Ben memur olarak çalışan ama çalışkan olmayan, hayal dünyasında yaşamasına karşın hayal gücü dar olan, görünmez gri giysileriyle bir hayaleti andıran ve şu anda, deniz kıyısına uzanmış bir parkta bulunan herhangi bir bankta, denize karşı oturan yalnız bir adamım. Yazları sıcak olmadığından denize gereksinim duymamış ve kara gökyüzünün altına kurulmuş, kar yağan küçük bir kentte doğdum. Biliyorum ki birbirini takip eden zamanlarda, aynı yolu kullanıp, her seferinde bulunduğum yerden farklı bir yere giderek, en sonunda doğduğum şehre varacağım.
Gölgemin beni izlediği bir saatte, gözlerim de akıntıyı takip etmekte. Uzunca ve dalgınca etrafını izleyen herkes gibi ben de aslında karşımdakilere değil kafamdakilere odaklanıyorum. Şimdi bildiğim her şey gelecekte akıntılar altında kalmış, yosun tutmuş, taştan bir merdiven olacak ve o esnada su üstünde yüzen bu sular boğulmadan yollarına devam edecekler. Onlar amaçlı ya da amaçsız şekilde, durmadan yol alırken, ben de buraya daha önce gelmiş olsaydım manzarayı şimdi nasıl hayal edeceğimi, denizin üstünde yürüdüğümü, ayak izlerimin de beni takip ettikten birkaç saniye sonra kaybolduğunu, gökyüzünde iki ışık ışınının birbirleriyle yarıştığını, altında buradan kesiniz yazan cetvelle çizilmiş ufuk çizgisini, denize attığım kaya parçasının suda oluşturduğu halkalardan yaş taşın yaşını hesapladığımı, çok uzaktaki bir tabancadan çıkan kurşunun açtığını yoldan giden kuşun kanat izlerini takip ettiğimi düşlüyorum. Düzen vermekten hoşlandığım için mi düşüncelerim bu kadar dağınık yoksa çizebildiği kadar düşünebilen bir ressamın eserine bakan düşüncesizin teki miyim bilmiyorum. Karakalem sevdiğim için karşımda mavi bir deniz bulunmaması da beni üzmüyor ve zaman saniyelerin toplamı olarak ilerlemeye devam etse de iki saniye arasındaki sonsuzluk hiç dolmuyor. Biraz kendimi biraz da zamanı düşünerek, ikimizin de içi rahat etsin diye bu anı belleğime kaydediyorum ve bu benim için hiç zor olmuyor çünkü süre o kadar yavaş ilerliyor ki, burada günün geceye varması için bir değil belki iki dünya birden var gücüyle dönüyor.
Yerleştiğim sıranın hemen yanında gökyüzünün çıkıp etrafı izleyebileceği kadar yüksek bir ağaç, ağaç yapraklarının ucunda da bir daha düşmeyeceğini düşünen yağmur damlaları var. Damlaları ve yaprakları sayamadığım için sabahın erken saatlerinden bu yana dünyanın ağzından çıkan tükürükle ellerini yıkamasını sağlayan kara bulutları saymayı deniyorum ama onu da beceremiyorum. Yağmurun yakın zamanda sona ermeyeceği sugötürmez ve damlaların ağaçları beslediği gibi hikâyeyi de geliştirdiğinin, hikâyenin de kurtların beklediği gibi karanlığı beklediğinin, yani bu yazının inatla yaz mevsimini getirmeyeceğinin farkındayım.
Dalga sesleri yaprak hışırtılarına karışınca, bu uğultunun rüzgârdan mı rüzgârın önüne kattıklarından mı geldiğini de bilmeden, seslerin ait olduğu görüntüleri iç içe geçirip denize düşmüş ağaçları zihnimde canlandırarak, karşımda duran her şey aslında tek bir şey mi, eğer farklı şeylerse her biri için çizgiyi nereye çekmeli diye düşünüyorum. Şimşekten sonra gürleyen göklerin de eninde sonunda denizle birleştiğini, şu anda çizgi çekmek yerine iki kelimeyi birleştirip sadece çezmek demek istememi, herhangi bir olayın sonunun farklı durumların başlangıcı olduğunu varsaymayı sıkıcı bulmamı ve benim kendim için bile iki boyutlu bir fotoğraf olmamı da göz önüne alarak, bende dahil olmak üzere her şeyin bir bütün olduğuna karar veriyorum.
