Mahallenin kalabalık sokağına akşam düştü düşecek. Oyunu dağıtmamız gerek artık ama kimse kıyamıyor. Herkes vakti biraz daha uzatmanın peşinde, aile bireylerini sokağa dökmenin riskini göze alıyor. Sonunda annelerin yolladığı ablalar gözüküyor, teker teker azaltıyorlar sayımızı. Ve geldikleri gibi öyle sert vuruyorlar ki kardeşlerinin kafasına; sanki demin annelerinden aldıkları emaneti sahibine ulaştırıyorlar, kendi yedikleri şaplağın acısını çıkarıyorlar bir güzel. “Aman” diyorum içimden, “iyi ki ilk çocuğum”. Bu sırada Ayten Abla gözüküyor yokuşun başında, salına salına yürüyor. Elinde file torbası, içinde üç beş erzak... File gibi turuncu renkteki elbisesi incecik, hafif rüzgar estikçe bedenine yapışıyor, kumaştaki çiçekler vücudunda açmış gibi gözüküyor. Poposu desen o elbiseye çok yakışıyor, elimde tuttuğum top kadar yuvarlak, bir o yana bir bu yana... Öyle güzel ki Ayten Abla, onun gibi olmak istiyorum büyüyünce…
Tam yanı başında durduğum kahvenin önünden geçerken, tavla oynayan adamlar mola veriyorlar oyunlarına, seyredalıyorlar. Biri Murat’ın babası, ötekini tanımıyorum. Murat da bizim sınıftan, her teneffüs ya "Sen dünya ol ben güneş olayım, etrafımda dön ama hızlı hızlı” diyor, ya “Yanığım kız sana, alacam seni” diyor. Ben de hep aynı cevabı veriyorum: “Hadi lan ordan, it”. Annem dedi böyle söylememi. Hele şu dönmeyle ilgili olanı eteğimin altını görmek için dediği hiç aklıma gelmezdi, onu da annem dedi. Ne var ki eteğimizin altında bu kadar önemli, anlamıyorum.
Murat’ın babası bir iç geçiriyor ve mırıltıyla söyleniyor, ama ben duyuyorum: “Ah ulan, bi kere versen ya bana” diyor. Sırf bunu sormak için Ayten Abla’nın peşine takılıyorum. Beş dakika arkasında yürüdükten sonra fark ediyor beni, yanıma yaklaşıp seviyor, gülüyorum. “Gel sana çerez vereyim” diyor, gidiyoruz evine. Mis gibi, bizim evde olmayan, annemden hiç duymadığım bir koku yayılıyor Ayten Abla’dan, doya doya çekiyorum içime. Öyle güzel kokuyor ki, büyüyünce onun gibi kokmak istiyorum.
İçeri girince salondaki sandalyelerden birine oturuyorum. “Ne kıvrıldın oraya kukumav kuşu gibi, koltuğa otur şekerim, rahat rahat” diyor. O kadar içten konuşuyor ki hemen dağılıyor ürkekliğim, en büyük koltuğa geçiyorum. Önüme koca bir tabak karışık çerez koyuyor, ama ben en çok kabuklu fıstıktan yiyorum.
“Ayten Abla” diyorum, “Murat’ın babasının senden istediği ne ki ahlanıp vahlanıyor, yazık değil mi adama, bi kere versen”. Kahkaha atıyor önce, “İlahi çocuk” diyor, “benim ondan sakındığım yok ki, açsın kesenin ağzını diyorum sadece, ama pinti herif bedavaya getirmeye çalışıyor”. Evdeki eşya çokluğunu fark edince anımsıyorum bir defasında annemin komşudan konsol satın aldığını. Adamın istediği de öyle bir şeymiş demek ki diye düşünüyorum.
“Ben gideyim artık” diyorum, “merak ederler”. “Çerezleri cebine at” diyor, iki şişkin ceple çıkıyorum evden.
Sonra sıkça uğramaya başlıyorum Ayten Abla’ya. Evden oyuna diye çıkıp onun yanına gidiyorum. Anneme hiç söylemiyorum çünkü onu sevmiyor. Mahalledeki hiçbir kadın onu sevmiyor, anlamıyorum.
Hep çerez veriyor bana gidince, sarı gazoz, meyve… Hiç boş bırakmıyor midemi.
Bir gün gene çalıyorum kapısını. İçerde onun gibi güzel giyinmiş, boyanmış başka bir kadın “Kim bu tatlı kız” diyor, “Arkadaşım” diye cevap veriyor Ayten Abla. Öyle gururlanıyorum ki onun arkadaşı olmaktan, ama kimseye de diyemiyorum.
Renkli televizyon almış. Benim için açıyor, bir çizgi film buluyor kanalların birinde. Öyle şaşırıyorum ki; bizim evdeki tek kanalı zor gösterirken bunda bir sürüsü pırıl pırıl parlıyor. Tadını çıkarıyorum, bir yandan tabağımdakileri mideye indirirken. Arada da Ayten Abla’yla arkadaşının konuşmalarını dinliyorum. Bir ara kadın “Sen de az orospu değilsin” diyor. Öyle şen gülüyorlar ki aralarına oturup ben de “ilahi” diye diye gülmek istiyorum.
