kulpu kırık. “İşte” diyorum, “Seniha’nın geçen arayıp da bulamadığı sürahi, meğer seyfolun arkasındaymış.” İçinde bir avuç kül. Yanında da toza toprağa bulanmış dantel işlemeleri duruyor. Orospu, bir de bana kızar, işlemelerimle alay eder, şunların haline bak. Kafamı kaldırdığımda, az ilerde, kırık bir çeyiz sandığı. Danteller de ondan fırlamış olmalı, Seniha’nın sandığı değil ama. Bal rengi, adi bir şey, cam kapağı kırılmış, incik boncuk ne varsa saçılmış etrafına. Bir kanat sesi. Sinek ölüleriyle dolu yapış yapış lamba kablosunun etrafında irice bir arı hızla dönüyor. Aslında arı da değil, kuş büyüklüğünde kanatlı bir böcek, gövdesi tüy yumağı, külrengi. Kıpırdamıyorum, beni farketmemeli. İnce, zar gibi kanatlarının tiz sesinden sivri bir iğnesi olduğu düşüncesine kapılıyorum. Çok geçmeden merteklerin arasında kayboluyor. Yer yer beliren küçük saman oyuklarda. Odaya bir sakinlik çöküyor, tüm seslerin boğulduğu. Kireçli duvarların serinliğini şimdi farkediyorum, her şey bir öğle uykusu kadar dingin. Rüzgarın hafif esintisini işitmeye başlıyorum. Sustaları gitmiş kanepenin üzerindeki kirli çarşafı mecalsizce havalandırıyor. Köşesindeki ucuz karanfil işlemeden ve sigara yanığından anlıyorum bu çarşaf benimdi bir zamanlar. Sanki daha büyüktü. Eskimiş, tozlu. Uçmasın diye üstüne tilkiyi koymuşlar. Tilki. Erdem abinin, yıllar önce vurup içini doldurarak salona koyduğu boz tilki. Tilkinin burada ne işi var? Tahta bir tekerlek sesi yükseliyor yan odadan, tekdüze. İplik makinesi. Pervin halam olmalı. Karanlıkta nasıl görüyor ki? Küçük kapının aralığından odanın zifiri karanlık olduğunu görüyorum. Eşikte zeytinyağı kutularında çiçekler var. Dönen tahta tekerleğin sesi. Ona doğru bir iki adım yaklaşayım derken saksıların aralığından sinsice kafasını uzatmış bana bakmakta olan kertenkele. İrkiliyorum. Büyük, kalın kafası, soğuk kavisli gövdesiyle iki saksı arasında üzerime fırlamak için hazırda bekliyor. Bej kirli mermerlerde, geri geri, seyfola çarpıyorum, seyfol da sürahiye. Sürahi sağa sola tartılıp duruyor. Cesaretimi toplayıp ona bakıyorum. Ve göz göze gelir gelmez bir hayalet gibi kaçıp karanlık odaya girdi. Geri gelmez artık. Halam ondan korkmuyor. Huzursuz bir rahatlamayla derin nefes alıyorum. Demir karyolanın üzerinde atılı duran mayom çok kirlenmiş. Sanki üstüne pislemişim. Şekli modeli aynı Zehra’nın mayosu gibi. Ama fıstık yeşili değil, açık pembe, garip, alacalı bulacalı desenleri var. Üzerinde bir tespih duruyor, iri kahverengi taneli. Muziplik olsun diye mayomu tutup hızla çekiyorum. Tespihi kıpırdatmadan altından çekip almak istiyorum aklımca. Ama mayomu çekmemle tespih yere düşüyor. Birden sürgülü kapı gürültüyle. Ne olduğunu anlamadan. Şalvarlı sarıklı bir adam içeri giriyor. Tespihi yere düşürdüm diye bana bağırıyor. Başkaları da var, kapının ağzında birikmiş telaşlı telaşlı bakıyorlar bana. Sanki çok büyük bir suç işlemişim gibi. Korkarak arkamı dönüyorum. “Özür dilerim!” Ağlamaya başlıyorum. Ama ne ağlama. İçim dışıma çıkıyor adeta. Geri yerine koymak için tespihe uzandığımda daha da yükseliyor haykırışı, ona dokunmama izin vermiyorlar. Babama sarılıyorum. Hemen yanımdaymış. Kucağında ağlıyorum. Beni korumasını istiyorum, gitmelerini söylemesini. Babamsa sırtımı okşamaktan başka hiçbir şey yapmıyor. Sarıklı adam durmadan bağırıp çağırıyor bana. Pervin halam, hıçkırıklarımı işitip içerden “Su iç, su!” diye sesleniyor. Gürültüyü duyduğundan herhalde yuvasından çıkıyor o tüylü böcek. Tavanda yine tiz kanat sesleri. Kertenkelenin kuyruğu buzdolabının altında hızla belirip kayboluyor. Sarıklı adam en sonunda kin ve nefretle çıkıp gidiyor odadan. Diğer adamlar da. Sesleri, adımları uzaklaşıyor. Bir sessizlik. Sinirlerim boşaldığından mıdır yoksa korktuğumdan mı durmamacasına ağlıyorum. Pervin halam tekrar ediyor; “Su iç, su!” Her an sarıklı adam geri gelecek diye ayaklarımı büzüyorum olduğum yerde. Birden farkediyorum. Bu kucak babamın değil, bir yabancılık var. Elleri çok sert. Kafamı kaldırıp baktığımda. Yine o esmer adam, kıvırcık saçlı. Babammış güya. Ama değil. Biliyorum.