Etrafı izlemeye devam ediyorum. Geçmişte uzun uzun baktığım, kışın doğup karları eriten güneş rengi saçlara sahip, nazlı, kurnaz, renksiz gözlü, bir anlamda özü gözü bir olan bir kız bana, “Birinin sana baktığını anlamak için, kafanı rastgele bir yöne çevir; sana bakan kişi de aynı yöne bakar.” demişti. Ben de bana bakan herhangi bir kimse var mı diye sağa sola göz atıyorum ama pek bir şey göremiyorum. Zaten çok uzakta birinin bu tarafa baktığını görseydim hareket etmeye başlardım ki, o kişi şayet bana nişan aldıysa vuramasın. Şimdilik güvendeyim ancak benim de ayın hangi yüzünü döndüğünü ya da birinin gözlerindeki yansımamı görmek için kıpırdamaya ve yakından bakmaya başlamam gerek.
Cebimden çıkardığım kâğıtmendili, her seferinde katlamam gerektiğini unutmadan, sırasıyla alnımı ovuştururken, burnumu karıştırırken ve ağzımı silerken kullanıp, üç kere katlanmış bir şekilde eski yerine koyuyorum. Tepelerin ardında, suyun altında ve kafamın içinde ne var tam olarak bilemediğim için, kafamın üstündeki saç sayısını hesaplamaya çalışıyorum. Başımda saçlarımın kapladığı alanın yüzölçümü ile birim alana düşen saç adedinin çarpımı bana yaklaşık bir sayı veriyor. Aynı yöntemle düşünce sayımı hesaplamayı düşünsem de, aslında böyle bir şey yapmamın hiç gereği yok. Önümde beni bekleyen saymaktan sıkılacağım kadar gün varken, değişimden zamanı, zamandan da değişimi kavramama karşın zamandaki değişimi değerlendiremezken, bana verilen sabit bir nokta ve fonksiyon ile benden beklenen, geleceğin günlüğünü tutmam.
Gecenin gündüz üzerindeki izleri uzamaya, gündüz de toz haline getirilip gecenin üstüne serpilmeye başlıyor. Olduğum yerde kalmak için bile bir yol izlemen gerekiyorsa niye oturayım deyip yürümeye koyuluyorum. Tüm gün aynı yolu gidip gelen, ancak kader gibi asla iki nokta arasındaki en kısa yolu tercih etmeyen belediye otobüsünü beş dakika bekliyorum. Bir yere giderken asla şöför koltuğuna oturmam ve her zaman kapılar önümde açılır. Yarı dolu olan otobüsün içerisinde, ölüme yakın olanlar ve bugün ölse mezarından iki kafatası çıkacaklar için ayrılmış yerleri geçip arka tarafta, cam kenarında boş bir koltuğa oturuyorum. Kemikleri kırılmış bir köprünün iki yakasını birbirine bağladığı bu şehrin, hız göstergesinin cam sileceği gibi çalışmasına neden olan trafiğini sinir dışı etmiş birisiyim. Bu yüzden sokaklarda yoğun memur yağışının başladığı saatte yola çıkmış olmayı kafama takmıyorum.
Yalnız başıma dolaşabilmek için genellikle en az iki arkadaş grubuna ihtiyacım olur; iş arkadaşlarıma evdekilerle, ev arkadaşlarıma da iştekilerle dışarı çıktığımı söylerim, bugün ise evle ilgili yapmam gerekenler var deyip işyerimden bir günlük izin aldım. Otobüs yavaş yavaş doluyor. Dışarının soğuğu camdaki buhardan belli. Otobüsün camında güdümlü füzeler gibi hareket eden ama neye güdümlü oldukları belli olmayan damlalar aşağı doğru ilerlemekte ve ben damlaların içinde sudan başka ne var merak ediyorum.