O gün eve dönünce; annemin taze fasulye pişirdiğini görüp deli gibi seviniyorum, daha yemeden teşekkür etmek geliyor içimden, ona güzel bir şey söylemek istiyorum: “Sen de az orospu değilsin anne” diyorum. Yediğim dayağın izleri üç gün benimle kalıyor. Ama asıl canımı sıkan fasulyeden tadamamak oluyor, uğruna dayak yediğim fasulyeden…
Sokakta görünce de beni sevmeden geçmiyor Ayten Abla. Halimi hatırımı soruyor, “Var mı bir sıkıntın” diyor hep. Bir de yanındaki her adamı “sevgilim” diye tanıtıyor sorunca. “Ayten Abla” diyorum, “senin de ne çok sevgilin var”. Gülüyor gene dolu dolu, “Yüreğim büyük de ondan” diyor.
Sorularımdan hiç sıkılmıyor. Annem olsa “eeeh uzun ettin” der savar başından ama o hep cevap veriyor. Bir gün de “Sen nasıl geçiniyorsun?” diye soruyorum, “hep evdesin, annem de hep evde ama onun kocası var, sende o da yok”.
“Benim mesleğim var ki” diyor.
“Ne senin mesleğin” diyorum.
“Esnafım ben” diyor, “aşk satarım”.
Anlamıyorum ama soramıyorum da devamını, çünkü aceleyle mutfağa geçerken “Hadi” diyor, “evdekiler merak eder seni.”
Bundan iki gün sonra Adana’dan amcamlar geliyor ziyarete. Akşam yemekleri sindirilmiş, bulaşıklar yıkanmış, meyve tabakları hazır edilmişken koyu bir sohbete dalıyor büyükler. Ben onları can kulağıyla dinlerken aniden bana dönüyor amcam: “Ya sen ne olacan yeğenim büyüyünce” diyor, “Aşk satacağım” diyorum. Annem misafirlerin yanında başladığı dayağını odaya kadar aralıksız sürdürüyor ve bir iki de odada vurduktan sonra üzerime kilitliyor kapıyı. Sesini duyuyorum, içeridekilere “Nerden öğrenir bunları bilmem ki, çıkamasın bir hafta o odadan da görsün” diyor.
Bir hafta sonra ilk işim Ayten Abla’nın kapısını çalmak oluyor. En çok onu özlemişim ve bir haftadır biriktirdiğim soruları unutmamak için içimden tekrar ediyorum habire. Kapıyı Murat’ın babası açıyor. “Sonunda açtın mı kesenin ağzını Hulusi Amca” diyorum. Aval aval bakıyor suratıma. “Eşyalar diyorum, almaya karar verdin demek”. “He” diyor, içeri alıyor beni. Şaşkınlığı hâlâ tazeyken “Senin ne işin var burada” diye soruyor. “Ayten Abla’ya sorularım var, nerde o?” diyorum. “Çarşıya çıktı, gelir birazdan, bekle içerde” diyor. Ben televizyonu açıp karşısına geçiyorum, o da yanı başıma oturuyor. Beklediğine göre işlerini halletmemişler daha diye düşünüp, pek de aldırmadan çizgi filmi izliyorum. Beş dakika kadar sonra dikkatimi bölüyor aniden, “Seni hiç böcek ısırdı mı?” diye soruyor. “Geceleri yerler bazen, hele sivrisinekler nasıl da kaşıntı yapıyor” derken sanki gene ısırmış gibi kaşındığımı hissediyorum. “Beni de ısırdı geçen ama tam göremiyorum, sen bir baksan” deyip pantolonunu indiriyor. Kafamı çeviriyorum hemen, “Anlamam ben” diyorum. “Ne var anlamayacak” diye ısrar ediyor, “alt tarafı bir dokunacaksın”. Alıp kucağına oturtuyor beni zorla. Sesim kesiliyor, bedenim kaskatı kesiliyor, hiçbir şey yapamıyorum. O ise elimi tutup, daha önce hiç görmediğim o şeye doğru çekiştiriyor. O sırada bir terlik düşüyor aramıza, tam alnının ortasına isabet ediyor. Aynı anda Ayten Abla’nın sesi: “Ulan ırz düşmanı, ulan şerefsiz puşt, ne istiyon el kadar çocuktan it herif” diye inliyor. Hulusi Amca can acısıyla beni kenara bir fırlatıyor, kafamı koltuğun tahta koluna çarptığım gibi ağlamaya başlıyorum. Tekme tokat girişiyor Ayten Abla’ya. Öyle sert vuruyor ki benim canım acıyor, “Vurma” diye araya giriyorum. Bana vuruyor bu kez, kollarımdan tutup hışımla sarsarken “Bu orospuya mı özeniyon sen de” diyor, “Seni küçük orospu” diyor, ama ben ne demek istediğini hiç anlamıyorum. Bu sırada Ayten Abla gözüküyor salonun kapısında; mutfağa gidip ekmek bıçağını kapmış gelmiş. Bıçağı görünce o deminki canavar adam ufalıyor, yalvararak bakıyor Ayten Abla’ya. “Tamam sakin ol” diyor, “Gidiyorum bak” diyor, bir yandan pantolonunu çekiştirirken. Bir dakika bile sürmüyor toparlanması, kapıyı çekip çıkıyor. Ayten Abla bıçağı yere atıyor, yanıma gelip sarılıyor bana. O ağlarken, patlamış dudağından akan kanı siliyorum. “Ben büyüyünce senin gibi güçlü olmak istiyorum Ayten Abla” diyorum.