Yanımda oturan çocuk, ağır aksak gelen ve kendisinden gözlerini ayırmayan ihtiyara yer veriyor. Şu andan itibaren ben yelkovanım yanımdaki akrep. Yaşlı adam yanlışlıkla “Pencereleri kapatın ben sizin kadar yaşlı değilim.” diyor ve arkamızda oturanlar bunu konuşmalarına malzeme yapıyorlar. Yamaçlarımda dedikondu yapılsa da ses çıkarmıyorum. İhtiyar çok konuşuyor ancak ben zihinsel bir röntgenci olarak her zamanki iletişim kurmak istemeyen onaycı tavrımla söylediklerini dinleyip konuşmayı uzatacak tek kelime etmiyorum. Son olarak ”Baktık bakıştık çocuğumuz oldu, çocuklarımız baktı bakıştı torunumuz oldu, biz daha neyi bekliyoruz?” diyor, ardından durakta iniyor ve ben de müzik çaların kulaklıklarını cebimden çıkartıp, seçtiğim şarkıları dinlemeye başlıyorum. Şarkılar aslında birer uzunluk birimidir ve bu yüzden yol bitene kadar kaç şarkı dinlemiş olacağımı şimdiden biliyorum.
Otobüs o kadar doldu ki yeni yolcular artık ön kapıdan binemiyorlar. Amirine zam tanrıya zaman için yakaran, burnundan kan, vücudundan sümük akan memurlar sokaklarda; takım elbiseleriyle oturup terleyen cüce çocuklar evlerine dönüyorlar. Elden ele arkadan öne uzatılan biletlerin hislerini en iyi, şu an dinlemekte olduğum grubun her konserde kendisini seyircinin ellerine bırakan solisti anlar diye düşünüyorum.
Otobüsün kanatları olmadığı için yol sadece ikiye ayrılıyor ve biz sağa dönüyoruz. Camdan dışarı baktığımda, kapısında her canlı ölümü tadacaktır yazan cesetli bahçeyi görüyorum. Bu devirde ayak basılmamış ya da beden gömülmemiş toprak bulmak zor. Orda yatanlar son durakta inecekmiş gibi rahat uyuyorlar, ben de onlar gibi etrafıma dört tuğladan dört duvar ördüm, inmeyi bekliyorum. Ölülerin sahibi kıl kadar ince kırbacıyla kullarını kesse de, kuldan kaleler yapıp yıksa da, sonuçta o da toprağa gömülmek istemeyen bir bahçıvan. Siyah bir poşeti üfleyerek açıp, çöp sepetine yerleştirdikten sonra içine dünyayı fırlattı, denizler gökyüzünün rengini aldı, bu taş bu toprak neyse o halde kaldı; kendini boğan mikrop denize düştüğü an ise insanlık tarihi başladı. Saniyeleri birbirine bağlayan enerji bitse de, geçmişe doğru akan zamanda geçmişe yolculuk devam eder. Bedenler âleminden gelen bir yabancı olarak bu şehirde hiç mezarlığa gitmedim, gölgem bulutlara düştüğünde ise boğazına kadar toprağa gömülmüş mezar taşımın başında kim olur, kabrimin kabuğunu kırıp irinini kim akıtır bilmiyorum. Azrail bayat ölümgünü pastama üfleyip, hayat ışığımı söndürdüğünde, yani hesap verme zamanı geldiğinde ise yazılı günahlarımın altındaki boşluğu kozalak toplamaya giden şeytana imzalatacağım bunu biliyorum.
Nihayet şehrin kalbine geldim. Burada binalar sağını solunu göremez, ya önüne ya arkasına bakar. Boğum noktasının kum saatini ikiye ayırdığı gibi, ortasındaki küçük meydanda caddeyi böler, bu noktayı geçip yolun sonuna gelenler de saatin ters çevrilmesiyle birlikte aynı yolu geri gidip, asla ilk seferde bir yere oturmazlar. Ben de genellikle bir yere yetişir gibi yürürüm, durduğumda ise birini bekler gibi yaparım. Caddede kalabalıklar dalgalanıyor ve ben derinliklere dalıp çok daha sonra uzaklarda yüzeye çıkmayı planlıyorum. Adımlar aslında birer zaman birimidir ve bu yüzden yolun ne zaman biteceğini şimdiden biliyorum.
Vitrinlerdeki elbiselere bakanlar, bakar gibi yapıp kendi görünüşlerini kontrol edenler, elbiselerin giydirildiği cansız modellerin vücutlarına sahip olmayı hayal edenler bir arada. Kimi camın arkasından bana, kimi camdaki yansımama bakar, öteki gelir gölgeme basar. Ben de kumla yıkanan suratıma gömülmüş ölü gözlerle onlara bakarım.




